1972 baharında Milan’da, başına buyruk psikanalist Jacques Lacan, frak ve smokini içinde podyuma dayanmış genç bir garsonu fark ettiği sırada en ünlü konferanslarından birini vermekteydi. Yetmiş bir yaşındaki Lacan cümlesini yarıda kesti, garsonu sahneye çağırdı ve ondan bir fincan kahve doldurmasını istedi. Garson sahneden ayrıldıktan sonra, Lacan sandalyesinde arkaya yaslandı ve on dakika boyunca izleyicisine tek sözcük etmeden kahvesini içti. Başka bir sefer Paris’te bir konferansta, Lacan’ın alışılmış kravat ve blazer ceketiyle sahnede belirdiği, bir sigara yaktığı, sandalyesine oturduğu ve bir saat boyunca hiç konuşmadığı söylenir. Belki de daha ilginç olan ise Lacan’a kapılan seyircinin onu izlemeye devam etmesidir. Kimse salondan ayrılmamış veya tek söz söylememiştir.

Görünen o ki Lacan analitik uygulamasında da bir o kadar tuhaf davranıyordu. Bir hastanın anılarına bakılırsa hastaları kanepede çaresizce yatar halde içlerini dökerken Lacan berberiyle, pedikürcüsüyle veya terzisiyle görüşürdü. Bir hasta, Lacan’ın bütün bir terapi seansı boyunca masasında oturup kâğıt para saydığını hatırlıyordu. Başka bir seferinde, hastasına “Sen hala orada mısın?” diye sormadan önce on beş dakika boyunca koltuğunda oturup Le Monde okuduğu söylenir.

Bu kadar tuhaf bir davranış, uç bir sadizm olarak algılanabilir ve Lacan’ın da kesinlikle muhalifleri hatta düşmanları vardır. Muhalifleri, her ciddi terapi makul miktarda zihinsel rahatsızlık gerektirse de Lacan’ın yaklaşımının özellikle vahşi olduğunu savundu. Lacan’ın çok sayıda hastası, analitik çevreden pek çok kişide onun yöntemine karşı keskin şüpheler uyandıracak şekilde kendini öldürdü. Meşhur “değişken uzunluktaki seansları” da aynı şekilde güçlü bir eleştirinin kaynağı oldu; elli dakika ile sınırlandırılmış geleneksel analitik seansın aksine, Lacan seanslarını canı ne zaman isterse o zaman bitirirdi – doğrusu, bu genellikle seans başladıktan yalnızca beş dakika sonrası anlamına gelirdi. Söylentiye göre beş dakikalık Lacan sağaltımını [1] bekleyen hastaları, apartmanının çevresinde yılan gibi kıvrılan kuyruklar oluştururdu. (Lacan ne kadar sürerse sürsün tüm seanslarına aynı ücreti uygulardı.) Lacan’a göre kısa seansın yarattığı baskı ve seansın ne zaman biteceğinin bilinmemesi, bilinçli kontrolü yıkarak hastanın bilinçdışına erişime yardım edebilirdi. Klasik psikanaliz her zaman sabit seans uzunluğu, düzenli seans zamanı, analistin “boş bir levha” olması şeklinde istikrarlı bir yapının önemini vurgularken, Lacan’ın yöntemi çok daha değişkendi. Şok ve sınır ihlali unsurları onun pratiği ile bütünleşmişti.

Ancak, mürtedlerde [2] genellikle görüldüğü gibi Lacan’ın kendi kökleri de büsbütün uyumcuydu. Paris’te katı Katolik bir ailede büyüyen Lacan, bir Cizvit okulunda eğitim gördü ve bir psikiyatrist olarak kariyerine atılmadan önce tıp eğitimi almaya başladı. Psikanalizle, önce otuzlu yaşlarının başında psikanalitik fikirleriyle beğenisini kazanan “Sürrealist” dergilerle, ardından da Freud okumaları sayesinde tanıştı. Freud ve Lacan’ın direkt iletişimlerinin tek kaydı, Lacan’ın psikiyatri doktorasını paranoid psikoz üzerine 1932’de tamamladıktan sonra o kendine has hevesiyle, Viyana’da bulunan Freud’a tezinin bir kopyasını göndermesi ve karşılığında Freud’dan bir teşekkür kartpostalı almasıdır. 1932 sonbaharında Lacan, Freud tarafından başka analistleri eğitmek üzere Paris’e gönderilen nüfuzlu Polonyalı analist Rudolph Loewenstein ile birlikte Paris’te psikanalitik eğitimine başladı. Böylece, ortalamadan tümüyle daha çalkantılı bir analitik ilişki içine girmiş oldu. Lacan, başlangıçtan beri psikanaliz alanında tartışmalı bir figürdü. Kendi analistinin sert bir eleştirmeni olan Lacan, Loewenstein’ın, psikanalizin bilinçdışının çetrefilli yaşamını keşfetmekten çok, bilinçli zihnin savunma mekanizmalarını desteklemekle ilgilenen kısmı olan ego psikolojisine olan mensubiyetine karşı ifadelerde bulundu. Psikanalitik derneklerini bir hışımla terk etmek ve yenilerini kurmak gibi bir alışkanlığı vardı. Lacan, o dönemde Fransa’da analistlerin tıbbi eğitim zorunluluğu olmasına karşı çıktığından, 1953’te Société Psychanalytique de Paris (SPP)’den ayrıldı ve kendi grubunu, Société Française de Psychanalyse (SFP) derneğini kurdu. Ardından 1962’de, Uluslararası Psikanaliz Derneği (IPA) onun “değişken seans uzunluklarını” reddettiğinde de kurucusu olduğu SFP derneği onu üyelikten attı. Bu muhtemelen akut bir narsisistik yara gibi hissettirmiş olsa da vurdumduymaz Lacan, bu hamleye ömrünün son yıllarına dek mensubu olarak kaldığı École Freudienne de Paris (EFP) cemiyetini kurarak karşılık verdi.

Lacan’ın “put kırıcı” (ikonoklast) içgüdüsünü kışkırtan tek etken, ailesinin tutucu yetiştirme biçimi değildi. Aynı zamanda etrafını saran Fransız entelektüel ortamından da ciddi şekilde etkilenmişti. 1950’lerin sonundan 70’lere kadar, geleneksel Batı felsefesinin kalbindeki öz varsayımları sorgulayan yapısalcı ve post-yapısalcı felsefenin egemen olduğu Fransız entelektüel yaşamı, düşünsel açıdan oldukça yıkıcıydı. Kişinin kendi bilincine akıl yorduğunda deneyimlediği birleşmiş bir kendilik algısını ifade eden “devredilemez öz varlık” anlayışı ve dilin doğrudan anlama eşit oluşu yönündeki “söz-merkezcilik” düşüncesi, bu dönemin en çok vurgulanan fikirleriydi. Lacan, Alexandre Kojeve’nin 1933’ten 1939’a dek Paris’te Hegel üzerine verdiği ünlü konferanslarına katıldı. Kojeve’nin efendi-köle diyalektiği açıklaması Lacan’da, insan öznesinin özdeşleşme ve yabancılaşma süreçleri ile oluştuğu, “her insanın bir başkasının varlığında varolduğu” düşüncelerini aydınlattı. Anlamın sabit olmaması, dilin gelişigüzel bir sistem oluşu ve öznenin sistem tarafından belirlenmesi gibi Fransız yapısalcılığının temel fikirleri, Lacan’ın psikanalizi yeni bir dilbilimsel çerçeveye oturtmasını destekledi. Lacan, kendi ifadesiyle “Freud’a dönüş”ünde, Ferdinand de Saussure’ün dilbilimi ve Claude Levi-Strauss’un yapısal antropolojisi üzerinden Freudyen psikanalizi yeniden ifade etme yoluna başvurdu.

Bilindiği gibi Lacan’ın düzyazı biçimi oldukça abartılıdır. Açık ve net sonuçlara karşı adeta alerjik bir tutum sergiler. François Roustang, onun çalışmalarını “tutarsız, sözde-bilimsel saçmalıklar sistemi” diye adlandırır. Fransız psikanalist Didier Anzieu ise onun yazımını “esas anlam, daima daha ileri bir noktada açıklığa kavuşacakmış” gibi hissettiren kışkırtıcı bir tuzak olarak tanımlar. Yine de Lacan’ın tarzının, vermekte olduğu mesaja dair önemli bir işlevi vardır. Lacan’ın yazımı, psikanalizin bir bilinçdışı söylemi olması ancak bilinçdışının açık sözel ifadeye karşı dirençli oluşu çelişkisine duyduğu ilgiye bağlı olarak oldukça edimseldir. Sözcükleri; tutarsız, ifade edilemez, mantıksız olan bilinçdışı deneyimine olabildiğince vurgu yapar. Bu vurgunun etkisi ise hem göz kamaştırıcı hem de sinir bozucu olabilir.

Bununla birlikte Lacan’ın anlaşılması güç yazı tarzı, metinlerinin kavramsal duruluğunu sık sık gölgeler. Muhaliflerinin, onun sözlerinin asıl anlamı üzerine tartışmalarına bakılırsa farklı okuyucu sayısı kadar Lacan’ın da farklı çeşitleri olduğu söylenebilir. Konuyu daha da karmaşıklaştırmak gerekirse yazıları boyunca sürekli kendi kavramlarının tanımlarını değiştiren Lacan’ın kuramsal terimleri, sinir bozucu şekilde çok yönlü olabilir. Lacan, belki de en çok, onun merkezi psikanalitik yapılarını oluşturan ve insan zihninin işleyişini kavradığı üçlü sistemi –İmgesel, Simgesel ve Gerçek– ile tanınır. Bu yapılar, bilinçdışı zihnin farklı işleyiş yolları olarak anlaşılabilir. Erken dönemde İmgesele yönelik vurgusundan Simgesele olan ilgisine, kariyerinin sonlarına doğru da Gerçeğe dönüşüne dek, bu yapılar onun yazıları boyunca dönüşümlü şekilde birbiri ardına görülürler. Zihnin bu yapıları Lacan’ın düşünsel kronolojisi ile düzgünce hizalanmış olsa da böylesine doğrusal bir gelişim, bir miktar temkinle ele alınmalıdır. İmgesel, Simgesel ve Gerçek olan, Lacan’ın Borromean düğümleri adını verdiği, üç halkadan oluşan ve bir halkanın kırılmasıyla hepsinin parçalara ayrıldığı bir düğümle, daima ve ayrılmaz şekilde birbirlerine bağlıdır.

Lacan’ın sisteminde “İmgesel”, sözcüğün “gerçekdışı”, “uydurma”, veya “yaratıcı” şeklindeki alışıldık anlamlarını belirtmez. İmgesel daha çok, Lacan’ın “ayna evresi” adını verdiği evre ile başlayan ve erken dönemde oluşan zihinsel süreçleri ifade eder. Otuz beş yaşında atılgan bir analist iken 1936 yılında Roma’da, büyük bir psikanalitik konferansta “ayna evresi” ile ilgili sunduğu ilk konferansın ardından Lacan, sonraki on dokuz yıl boyunca düşüncelerini geliştirmeye devam ederek sonunda teorisini detaylı bir şekilde, 1949 yılında Écrits’de yayımladı. Bir bebeğin gelişimsel evrelerinden biri olarak yaklaşık altı ila on sekiz ayda oluşan ayna evresi, bebeğin kendi görüntüsünün yansımasını “aynada” ilk gördüğü anı belirtir. Bu, gerçek bir ayna olmayıp bazen annenin yüzünün şeklini de alabilirdi. Yaşamında ilk defa bebek, anneyi bütün bir insan, birleşmiş bir varlık olarak görür ve dahası, başka bir imgenin olduğu gibi farkına varır: Bütün bir varlığı görebiliyorum, dolayısıyla kendim de bütün bir varlığım. Bu evrenin öncesinde ise bebek, kendini yalnızca kalp atışları ve parçalara ayrılmış bir vücut olarak deneyimler. Ayna evresi ile birlikte bebek, bireyleşmiş olur ve ilk defa kendi özüne dair bir algı elde eder.

Lacan’ın terimlerinde öne sürdüğü heteronormatif tutum ve cinsiyet rollerine dair varsayımlar, önemli bir uyarı olarak belirtilmelidir. Buna karşın Lacan’da “anne”nin; birincil bakım-veren ve herhangi bir cinsiyet tarafından üstlenilebilen bir rol olan, çocuğun hayatındaki ilk önemli “öteki” anlamına geldiği ayırt edilmelidir.

Özdeşleşme ayna evresinin en önemli özelliklerinden biridir. Bebek, kendisi olarak gördüğü anneden (ya da aynadan) yansıyan kendilik imgesi ile özdeşleşir. Ancak asıl önemlisi, annenin bu imgesi (ya da aynadaki imge) bebeğin kendisi değil, bir ötekidir (anne veya bir yansıma). Dahası, gerçekte bebek, o an aynada olduğunu algıladığı birleşik, bütünleşmiş ego değildir; aslında bundan çok daha parçalanmış, bilinmeyen güdü ve arzuların hareketli bir karışımıdır. Öyleyse, ayna evresi bebeğin gelişimi için önemli olmasına rağmen bebek kendiliğine dair bir algı edinmek zorunda olduğundan bebeğin eksiksiz kendilik imgesi aslında aldatıcıdır. Öyle ki Lacan’ın ifadesine göre İmgesel evre, hem “birleştirir” hem de “yabancılaştırır”. Bebeğin ilk kendilik farkındalığı (ben birleşmiş bir bütünüm, ben ötekiyim) bir yanlış tanımadır, mecburi bir illüzyondur. Haliyle, saldırganlığın kendini gösterdiği ilk evre de ayna evresidir. Kendiliğin ve ötekinin çok iç içe geçtiği bu evrede bebek, annenin kendisiyle tamamen aynı olmadığının, ayrı bir varlık olduğunun farkına vardığında öfkeyi hisseder. İmgesel evrenin saldırganlık, bölünme ve narsisistik ilişkiler alanı olmasının nedeni budur. İmgesel evreden yeterince olgunlaşmamış, zihinsel olarak hala gelişiminin bu ilksel aşamasında takılıp kalmış olan yetişkin, başkalarına kendisinin uzantıları olarak davranır. Ayrıca bu yetişkin, farklılaşma ve ayrışma eğilimleriyle mücadele eder, bilinmeyene açıklıktan ziyade sabit düşünce ve duygu kutuplaşmalarına meyilli olur. Bunlar narsisizmin karakteristikleridir ve gerçekten de Lacan’ın İmgesel evresi ile Freud’un “birincil narsisizmi” arasında net benzerlikler vardır. Aslında bu evre, problemli değildir ve insan gelişiminin hayati bir parçasıdır. Ancak bu evrede takılmak duygusal olarak yoksun bir yaşama yol açar.

Ego, İmgesel düzende var olurken Lacan’ın gözünde Özne, Simgesel düzende varlık bulur. 1953 yılındaki Roma Psikanaliz Kongre’sinde Lacan, Simgesel evreye dair sonrasındaki on yıla yönelik büyük ilgisini temellendiren “Dilde ve Psikanalizde Konuşmanın İşlev ve Alanı” isimli açılış tezini sundu. 1950’lerde kariyerinin ortasındayken Fransız entelektüel yaşamına egemen olan Saussure, Roman Jakobson, Lévi-Strauss gibi düşünürlerin yapısalcı düşüncelerinden yararlanan Lacan, psikanalizde dilin rolünü vurgulamaya başladı. Lacan’ın Simgesel düzeni, özellikle Saussure’ün ‘gösteren’ ve ‘gösterilen’ arasındaki ilişkiye dair fikrinden etkilenmişti. Saussure’e göre “gösteren”, basite indirgenirse sözcük olarak tanımlanabilen “işitim (akustik) imgesi”dir. “Gösterilen” ise kavramdır, yani fikirdir. Saussure’e göre, bir parça kâğıdın iki yüzü gibi, gösteren ve gösterilen de birbirine bağlıdır. Lacan’ın yapısalcı alana müdahalesi, gösterenin gösterilenden ayrı olduğunu, onların birleşik olmadıklarını iddia etmesiydi. Ona göre, sözcük ile sözcüğün ifade ettiği arasında köprü kurulamayacak bir boşluk vardır. Lacan, insan öznesinin dil ile bölündüğünü ifade eder: Varlığımıza dair bir şey, sözcükteki ifadesi yolunda daima kaybolacaktır. “Sözcelemenin öznesi, konuşan özneyle kesişmez” diye yazmıştır.

Yine de Lacan’ın tek ilham kaynağı Fransız teorileri değildi, kendi klinik çalışması da onun dilbilimden psikanalize doğru geçişine ilham verdi. Hastalarının tedavisinde Lacan, onların söyledikleri ve aslında söylemeye niyetli oldukları arasındaki çelişki karşısında kalakalmıştı. Buna örnek olarak, bir hastasının kız arkadaşına “anne” diye hitap etmesi gibi dil sürçmeleri verilebilir. Ayrıca, asıl kastedileni yadsımayı işaret eden “bu ilişkinin bitmesini aslında istemiyorum” (bilinçdışında ilişkinin bitmesini istiyorum), “bu ayrılıkla ilgili tamamen rahatım” (bilinçdışında çok öfkeliyim) şeklindeki ifadeler de bu çelişkiyi güçlendiriyordu. Lacan’ın düşüncesine göre sözcükler, bilinçdışından kendiliğinden ortaya çıkıyordu. Bilinçdışını tanımlarken “konuşur” (“ça parle”) ifadesini kullanmıştı.

Böylece 1950’lerden 60’lara uzanan “Freud’a Dönüş” döneminde Lacan, bilinçdışının “hayvansı içgüdülerle kaynayan bir kazan” (Freudyen analizin, karikatürize edilmiş irrasyonel bir tasviri) olmadığını, anlamlandırılmış unsurlardan meydana geldiğini tartışmaya başladı. “Bilinçdışı, bir dil gibi yapılanmıştır” ifadesi, onun bu dönemdeki temel teziydi. Bununla Lacan’ın söylemeye çalıştığı, bilinçdışının, asıl gösterilenden yani gerçek anlamından çözülmüş ve bastırılmış gösterenlerden meydana geldiğidir. Böylece kabullenmesi çok zor olan düşünceler bastırılır ve bu bastırılmış gösterenler, bilinçdışında başka gösterenlerle karışır. Örneğin, önemsiz bir romantik ayrılığın sonunda büyük bir kayıp hissedilebilir çünkü bu kayıp, bilinçdışında daha önce yaşanan bir baba kaybıyla bağdaşır. Lacan’ın, Freud’u dilbilimsel olarak yeniden açıklamasında duygulanım (kaybın gösterileni), asıl gösteren (baba) ile çağrışımsal ve yer değiştiren bağlantıları olan bir gösterenin (sevgili) yerini alır. Bilinçdışı göstereni, asıl gösterilenle birleştirmek ise analistin görevidir.

Bilinçdışının yapısı kadar, Lacan’ın Simgesel düzeni de bebeğin yaşamında önemli bir gelişimsel aşamayı temsil eder. Ayna evresinden sonra gerçekleşen aşama olan Simgesel evre, birincil bakım-veren kişi ile erken birleşmeden üçüncü bir tarafa yani “Babanın Adı”na doğru çok önemli bir geçişi işaret eder. Genellikle gerçek babayı temsil eden ve annenin arkadaşları, mesleği gibi başka etkenler tarafından da doldurulabilen bir rol olan Babanın Adı, birincil bakım-verenin hayatında ona eşlik eden ve anne ile çocuk arasında bir ayrılığa yol açan herhangi bir kişi veya unsurdur. Babanın Adı dışsal ve sosyal dünyayı, kanunlar ile dil alanını temsil eder. Babanın Adı’nın çocuğun yaşamı için asıl önemi, anne ve çocuk arasındaki simbiyotik birleşmeyi kırması ve sağlıklı bir yaşam için gereken önemli mesafeyi yavaş yavaş aşılamasıdır. Bir kez daha, Lacan’ın terminolojisi açıkça heteronormatiftir ama “anne”nin rolünde olduğu gibi, “Babanın Adı”nın da gerçek baba veya erkek bir figür olması gerekmez. Bu, başka bir anne, büyükanne veya büyükbaba gibi herhangi bir üçüncü tarafın; geniş aile veya arkadaşlar gibi başka bir çoğunluğun; birincil bakım-verenin yarattığı sınırlar ve ayrılık gibi içsel bir olgunun doldurabileceği sembolik bir pozisyondur.

Lacan’ın “Babanın Adı” fikrinin arkasında Freud’un Oidipus kompleksinin yankısı duyulabilir. Freud’un anne ile çocuk arasındaki ikili ilişkiyi kıran üçgensel bir yapı olan Oidipus kompleksinde baba; anne ve bebek arasındaki kapalı arzu çemberini bozar ve çocuğun kendisini ayrı bir varlık olarak deneyimlemeye başlayabileceği yeni bir alan yaratır. Günümüzde, annesiyle fazla içli dışlı olan oğlanın duygusal olarak gelişmemiş, çağdaş bir deyişle çocuk ruhlu bir erkeğe dönüşeceği kuşkusuz bilinir. Lacan’ın dilbilimsel Oidipus kompleksi çerçevesinde üçüncü bir tarafın sahneye çıktığı an, çocuğun dil becerisini edindiği ana tekabül eder. Üçüncü tarafın müdahalesiyle çocuk Simgesel düzleme yani dil, iletişim ve sosyal ilişkiler diyarına girer. “Babanın Adı”, Lacan’ın “dilbilimsel iğdiş edilme” adını verdiği süreci başlatır. Lacan’a göre bu süreç, ayna evresiyle dilin yabancılaşması ama aynı zamanda kritik bir biçimde ayrılması gibidir. Çünkü gösteren, çocuğu yabancılaştırarak, sözlerinin varlığın dil dışı bölümünü kapsamasına engel olsa da aynı zamanda ona hayatını doğru iletişim, istek ve bağımsız varoluşla yaşaması için gereken sağlıklı ayrılığı vaat eder.

Peki bebek, “simgesel işlevi” düzgünce içselleştirmezse ne olur? Çocuk, kendine hâkim olma illüzyonunu ve erken birleşimsel ilişkinin konforunu terk etmek zorunda olduğundan Simgesel iğdiş edilmeyi, bir çocuğun kabullenmesi çok zor olabilir. Eğer anne, yönünü üçüncü tarafa doğru asla değiştirmez; annenin hayatında başka şeylerin de olduğunu ve kendisinin ondan ayrı bir varlık olduğunu çocuğun bilmesine izin vermezse bunun çocuktaki psikolojik yankıları çok şiddetli olabilir. Bebek, annesinin arzusuna yönelik yegâne nesnenin kendisi olduğu sonucuna varır ve anneyle bu yoğun birleşme, en aşırı durumda psikoza yol açar. Simgesel iğdiş edilmenin tamamen yok olmak yerine yarım kalması ise kişide megalomani, paranoid fanteziler, diktatör bir karakter, kendi kapasitesine dair görkemli sanrılar gibi narsisistik kişilik bozukluklarının ortaya çıkmasına neden olur. Lacan’a göre, etkisiz bir sembolik üçüncü tarafın yaygın belirtilerinden biri de kaygıdır. Bir başka insanla kendisinin nerede bitip onun nerede başladığını bilemeyecek kadar karışmak, özellikle küçük bir çocuk için aşırı korkutucu olabilir. Lacan, bu birleşim aşamasının yarattığı korkuyu “anaç bir timsah” tarafından yok edilme korkusu şeklinde betimler. Babayı, dili, öteki kişi ve ilgileri ifade eden Simgesel yapı; Lacan’ın Gerçek ile bağdaştırdığı, diğer kişideki bilinmeyen niceliği sembolize eden “annenin yutan arzusu” ile “çocuğun” arasına denk gelir.

1956 gibi erken bir dönemde Lacan, Gerçeği, “simgelemeye tamamen direnen” bir yapı olarak tanımlamıştır. Ancak Paris’te 1964’te verdiği XI. Seminer ile Gerçek, Lacan’ın kuramsal yapısının temeli haline gelir. Lacan’ın ifadesine göre sözcüklerle anlatmayı her denediğimizde elimizden kayan, son derece soyut bir kavram olan Gerçek; hayal etmesi, Simgesel düzenle bütünleşmesi ve tam olarak elde etmesi “imkânsız” olandır. Gerçek, ona göre, inatçı bir şekilde dilbilimsel tanımdan kaçan gerçekliğin zihinsel ya da maddesel bir parçasıdır. Gündelik yaşamın içinde sevginin belli belirsiz dilinde olduğu gibi, kullanılan sözcüklerin, hissedileni açıklamaya asla yetmediği durumlarda Gerçek ile karşı karşıya kalınabilir. Ama Gerçek, özellikle travma unsurunda görülür. Aşırı, rahatsız edici ve yerleşmiş olan travma, dile dökülemeyendir. “Çatlaklar, iç veya dış yoktur – bu ayrımlar Gerçek söz konusu olduğunda anlamsızdır. Yalnızca simgesel olan, Gerçekte birtakım kesintiler meydana getirebilir.”, der Lacan. İfade edilemez olsa da Gerçek; bazı dolaylı yollarda yüzeye çıkabilir: sözcükler ve anlamları arasındaki boşlukta, sözcükler bocaladığında veya belirsiz olduğunda. Gerçek, hastanın bir konu hakkında konuşmayı başaramadığında olduğu gibi birtakım sessizlik anlarında da ortaya çıkar. Ayrıca aşırı vurgulanan anlamlarda, mesela hasta, hayatına dair belli bir yorum için anlamsız derecede çok hevesliyse ve ifade edilemeyen bir şey söz konusuysa ortaya çıkar. “Şu anda evliliğimde çok mutluyum, kesinlikle mutluyuz, en iyisiyiz!” ifadesi, işlerin o kadar da kusursuz olmadığını, daha ziyade acı veren veya söylenmemiş bir şeylerin varlığına işaret eder. Analitik uygulamasında “eski sevgilimi kesinlikle unuttum” gibi ifadeler, onu ikna etmeyi başaramadığında Lacan, sözcükler ve asıl anlamları (gösterenler ve gösterilenler) arasındaki ilişkideki zayıflığa özellikle dikkat ederdi. Lacan’a göre analistin görevi, hastaya simgelenmemiş olan için gösterenleri bulması konusunda yardım etmek ve bilinçdışı Gerçeğe ait bir şeyi dile getirmekti.

Daha sonra Psikanalizin Dört Temel Kavramı adıyla yayımlanan ve Gerçek kavramının ilk detaylandırmış çalışması olan XI. Seminer, Lacan’ın düşünce gelişiminde çok önemli bir dönüm noktası olarak görüldü. 1964 yılında değişken seans uzunlukları tartışması üzerine psikanaliz derneğinden atıldıktan hemen sonra verdiği XI. Seminer, Lacan’ın çalışmasında yeni bir yönün sinyalini verdi. O ana dek çoğunlukla Freud’un metinleri üzerine kendi yaptığı okumaları sunmaya odaklanmışken XI. Seminer ile, kendi bağımsız “arzu” kavramı da dahil olmak üzere farklı psikanalitik kavramlarla ilgili görüşleriyle başlayarak, açıkça kendi psikanaliz kuramını tesis etmeye koyuldu. Lacan’ın en önemli tezlerinden biri, arzunun yoksunluktan doğduğu düşüncesidir. Lacan’a göre arzuyu meydana getiren, üçüncü tarafın bağdaştırıcı varlığına bağlı olarak anneye ölçüsüz erişimin eksikliğidir. Daha basit söylenecek olursak: eksik olan arzulanır, kişiden alıkonulan ise daha fazla arzulanır. Bir şeyin eksikliği arzuya mecbur bırakıyorsa, o zaman ona tamamıyla sahip olmak (anneyle birleşmek) katlanılamaz, arzu edilemez bir kördüğümde sıkışmak demektir. Böylece, arzu edilen bir nesne haline gelmenin tek yolu, çocuğun Simgesel yapının bağdaştırıcı gücüyle birleşmesidir.

Dahası, Lacan’a göre dilin kendisi arzuyu besler. Net anlamlardan ama aynı zamanda sözcükler ve ifade ettikleri (gösteren ve gösterilen) arasındaki boşluklardan oluşan simgesel düzen, eksikliklerle doludur ve eksiklik arzuya sevk eder. Duygulanım hisleri ifade edilmeye çalışılırken sözcükler yetersiz kaldığında hissedilen şey ile kişinin emrindeki sözcükler arasındaki boşluk; ifade ve anlam arzusunu ortaya çıkararak kişiyi başka sözcükleri denemeye iter. Slavoj Žižek, Lacan’ın kuramını “Arzu, önümüzdeki zincirin anlamını düzeltecek olan nihai gösterene erişme umuduyla bizi, sonsuza dek bir gösterenden diğerine doğru ilerlemeye zorlayan bir güçtür.” şeklinde özetler. Gerçekten de simgesel düzeni zihinsel bir yapı olarak böylesine kıvrak ve esnek yapan, gösteren ve gösterilenlerin arasındaki boşluk ile onların mecazi vekilleridir. İmgesel olan kişiyi sabitler, oysa arzuların simgesel düzeni; esneklik ve devinim vaadiyle onu özgür bırakır.

XI. Seminer’den kariyerinin sonuna dek Lacan, arzuyu jouissance dediği kavramla karşılaştırdı. Fransızcadan İngilizceye yetersiz şekilde “enjoyment” (keyif) şeklinde çevrilen jouissance –Lacan’ın erken dönem çocuksu birleşmesiyle– herhangi bir aracı olmadan önceki heyecan verici, bütünsel kendilik illüzyonuyla bağlantılı olan yıkıcı mutluluk için kullandığı terimdir. Bir açıdan baştan çıkarıcı olsa da Lacan’a göre, jouissance içinde yaşamak nihayetinde tahammül dışıdır. Her şeye yeten güç fantazileri ve bencil bir keyif anlayışı etrafında dönen jouissance oldukça yıkıcıdır. Jouissance’a bağlı durumdaki yetişkine göre dünya, onun tatmini için oradadır. Lacan jouissance’ı uyuşturucu bağımlısının veya anoreksiya hastasının tahrip eden tatmini gibi belli başlı bağımlılık yaratan davranışların yıkıcılığına bağlar. Jouissance kalıcı bir gerginlik halinde yaşamayı seçenleri yönetir. Yaratıcılığın itici gücü olarak açık ve değişken haldeki “özgün” arzunun tam tersi olarak, jouissance boğucudur, insan öznesini sabit bir duruma döndürür.

Son çalışmalarından biri olan ve 1975’te Yine/Hala (Encore) adıyla yayımlanan XX. Seminer’de Lacan sevginin karmaşık alanını derinlemesine araştırır. Metinde belirttiği gibi gerçek sevgi, bir öteki yoluyla öz-tamamlanma (jouissance) fantazisi değil, öteki kişiyi ötekiliğiyle (Gerçeğiyle) tanımaktır. Basitçe ifade edilirse gerçek sevgi, birleşmeye dair fantazilerle ilgili değil, ötekindeki bilinmeyene açık olmakla ilgilidir. Hollywood’un rağbet gören ideal romantik aşk anlayışına oldukça zıt şekilde, Lacan’ın yorumu fevkalade karşı-kültüreldir. Lacan’ın gözüyle insanlar, sevgi bir nitelikler kataloğuymuş gibi, çeşitli ayırt edici özelliklerinden dolayı sevilemez. Flört uygulamalarının anında sonuç getirmemesinin nedeni de budur (Aynı kanalı seyreden, çekici, eğlenceli bir doktor bütün kriterleri sağlayabilir… o halde işe yaramayan nedir?). Aşka doğru çeken şey, daha çok karşıdaki kişide tam olarak yerine oturmayan bir şeydir.

Bu noktada kimlik karşıtı bir politika eğilimi sezilebilir. Yapısal eşitsizlikleri telafi etmek için çok önemli olsa da kimlik politikası, tehlikeli bir şekilde, belirli özellikleri risk oluşturan ve ortadan kaldırılabilen belirli bir insan grubuna yönelik bölücülüğe ve dışlanmaya dönüşebilen bir yanıt verme yoludur ve insanların düzgünce sınırı çizilmiş kimlikler oluşturması beklentisine dayanır. İnsanlardaki ötekiye ve bilinmeze karşı anlayışlı olmak ise başka bir bağlanma yolu açar. Lacan düşüncesinin etik sonuçları oldukça geniş kapsamlıdır. Eleştirmenler Simon Critchley ve Žižek’in belirttiği gibi, kendi fantazilerini ötekine yansıtmak yerine, yabancı ve bilinmez olanı hoş karşılama anlayışının ciddi bir etik önemi vardır. Ötekini öteki olarak sevmek, ayrılığına ve farklılığına saygı duymak – günümüzde Lacan’ın felsefesinden daha geçerli ne olabilir?

Yazdıkları tamamen saçmalık mıydı? Eğer peşinde olduğunuz, insan ruhunun şaibeli işleyişine verilen derli toplu yanıtlarsa belki de öyleydi. Bunun yerine Lacan daha radikal bir şey sunar: Onun çalışmasının kapsayıcı tasarısı, kendi içimizde ve ötekinde bulunan tuhaflıkla aramızda bir bağ kurmaktır. Bu anlamda onun yapıtı kesinlikle varlığını sürdürmektedir.

Dipnotlar: 

  1. Metnin aslında yazarın kullandığı “Lacan fix” (Lacan tamiri) ifadesi, anlam kaybını önlemek ve terapi vurgusunu güçlendirmek için çeviride “Lacan sağaltımı” şeklinde belirtilmiştir. (ç.n.)
  2. “Mürted” sözcüğü burada “Dininden dönmüş kimse” anlamında kullanılmıştır. (ç.n.)

©® Düşünbil (2022)

Yazar: Catherine Humble
Çeviren:
Zeynep İrem Çobanoğlu
Çeviri Editörü:
Selin Melikler
Kaynak:
 the-tls.co.uk

Please complete the required fields.