Giriş:

Descartes, Kartezyen şüphe yöntemini kullanarak kendinden önceki filozoflardan ayrılmış ve yeni bir dönemin başlamasına neden olmuştur. Birinci meditasyonda kuşku duyulabilecek şeyler hakkında konuşurken her şeyden şüphe duymayı ve onlar hakkında bir hüküm vermeme hâlini ele alır. İkinci meditasyonda ise kuşku duyulmayacak bir şey olarak “ben” ortaya çıkar (1). Descartes kesinliğe ulaşmak için sağlam bir zemin aramaktadır. Kesinliğe ulaşma felsefe tarihi boyunca devam edegelmiş bir arayıştır. Husserl de transandantal epokhe yöntemini uygulayarak kesinliğe ulaşmayı amaçlamış ve Descartes’ın çabasını başarısız görmüştür. Husserl’e göre Descartes da karşı çıktığı transandantal realizme düşmüş ve projesi başarılı bir sonuç verememiştir (2). Bu yazıda iki yöntemin de çıkış noktası, vardıkları sonuç ve bu sonuçların kendilerinden sonrakileri nasıl etkilediği ele alınacaktır. Bunun için de filozofların metinleri esas alınarak bir inceleme yapılacaktır.

i. Kartezyen Şüphenin Çıkış Noktası

Descartes, Orta Çağ’dan Yeni Çağ’a geçişte tam bir kırılma noktasıdır. Tanrı-merkezlilikten insan-merkezliliğe geçişi sağlayan filozof, felsefenin odağını “ordo essendi”den “ordo cognesendi”ye kaydırmıştır. Descartes, bilinen merkezli bir sistem kurarken bilinenin kesinliğini de problematik hâline getirmiş ve kesin bilgiye ulaşmak için Kartezyen şüphe yöntemini ortaya koymuştur.

Descartes, hayatının ilk yıllarından itibaren birçok yanlış kanıyı doğru kabul etmiş olduğunu fark eder ve güvenilmez ilkeler üzerine kurduğu her şeyin de kuşku duyulması gereken şeyler olduğunu fark ettiğini ve hayatında bir kez olsun her şeyden şüphe etmesi gerektiğini birinci meditasyonda dile getirir (3). Ona göre eğer ki duyular bizi bir kez olsun yanılgıya düşürmüşse bir daha onlara güvenmemekte son derece haklıyızdır (4). Descartes’ın şüphesi kesin bilgiyi iptal eden değil kesin bilgiye ulaşmada kullanılacak metodik bir şüphedir. Descartes, yönetimini; dokuz yıl boyunca dünyayı gezerek dünyada oynanan tüm komedilere izleyici olarak kuşku götürebilecek ve insanları yanıltacak her konu üzerinde düşünerek zihnine sızmış olabilecek tüm yanlışları temizlemeye çalıştığı ve bunun için de şüphe yöntemine başvurduğu şeklinde anlatmıştır (5). Descartes, “Hakikatin Araştırılması” diyaloğunda Eudoxe’nin ağzından “Şüphe ediyorum öyleyse varım” veya aynı anlama gelen “Düşünüyorum öyleyse varım” düşüncesinin doğruluğuna kesin karar verilmesi gerektiğine dair itirazları bilimsel bir hataya bağlar: bu, kavramakla yetinmesi gereken şeyleri tanımlamaya yeltenen kimselerin düştüğü bir hatadır (6).

Descartes, kendisinden önce yaşanan bilimsel devrimler, Bacon’ın yöntemi sorun hâline getirmesi, reform hareketleri sonucunda Kartezyen şüphe yöntemini geliştirmiştir. Yaşanan gelişmeler karşısında eskiden beri süregelen ve doğru kabul edilen şeylerin sorgulanması Descartes’ı her şeyden şüphe etmeye yöneltmiştir. Ancak Cogito’nun şüphe edilemezliğinden yola çıkılarak geliştirilen Kartezyen şüphe yöntemi kesinliğe ulaşmanın yolunu herkesin hayatının bir döneminde birdenbire bir uyanışla şüpheye düşmesi ve kesinliğini onun üzerinden kurması gerektiğini salık vermektedir. Ancak Husserl’e göre Descartes yaptığı ayrımla bir başarı ortaya koymuşsa da res cogitansa ile res extensa’yı res bağlamında ele aldığı için transandantal realizm saçmalığına düşmüştür (7).

ii. Transandantal Epokhe’nin Çıkış Noktası

19. ve 20. yüzyılda yaşanan gelişmeler, bilimlerde yaşanan patlamalar ve felsefenin sadece bilimlerin bilgisi hâline gelmesiyle bir anlam krizi baş göstermiştir. Bu anlam krizinin çıkışı ise felsefenin anlamını yeniden kazanması ile mümkün görünmektedir. Husserl buradan yola çıkarak formel olmayan ancak tek tek bilimlere giydirilebilecek bir yöntem ortaya koyar: Transandantal Fenomonoloji.

Husserl, felsefenin kesin bir bilim olma iddiasını taşıdığını ancak günümüze kadar bunu başarabilenin çıkmadığını ve kendinden önceki çalışmaların kesin bilim olarak felsefeye katkı sağlayacak bir temel oluşturmadığını − ancak yine de bu iddiadan vazgeçmenin mümkün olmadığını söyler (8).

Husserl, felsefenin kesinliğinin önündeki en büyük engelin doğal tavır olduğunu söyler. Doğalcılık doğanın keşfiyle ortaya çıkmış ve her şeyi fizik doğa üzerinden görmeye başlamıştır. Husserl, doğal tutumu eleştirirken şöyle der: “Fenomenlere bir doğa atfetmek, onların real belirleyici ögelerini, nedensel bağıntılarını araştırmak doğallaştırma saçmalığıdır. (…) Deney, bize psişik varlığın, fiziksel varlık için geçerli anlamıyla ‘ne olduğunu’ söyleyemez” (9). Husserl’e göre kategoriler varoluşu bölgelerle sınırlar ve bölgesel ontolojilerin nesnesi hâline getirir. “Ancak Husserl’e göre varlık incelemesi, doğa bilimleri ve bölgesel ontolojilerle tüketilemez” (10).

Husserl absürt teorilere dur demenin vaktinin geldiğini ve bütün ilkelerin ilkesi olana uymadığımızda bizi yanıltmayacak hiçbir teori olmadığını söyler ve bütün ilkelerin ilkesini şeylerin olduğu gibi değerlendirilmesi olarak belirler (11).  Husserl’e göre kesin bir bilim olarak felsefeyi kurmak için psişik alanı psikofizik üzerinden değerlendirmemek, bilimi kesinlik için tek koşut saymamak ve hakiki bir akıl eleştirisi yapmak şarttır. Bilincin varoluşu farklı bir şekilde kavranmadığı sürece fikirlerin doğallaştırılması yani psikolojizm kaçınılmaz olacaktır.

Husserl, doğal tavırdan kurtularak kesin bir bilim olarak felsefeye ulaşmak için iki yöntem ortaya koyar: epokhe ve yönelimsellik. Epokhe için olgusal (factual) olandan özsel (eidetic) olana geçiş zorunludur. Ancak özellikle bilinçli bir şekilde özsel olana geçişi bilinçli bir şekilde kavrama ile elde etmek zordur. Dolayısıyla epokhe ihtiyatına ihtiyaç duyulur. Ancak Husserl sistemli bir teori ortaya koymamıştır (12).

Husserl’e göre epokhe bir argümanın ilk basamağı değil, her daim devam etmesi gereken bir yöntemdir. Çünkü doğal tutum tehlikesi her daim devam etmektedir (13). Epokhe dünyanın varoluşu ya da yok oluşuna dair bir şüphe ve inanç konusu değildir. Çünkü konusu bu değil. Bu hipotezlerin hepsi dünyanın bana verilişini (mode of givenness) doğal tutum hâlihazırda olmuş bitmiş olarak kabul ediyor. Bunu askıya alırsak felsefî bir problem hâline gelir. Doğal tutumun hipotezini askıya almak onu nötralize etmek demektir. Daha önce felsefî sorun olmayan şeyler böylece sorunsallaşacaktır.

Husserl, şeylerin kendisine gitmek için epokhe’nin bir yöntem olarak sürekli uygulanması gerektiğini söyler. Husserl için epokhe her türlü hüküm vermeyi askıya almaktır. Dünyanın var oluşu ya da yok oluşuna dair herhangi bir inanç ya da reddetmekten kaçınmak gerekmektedir. Her ne kadar Husserl bunu kesin bir bilim olarak felsefenin temeli saysa da Husserl sonrasında bu bir yöntem olarak ele alınacak ve kesin bilim iddiasından vazgeçilecektir.

iii. Kartezyen Şüphe ve Transandantal Epokhe -Farklar ve Benzerlikler-

Husserl, transandantal epokheyi uygularken başlangıç noktası olarak Descartesçı kartezyen şüphe yöntemini esas alır. “… cogitationun varlığından, zihinsel yaşantı sırasındaki ve yaşantı üzerine yalın refleksiyondaki yaşantının varlığından şüphe edilemez. Cogitationun görülerek dolaysız kavranması ve cogitatioya sahip olma da bir bilmedir; cogitationes ilk mutlak verilmişliklerdir” (14). “Husserl, fenomonolojik indirgeme yöntemini ortaya atmadan yaklaşık yirmi yıl önce İlk Felsefe adlı eserinde, tarihsel olarak transandantal felsefenin tohumlarını Descartes’te bulduğunu söyler” (15). Ancak Descartesçı cogitatioya da epokhe uygulanması gerekmektedir (16). Husserl’e göre eidetik indirgeme yapılması gereken üç ben vardır: ampirik ben (kurulan ben), kuran ben ve refleksiyonun sahibi, doğal tutumun hipotezlerine karşı ilgisiz seyirci olan ben.

Husserl, fenomonolojik epokhe yönteminde askıya almayı amaçlarken Descartes kartezyen şüpheyi kesinliğe ulaşmak için bir başlangıç noktası olarak görmekteydi. Husserl’e göre Descartes burada doğal tavra düşme tehlikesinin devam ettiğini gözden kaçırmıştır (17). Ayrıca Descartes şüphe ile bir reddetme fiili gerçekleştirirken Husserl epokhe uygularken hem inanç hem de reddetme fiillerini askıya almayı teklif etmektedir. Çünkü Husserl’e göre inanç ya da reddetme de birer hüküm niteliğinde olacaktır ve kesinliğe ulaşmada bir engel teşkil edecektir. “Kişi olarak, dünyadaki şey olarak Ben ve bu kişinin yaşantısı olarak yaşantı nesnel zaman içerisine yerleştirilmiştir: Bunların hepsi aşkındır ve bilgi-kuramsal açıdan sıfırdır” (18).

Kartezyen şüphe bir başlangıç noktası olarak alınmış olsa da transandantal epokhe birçok açıdan farklılık göstermektedir. Kartezyen şüphede ben nesnesini karşısına alırken Husserl’de bilincin nesnesine yönelmişliği söz konusudur. “Bilgi yaşantıları, özleri gereği bir yönelim taşırlar, bir şeyi kastederler, şu veya bu türdeki bir nesneyle bağlantı kurarlar” (19).

Descartes için kesinlik cogitoya dönmekle sağlanmış kabul edilir ancak Husserl’de kesinliğe ulaşmak için yaşantıların (erlebnisse) özlerini (eidos) yakalamak gerekir (20). Descartes için cogitoya dönmek birdenbire olan bir şey iken Husserl için yaşantılara yönelmek hazırlık gerektiren uzun bir süreçtir.

Sonuç

Transandantal epokhe, kartezyen şüpheyi başlangıç noktası olarak alsa da ondan farklı olan birçok yöne sahiptir. Descartes felsefe tarihi için çok önemli bir keşfe imza atmasına rağmen keşfettiği cogitonun sınırlarını kavrayamamıştır. Husserl de transandantal öznelliğin ilk adımını Descartes’ın attığını itiraf eder. Ancak Husserl, Descartes’tan yöntemsel olarak farklılaşmıştır. Bir kez uygulanıp terk edilecek şüphe yerine epokheyi kullanan Husserl bunu doğal tavra düşme tehlikesine bir önlem olarak görmüştür. Husserl, Descartes’ın başarısız olduğu kesinlik iddiasını epokhe ile gerçekleştirebileceğini düşünmüş ve transandantal fenomonolojiyi kesin bir bilim olarak görmüştür.

Dipnotlar:
(1) Descartes, Meditasyonlar, Bilgesu Yayınları, Ankara, 2014, s. 17-34.
(2) Emre Şan, 20. Yüzyıl Felsefe Akımları Dersi, 12.10.2018
(3) Descartes, a. g. e., s. 17.
(4) Descartes, Hakikatin Araştırılması, Paradigma Yayınları, İstanbul, 2011, s. 18.
(5) Descartes, Yöntem Üzerine Konuşma, MEB Cumhuriyet Dünya Klasikleri, Ankara, 1998, s. 57.
(6) Descartes, Hakikatin Araştırılması, s. 36-37.
(7) Husserl, Kartezyen Meditasyonlar, Baykuş Yazıları S.6, Çev.Kamuran Gödelek & Taşkıner Ketenci, 2010, s. 89.
(8) Husserl, Kesin Bilim Olarak Felsefe, Türkiye Felsefe Kurumu Çeviri Dizisi, Ankara, 2014, s. 9-12.
(9) Husserl, a. g. e., s. 36.
(10) Levinas, Husserl Fenomonolojisinde Görü Teorisi, İthaki Yayınları, İstanbul, 2016, s. 25.
(11) Husserl, “Ideas”, §24.
(12) Dermot Moran, Introduction to Phenomonology, Routledge, New York, 2002, s. 146.
(13) Husserl, Ideas 1, §32.
(14) Husserl, Fenomonoloji Üzerine Beş Ders, Bilgesu Yayınları, Ankara, 2017, s. 2.
(15) Taşkıner Ketenci & Kamuran Gödelek, Kant’ın ve Husserl’in Descartes’e Bakışı, Baykuş Yazıları, Sayı.6, s. 287.
(16) Husserl, a. g. e., s. 5.
(17) Husserl, Ideas 1, §32.
(18) Husserl, Fenomonoloji Üzerine Beş Ders, s. 36.
(19) Husserl, a. g. e., s. 45.
(20) Moran, a. g. e., s.138. 

Yazar: Refika Yanık

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.