Estetik doktrinler tarihinde Hutcheson ve Du Bos ile görecilik (relativisme) dönemi kapanır, Kant ile eleştirel (critique) dönem açılır.

Kant’ın modern estetiğe kaynak olan Yargı Gücünün Eleştirisi (1790), Salt Aklın Eleştirisi (1781) ile Pratik Akım Eleştirisi (1788) arasında bir köprü vazifesi görür. Bu bakımdan Kant’ın estetik doktrinini anlamak için onun yalnız Yargı Gücünün Eleştirisi ile yetinmemek, genel felsefesini açıklayan öbür iki kitabını da hatırlamak gerekir.

İlkin üzerinde durulması gereken nokta, Kant’ın eleştiriyi metot olarak benimsemiş olmasıdır. Filozof, Salt Aklın Eleştirisi’nde, insanın kendi dışında zaman ve mekan olmadığını, dünyaya gelirken bunları kendisiyle birlikte getirdiğini ileri sürer.

Immanuel-Kant-2

Duyarlığımız (sensibilite), her türlü deneyden önce, bütün dış olayları (bütün nesneler) mekan içinde; bütün iç olayları da (bütün bilinç halleri) zaman içinde algılayacak tarzda biçimlenmiştir. Zaman ve mekan, içinde deneylerimizin gerekli olarak yer aldığı, önceden tespit olunmuş çerçevelerdir. Burası aklın dünyasıdır. Onunla ilgili alan tabiattır. Gereklilik kanunu hüküm sürer bu alanda; yani irade yoktur. Aklın hükümleri, nedensellik (causalite) kanunu ile kayıtlıdır. İlim mümkündür; kendiliğinden var olan şeyler (choses en soi) bu çerçevelerin dışındadırlar, bu yüzden bilinemezler. Bunlara Kant, phenomen’in (olay) karşıtı olarak noumene (numen) adını vermektedir. Dünyayı incelediğimiz zaman, nedenle ilgili (causales) araştırmalardan başka bir şeyle ilgilenmemekliğimiz gerekir.

Kant, ikinci kitabı olan Pratik Aklın Eleştirisi’nde eylemin alanı olan ahlak dünyasını inceler. Burada irade hüküm sürmektedir. Yapmam gereken şeyi yapmaklığım için, onu yapabilmem, yani hareketlerimde hür olmam gerekir. Ahlak dünyası, hürlük dünyasıdır. Hürlüğümüz olmasaydı vazife kavramı saçma ve anlamsız bir şey olurdu. Bu ikisinin yani kuramsal (nazari) akıl ile pratik akıl arasında, yargı yetisi yer almaktadır. Teorik aklın konusu doğru olan şey, alanı tabiat ve zorunluluktur (necessite). Burada hürlük yoktur. Pratik aklın konusu iyiliktir, hür iradeyi gerektirir. Yargı yetisi veya estetik duyarlık (sensibilite esthetique), doğru ile iyi, tabiat ile hürlük arasında bir bağlantı kurar.

Kant, yargıyı (judgement) ikiye ayırır; birine estetik yargı, öbürüne de teleologique (gai) yargı adını verir. Birincisinde yalnız beğeni (got) egemendir; fayda veya amaca uygunluk düşüncesinin bu yargı ile zerrece ilgisi yoktur. Oysa ikincisinin temelinde bunlar vardır. Düşünce, çıkarcılık ve yaşamaya yararlılığın baskısı altındadır.

Kant yalnız estetik yargıyı, yani şu güzeldir dediğimiz zaman verdiğimiz yargıyı ele alarak eleştiriyor ve onda şu dört özelliği buluyor:

1- Güzel olan şey bize yarar gözetmeyen, çıkarsız (desinteresse) bir haz verir. Bu bakımdan reddedilemez bir gerçektir ki, beğeni yargısı öznel (subjectif) olmakla beraber sırf duyumlardan ibaret değildir ve bu yargının konusu olan güzellik, hoş (agreable) la karıştırılamaz. Bir şeye güzel dediğimiz zaman bu yargımıza ahlak kanunu da karışmaz. Çünkü estetik haz, ahlaki hazdan farklı olarak, konusunun realitesi ile ilgilenmez. Demek ki, zevk yargısında hiç bir gerektirici kavram (concept) da yoktur. Sadece iç aleme bir dalıştır (contemplation) bu zevk. İşte her türlü çıkardan sıyrılmış böyle bir hazzın konusuna güzel deriz.

2- Güzelin verdiği hazzın bir özelliği de belli hiçbir kavrama bağlanmadan, evrensel oluşudur. Bir şeyi güzel bulduğum zaman duyduğum hazzın, o şey karşısında bulunan başkaları tarafından da paylaşılmasını beklerim. Güzel, bir kez daha bencil ve kişisel olan hoştan ayrılmış oluyor. Eğer bir tatlıyı hoş, lezzetli bulursam, bunu başkasına kabul ettirmek aklımdan bile geçmez. Gerçi bazı hallerde hoş duyumu bir genellik kazanabilir; fakat bu genelliği bize öğreten gene deneydir. Bu deneyi kendi hesabına yapmadıkça, hiç kimse o zevki duyamaz. Oysa güzelin verdiği haz, evrenselliğini deneylerden önce alır. Şu var ki, güzellik hazzı evrensel olmakla birlikte, bu hazzı veren şeyin belli bir kavramına dayanmaz. Çünkü bu şey, sözgelimi bu çiçek güzeldir yargısını vermekliğim için, bu çiçeğin neye yaradığını bilmekliğim hiç de gerekli değildir. Sadece onun bende estetik bir haz uyandırması yeterlidir. Aynı şeyi ahlak hakkında da söyleyebiliriz. “Her insan vazifesini yapmalıdır” yargısı da evrenseldir. Fakat buradaki evrenselliği, vazife kavramından ayırmaya imkan yoktur. O halde güzel, kavramsız olarak herkesçe hoşa giden şeydir.

Burada bir soru ile karşılaşıyoruz. Güzelin verdiği hazzın evrenselliğini belirten Kant, bu evrensellikle hazzın kişiselliğini nasıl uzlaştırabiliyor? Bir yargı aynı zamanda hem evrensel, hem kişisel olabilir mi?

Bu soruyu Kant şöyle cevaplandırır: Bir şeye güzel dememizi gerektiren haz, hayal gücü (imagination) ile düşünme gücü (entendement) arasındaki ahengin bilincidir. Duyarlık (sensibilite) kişiden kişiye değişse de bilgi yetilerimiz genel kanunlara uymaktadır; bu kanunların evrenselliği zevk yargısının evrenselliğini gerektirir.

3- Güzelin üçüncü özelliği ereksiz bir ahenk, ya da -Kant’ın deyişiyle- amaçsız bir amaçlılık (finalite) oluşudur. Gördüğümüz gibi zevk yargılarına, ne hoşla (agreable), ne de iyi (bien) ile ilişkili yargılar karıştırılabilir. Çünkü zevk yargıları, birincilerden farklı olarak evrenseldirler; ikincilerden de belirli bir kavrama (concept) dayanmadıkları için ayrılırlar.

Demek oluyor ki, zevk yargıları, ne hoş duyumların ihtiyacına, ne fayda, ne de iyilik düşüncesine dayanır. Kant bunu kendi felsefe dili ile “Zevk yargısının ilkesi öznel bir amaçlılıktır (finalite)” diye ifade eder. Kant’a göre genel olarak, bir şeyde ancak amaçlar olursa finalite söz konusudur. Bu amaçlar hem kendimizde, hem kendi dışımızda olabileceği için öznel ve nesnel olmak üzere iki türlü amaçlılık vardır.

Pratik hayatta mantığa uygun bir düzen olunca bir amaç vardır. Marangoz bir masanın türlü unsurlarını düzenlediği zaman bunu bir maksatla yapar. Bu ahengin, bu finalitenin bir ereği vardır. Oysa, güzellikte ahenk ve amaçlılık varsa da amaç yoktur, erek (but) yoktur. Amaç, yetkinlik (perfection) olabilirdi. Ama buna da imkan yoktur. Çünkü bir şeyin yetkinliği hakkında hüküm verebilmek için önce o şeyin ne olması gerektiği hakkında bir fikrimiz olmalıdır. Oysa beğeni yargısı; bir şeye güzel dediği zaman o şey hakkındaki düşüncemizin gerektirdiği şu veya bu şartları yerine getirmeyi düşünmez. Sözgelimi, bitkilerle uğraşan bilgin çiçeğin amacını bilir. Bilir ki, bitkinin döllenme organıdır bu. Ama çiçeğin güzelliğinden zevk aldığı zaman, çiçeğin bu amacını hiç düşünmez. Bir şeye zevk bakımından güzel dediğimiz zaman, biçiminin unsurları arasındaki ahengi, dolayısıyla değişiklik içindeki birliği ifade etmiş oluruz. Fakat bu uyum ve birlik, zevk konusu olarak o şey hakkındaki öncel hiç bir fikirle belirlenmemiştir. Onun güzelliğini meydana getiren, tekrar edelim, bu temaşa vesilesiyle, hayal gücü ve düşünme gücü arasında o anda kurulan hür ahenktir. Güzel sanatlardan bir örnek verelim. Musikide, önsel herhangi bir kavrama baş vurmadan, bir esere güzel deriz. Ama “İşte, dini bir musiki” dersek, verdiğimiz hüküm artık tamamıyla estetik değildir. Çünkü bu yargı ile bu musiki eserinin amacına çok iyi uyduğunu söylemiş olmaktayız. Güzel, bazı belirli koşullara uyduğu için artık hür değildir.

Kısacası, zevk yargısının konusu olan güzellik, öznel ve nesnel bütün amaçlardan uzaktır; yani bir şeydeki biçimin, hayal gücü ile düşünme gücü arasındaki hür bir oyuna (jeu) uymasından ileri gelmektedir. Fakat bir bakıma, bu uyma ve uygunluk (concordance) bir finalite sayılabilir: Gerçekten zevk, bir şeyin güzelliğine hükmettiği zaman, bu şey hoşumuza gitmek için bir amaçla yapılmıştır, tabiat onun parçalarına özel bir maksatla bu biçimi vermiştir inancı bizde uyanır. Gerçekte bu şey karşısında hayal gücü ile düşünme gücünün ahengi, gerek öznel, gerekse nesnel herhangi bir amaç fikrinden uzak, bağımsız olduğu için, burada finalitenin (gaiyet, amaçlılık) yalnız biçimi (forme) vardır. Bunun içindir ki estetik hazzı uyandıran şey, bir nesnenin madde ve konusu olmayıp sadece biçimidir (forme). İşte ilk bakışta garip görülebilen, ama, şimdi kolayca anlaşılan, güzelin şu üçüncü tanımlamasına varıyoruz:

Güzel, belirli bir amaç düşünmeksizin, bir şeydeki amaçlılığın, ahengin yalnız biçimini algılamaktır.

4- Güzelin dördüncü bir açıdan tanımlamasına gelince, güzellik yargısı, evrensel olduğuna göre, zorunludur (necessaire). Bir şeye güzel dedik mi, herkesin de o şeye güzel demesini, aynı görüşü benimsemesini isteriz. Bu hal, bizim için bir zorunluluktur. Ama bu zorunluluk, bilginin (connaissance) ilkelerine dayanmaz, çünkü zevk hükümleri mantık hükümleri değildir ve hiçbir belirli fikre dayanmamaktadır. Bu zorunluluk pratik de değildir. Ahlak duygusu gibi iradenin (volonte)ilkelerini de gerektirmez. Çünkü zevk hükümlerine katılan bilgi yetkileri (facultes) bütün insanlarda aynı tarzda veya aynı sübjektif ilkelere göre işlemektedir. Bilgi yetilerimizin işlerinde bulunmalarını mümkün kılan öznel şartların bu evrenselliğine Kant, sens commun (ortak duyu) adını veriyor. Bu duyu kuramı (theorie) bir şeye her güzel dediğimizde uygulanmaktadır. Çünkü hiçbir objektif ilkeye, deneye dayanmadan herkesin bizimle birlikte aynı kanıda olmasını isteriz. Bu suretle zevk yargılarından ayrılmayan öznel gereklilik, nesnel bir gerekIiliğe dönüşüyor.

Söylediklerimizi özetlersek diyebiliriz ki zevk yargısında evrensel kabullenme (consentement universel)nin gerekliliği ortak duyu kuramı ile birlikte nesnel olarak tasavvur olunan öznel gerekliliktir. Kant dördüncü tanımlamasını şöyle formülleştiriyor: “Güzel, kavramsız olarak zorunlu bir haz almanın konusu olarak bilinen şeydir.”

Kant’ın nitelik (qualite), nicelik (quantite), ilişki (relation) ve yön (moda/ite) bakımlarından ele aldığı güzellik tanımlamasını şu dört maddede birarada sıralayalım.

Güzel:

a- Nitelik bakımından, çıkarsız olarak hoşa giden şeydir.
b- Nicelik bakımından, herkesin hoşuna giden şeydir.
c- ilişki bakımından, kendi dışında hiç bir erek olmadan hoşa giden şeydir.
d- Yön bakımından, zorunlu olarak hoşa giden şeydir.

Yüce:

Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi’nde, güzel kavramından başka yüce kavramını da inceler. Yüce de, herhangi bir kavram araya girmeksizin kendiliğinden haz uyandırması ve daima evrensel bir değer verdiğimiz özel “yargılara meydan vermesi bakımlarından güzel”e benzer. Ama birçok bakımdan da ondan ayrılır. Güzel, sınırlı bir nesneyi gerektirdiği halde yüce sınırsızlıktan, sonsuzluktan gelmektedir. Güzelden aldığımız haz, hayal gücümüz (imagination) ile düşünme gücümüz (edtendement) arasındaki uyuşumdan geldiği halde, yücede bu iki yeti (faculte) arasında bir uyum yoktur ve yüce bu uyumsuzluğun bir sonucudur. Birinde, iki yeti arasında uyumu hazırlayan sınırlılık, öbüründe uyumu bozan sonsuzluk.

Sonra güzelin verdiği haz apansızdır (immediat); yüce ise ilkin dirimsel güçlerin duraklamasını gerektirir, ancak sonradır ki bu güçlerin taşkınlığı başlar. Güzelliğin uyandırdığı duygu hemen algı (perception) ile, yücenin uyandırdığı duygu ise algıdan sonra başlar. Burada haz, bir acıyı izler. Güzellik duygusu saf olduğu halde, yücelik duygusu karışıktır. Yüce karşısında kendimizi aynı zamanda çeken ve iten bir şey ve karışık bir ortam içinde buluruz. Ve sonra güzel şey, hayal gücümüz için önceden hazırlanmış göründüğü halde; yüce, hayal gücümüzü zorlar. Daha açık söyleyelim, dışımızda yüce olan bir şey yoktur, yalnız kendimizde var olan bir yüceliğin doğmasına vesile olur. Güzellik ilkesi bizim dışımızda ise, yücelik ilkesi kendimizde tabiatın tasarımına yüce bir karakter veren ruhun bir eğiliminde aranmalıdır.

Yüce, heyecan uyandırır; güzel, büyüler.

Yücelik heyecanı ile dolmuş olan kişi ciddidir, kimi zaman hareketsizdir, biraz da şaşkındır. Güzellik duygusu ise kendisini gözlerdeki bir gülümseme ile belli eder. Yücenin bir çekiciliği yoktur, ama saygı uyandırdığı bir gerçektir.

Kant’a göre, birine matematik, öbürüne dinamik denilen iki türlü yüce vardır:

  • Matematik yüce
  • Dinamik yüce

Birincisi büyüklüğün, ikincisi gücün (puissance) sonucudur.

Göklere kadar yükselen dağlar, uçsuz bucaksız okyanuslar, çöller, yıldızlarla kaynaşan gökler… Matematik yüceyi; altüst olan bir deniz, her şeyi birbirine katan gök gürültülü bir fırtına dinamik yüceyi temsil eder. İster matematik yüce olsun, ister dinamik yüce, duyular ve hayal gücü, aklın ortaya koyduğu bu büyüklük veya güç (puissance) sonsuzluğunu kavramaya, yakalamaya boşuna çalışırlar. Böylece ruhumuz, korkunçbir acı ile karışık, bir haz duyar.

Immanuel-Kant

Bu doktrinin eleştirisi:

Bu derin ve zamanına göre çok ileri doktrinin bugün durumu nedir? Hemen söyleyelim ki bu tahlilin bazı yönlerini kabul etmemek imkansızdır. Gerçekten güzel, çıkarsız bir hazzın konusudur. Güzellikte pratik ereği olmayan bir düzen, bir amaçsız amaç vardır.

Özellikle güzellik, duyarlığın (sensibilite), hayal gücü (imagination) ile düşünme gücünün (entendement) hayret uyandıran bir ahengini gerçekleştirmektedir. Bununla birlikte başka bakımlardan bu kurama (theorie) ciddi olarak karşı çıkanlar olmuştur.

İnce psikolojik gözlemlerine, kabulü imkansız gereklilikler katan metodu, Kant’ın başına kakılabilir. Filozof, insanın güzellik heyecanı duyduğu zaman, içinde olup bitenleri soruşturmakla yetinmiyor, bu anda ne olup bitmelidir, insan güzellik hakkında nasıl hüküm vermelidir sorularını da kendine yöneltiyor. Güçlük de Kant’ın sisteminden, her üç Eleştiri’de izlediği metottan gelmektedir. Apriori verilere dayanan bu metot, daha psikolojik veya daha deneysel bir estetik isteyenler için pek transandant görünmektedir. Kant, insandan insana değişen hazzın öznelliğini, oybirliği ile beğenilmesi gereken güzelin evrenselliği ile karşılıyor.

Alman ruhbilimcisi Lotze (1817-1881) haz üzerinde görülen uyuşmazlığın, güzel üzerindeki uyuşmazlıktan daha çok olmadığını ileri sürerek bu görüşü kabul etmiyor:

Hoş (agreable) olan şey, duyarlığın normal olarak görev yapmasına uygun düşmektedir; değişik insanların duyarlık (sensibilite) yapısı da birbirine çok benzer. Aksine, estetik zevk kişiden kişiye değişen karmaşık düşünce verilerinden (donnees) gelmektedir.

Estetik yargıların evrenselliğine ve gerekliliğine gelince, böyle olmaları belki temenni edilir; yalnız bu kadar. Çünkü zevk yargıları ve bu yargıların konusu olan güzelliği yalnız yetilerimizin bir oyunu, bir uyumu saymakla iş bitmiyor. Bir şeyi temaşa ederken, nasıl oluyor da hayal gücü ile düşünme ve anlama gücü arasında bir ahenk kurulabiliyor? Acaba bizim dışımızda bu ahengin doğuşunu sağlayan, gerektiren reel bir şey, yani o şeyde olan bazı nitelikler yok mudur? Varsa nelerdir bunlar?

Kant sorunun bu yönünü dikkate almamış görünmektedir. Güzellikte değişik derecelerin bulunduğu bir gerçektir. Bir şeyi başka bir şeye yeğ tuttuğumuz ve daha güzel bulduğumuz, her gün görülegelen şeylerdendir. Kant’ın estetik doktrini bu olguyu açıklamıyor. Eğer estetik hazzı, zevki meydana getiren hayal gücü ile düşünme gücünün ahengi ise, bu ahengin her kuruluşunda, bu ahengi kuran şey güzel ve daima aynı derecede güzel sayılacaktır. Oysa gerçekte böyle bir şey olmamaktadır. Eğer bazı şeyleri başka bazı şeylerden daha güzel buluyorsak, onların her zaman belli olmayan bazı düşüncelere, bazı duygulara daha uygun düştükleri, bazı yüksek düşünceleri ifade ettikleri için değil midir? Kant’ı yanıltan neden, realiteye gereği kadar önem vermemiş olmasıdır.

Güzellik yargısının evrensel oluşu da gerçeğe uygun görünmüyor. İnsanlarda aynı yetilerin (facultes) bulunması, Kant’ın bu husustaki görüşünün doğruluğunu ispat etmez. Her insan kendi çalışmasını kendi seviyesi ile orantılı olarak yürütür; realite karşısında başkalarından farklı olarak davranır. Bunun içindir ki Kant’ın sözünü ettiği ahengi, “uyumu kuran ve sonucu olarak güzel görünen şey” bir başkasında o uyumu kurmayabilir ve ona değersiz ve çirkin bile görünebilir. Bu bakımdan estetik yargılar evrensel ve zorunlu görünmüyorlar.

Yüceye gelince, bu konudaki düşüncelerinin yeniliği ve isabeti inkar olunamaz. Bununla birlikte Kant’ın bütün örneklerini Hep maddi tabiattan alması ve insanla ilişkili yüceyi ihmal etmesi bir eksikliktir. Sözgelimi insanlığın aya ayak basması veya hiç yüzmek bilmeyen birisinin, boğulmak üzre olan bir çocuğu kurtarmak için denize atlaması yücedir.

Güzellik ve yücelik üzerindeki görüşlerini açıklayan, Yargının Eleştirisi adındaki kitabının 1790′da yazıldığı düşünülürse, zamanına göre Kant’ın estetiğe getirdiği yenilikler önünde hayran olmamak mümkün değildir. Hele insanı asıl şaşırtan nokta, güzel sanatlarla hemen hemen ilişkisi olmayan ve ömründe belki de yüksek değerde bir sanat eseri görmeyen Kant’ın, estetik alandaki önemini hala koruyan böyle bir eser yazmış olmasıdır. Ama şunu da unutmamalı ki, Kant, tabiatın estetiği üzerinde çok düşünmüştür.

Yazar: Can Güngen
Bu yazı Can Güngen’in kişisel internet sitesinden alınmıştır.

Please complete the required fields.