Eleştirmenlerce alkışlanan müzik yapımcısı, kompozitör ve Emmy ödüllü belgesel yapımcısı Deeyah Khan’ın 2014 yılının Mart ayında Birleşmiş Milletler’e verdiği sunumuna şu cümlelerle başlar: “Bir ülkenin insan haklarını değerlendirmemize, sanatçıların kalplerindekini ifade edebilme özgürlüğünü de dahil etmeliyiz.”

Sanat, dilsel ve kültürel sınırların ötesine geçebilecek yegane kabiliyete sahip, güçlü bir iletişim aracıdır ve insan olmanın ne anlama geldiğinin bir ifadesidir. Sanat saygısız da olabilir, yüceltici de, anlaşılır da olabilir, karmaşık da, ayrıca dönüştürme ve yenileme potansiyelinde köklenmiş, insanın kendini ifadesinin ilk yaratıcı biçimlerinden biridir. Direnişi ve isyanı; protestoyu ve umudu ifade eden olağanüstü bir kapasiteye sahiptir. Sohbetler başlatabilir; meseleleri toplumsal alana kadar getirebilir, suistimalleri ortaya çıkarabilir ve yeni dünyalara işaret edebilir: insanlara, akademik ve politik söylemlerden daha etkili bir yolla ve daha derin bir üslupla dokunmak, bizi gözyaşlarına boğmak, kahkahalar attırmak ve harekete geçirmek gibi. Baskıcı rejimlerin, köktenci grupların  ve gerici çizgide bulunan herkesin ilk hedeflerinin daima sanatçılar, entelektüeller ve kadınlar olmasının bir nedeni var elbette: gerçekler üzerinde “algılanan” tekelciliklerinin ya da kendi zalimlik ve yolsuzluklarını tehdit eden herhangi bir durumun varlığına tahammül edememeleri.

Öyle ki nerede suçlu aransa,  ahlaka ve din kurallarına aykırı ya da kışkırtıcı olarak hemen sanat yerilir. Sanatçılar, tacizden tutukluluğa, sansürlenmekten değerlere hakaret suçlamalarına kadar birçok benzer yolla susturulurlar; bu bir ölüm cezası bile olabilir. Sanatsal geleneklerimizin içinde, yaratıcılığın ihtişamlı potansiyelini ortaya çıkarıp yeni yollar keşfetmenin bereketiyle bu değerli insan kaynağı,  derin bir sürekliliğin meyvesidir: şüphesiz ki insan başarısının ve tecrübesinin de tepe noktalarından biridir. Radikal İngiliz şair Shelley’in şiirleri dünya yasalarının belirleyicileri tarafından kabul görmedi: Geleceğin, bir tohumun içindeki bitki gibi şu anda var olduğunu söylemişti ki sanat, birliğin, eşitliğin ve çeşitliliğin olduğu bir geleceği gerçekleştirme olanağına sahiptir. Bu açıdan sanatçılar yaşamsal önemde değerlendirilmeliyken  ne yazık ki sivil toplumun işleyişindeki bu payı hep küçümsenmiştir.

Sanatçılar, her nerede olurlarsa ya da hangi dönemin içinde yer alırlarsa alsınlar -özellikle baskı, huzursuzluk ve kaos dönemlerinde- insanın bulunduğu koşulların açınsamasıyla onun haklarını ve onurunu ayakta tutma rolü üstlenmiştir. Ne yazık ki sanatın özgürleştirici ve sınırsız potansiyeli olduğu gerçeğini konuşmak, insan ruhunun bastırılmasına yatırım yapmaktan geri durmayan iktidarlar tarafından korku politikasıyla engellenmiştir. Medyanın kontrol edildiği yerde sanat, özgürlüğün en son sesi haline gelir – dışa açılan bu resmi kurumdan, muhalif bir kanaldan, alternatif bir geleceğin ve tarihin anlatıldığı yerden daha güvenilirdir. Kadın seslerinin susturulduğu bir yerde kadının kendini ifade etmesi, toplumsal cinsiyet rollerinin katı sınırlamalarını reddederek bir başkaldırı eylemi yapması demektir. Aslında korku ve baskıya maruz bırakılan toplumlarda sanat, daha iyi bir dünya için birer umut tohumudur. Yaratıcı sürecin kendisi, daha geniş özgürlüklerin arayışı için tohumlar bırakan bir içsel bağımsızlık hissi doğurur. Sanat, en yoksul vatandaşa da uyabilen en elverişli ifade biçimlerinden biridir: Gerekli olan araçlar ise sadece bir ses, bir kalem ya da mütevazı bir davul kadar basit olabilir.

Sanatın ortaya çıkarabileceği değişim potansiyeli, onu ezmek için kullanılan insanüstü eylemlerde kendini belli eder: Mali ve Pakistan gibi ülkelerdeki aşırı dinci militanların, sanatsal ifadelerin ve sanatçıların üzerine saldırdığı gibi. Geçen yıl yaklaşık 20 sanatçı öldürüldü. Binlercesi sansürlendi ya da zulüm gördü ve birçoğu halktan gizlendi; Kuzey Mali, Pakistan’ın Federal Kabile Bölgeleri ve Khyber Pakhtunkhwa’da her gün kökten dincilerin tehdidi altında yaşayanların ya da Suriye veya Sudan’ın iç çatışmalarında mağdur alanların, sanatsal özgürlükleri dünyadaki diğerlerine göre çok daha fazla saldırı altındadır.

Siyasi baskıyı ve yolsuzluğu müzikleriyle sorgulayan müzisyenlerin, Rusya, Türkiye, Vietnam ve Tunus’ta hapsedilmeleri, umudu dile getiren ve baskıyı belgeleyen seslerini susturma girişimidir. Öte yandan diktatörler, o umutların kökünü kazımayı arzuladıkları kadar yaptıkları eziyetleri de örtbas etmeyi arzularlar. Mesela, Orta Doğu’daki ayaklanmaların ilk günlerinde, Tunus’un “El General” grubu gibi müzisyenler, siyasi ve ekonomik yolsuzlukları ortaya çıkaran, gerçekleri anlatan, tüm bunları sokaktakilerle bir dayanışma ve birlik duygusuyla toplu marşlar söyleyerek yapan öncü bir rol üstlenmişlerdi. O zamanlar, İsveç Gothenburg Kent Konseyi tarafından korunmayı kabule zorlanan Gazzeli bir rapçinin şu sözleri meşhurdu: “Ben sokakların CNN’yim.”

Geçtiğimiz bahar ayında, uzun zamandan beri beklenen şey gerçekleşti ve kültür alanında ilk defa, sanatsal ifadeler ve yaratıcılık özgürlüğü üzerine bir BM raporu, Birleşmiş Milletler Özel Sözcüsü tarafından okunarak, bi çok önemli soruya yanıt aranması ve tüm ihlallerin kayıt altına alınması konusunda harekete geçilmesi için hükümetlere çağrıda bulundu. Bunun yanında, insan hakları ihlalleri üzerine hazırlanan uluslararası raporlar hem diğer ifade biçimlerinin dışlanmasına hem de medya özgürlüğüne dem vuruyordu. Sanatsal yaratıcılığın enerjisi, canlı ve çoklu kültürlerin gelişimi için elzemdir. Özel Sözcü’nün deyimiyle sanatçıların; “Birçok gelişmekte olan ülkedeki mevcut güç merkezlerine bir denge sağlamak ve tartışmak, yansıtmak ve harekete geçmek için milyonlarca insana ilham veren kabiliyetleri kanıtlanmıştır.”

Freemuse(1), Arterial Network(2) ve National Coalition Against (3) gibi kuruluşlar ifade özgürlüğünü savunmak ve  ihlalleri belgelemek için kurulmuştur; fakat, gazeteciler ve daha geleneksel siyasi aktivistler için ifade özgürlüğünü savunan ve ihlalini belgeleyen çok sayıda kuruluşla kıyaslandığında, sanatçıların dünya çapındaki mağduriyetini izleyen organizasyonların sayısı azdır. Üstelik risk altındaki insanlara destek olmaya, ifade özgürlüklerini sınırlayan yasaların ve sanatçıların ve onların özgürlüklerinin koruma altına alınması için sorumluluk üstlenerek bir tutum değişiklikleri yaratacak lobi faaliyetleri yapacak yeterlilikte değildir.

Din, kültür ya da siyaset gibi konular doğaları gereği her ne kadar ihtilafa açık olsalar da ifade  özgürlüğü hep iç çatışmalara yansıyarak, toplumdaki gruplar arası kavgaların odak noktası olmuştur. Killah P olarak bilinen faşizm karşıtı aktivist Pavlos Fyssas, kendi rap müzik kariyerini, Yunanistan’da neo-Nazi partisi Golden Dawn(4)’ın yükselişini kınamaya adamıştı. Bir parti üyesi tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Medya, Çinli sanatçı Ali Weiwei’ye uygulanan kısıtlamalar ve punk aktivistler Pussy Riot’nun tutukluğu üzerine dikkatleri çekerek algıyı başka yöne kaydırdığında, Mali’nin dünyaca ünlü müzisyenlerinin çoğu ülkenin kültürel yıkımını fark ettirmeye çabalayan güçler haline geldiler.

Sadece ünlü sanatçılara yapılan eziyet vakaları, haksızlıktan kaynaklanan öfkeyi tırmadırmamalı: Zar zor okumuş, Taliban tehdidi altında bir düğün müzisyeni benzer bir diplomatik dikkati nadiren çeker; ama  dünya çapında bilinen bir sanatçıyla aynı desteği ve aynı ilgiyi hak eder. Kadınların ortak katılımından ve seslerinden korkan bir dünyada hem bir kadın olmanın hem de bir sanatçı olmanın zaten kendisi başlı başına bir siyasi eylem;  katı toplumsal cinsiyet rollerine ve dünyadaki tüm kadınların sınırlandırılmış varoluş alanlarına karşı bir direniş eylemi. 30 yılı aşkın bir süredir İranlı kadınların şarkı söylemeleri engellenmiş durumda, kadınlı erkekli karışık bir seyirci grubunun önünde gösteri yapmaları yasak. Ayrıca bilmemiz gerekir ki ifade özgürlüğüne tehditler yalnızca  devletten ya da köktenci gruplardan gelmiyor: Özellikle kadınların güvenlikleri bazı akrabaları tarafından ciddi tehdit altında. Ghazala Javed gibi Peştu(5) şarkıcılar boşanma davası açtıktan sonra kocaları tarafından öldürülüyorlar; Shamim Aiman Udas, Peştu militanlarının müzisyenleri taciz etmesi kampanyasını desteklediği zamanlarda, “namus” davası çatısı altında ağabeyleri tarafından öldürüldü.

Kadın artistlerin ötekileştirilmesi, ifade özgürlüklerinin sansürlenmesi, sanatçı tacizleri; kurban edilenler ve ailelerinin tehdidinin çok  ötesinde etkiler taşıyor. Böylesi, tartışmayı yoksullaştırır ve insan ruhunun en derin ifadelerinden birini sınırlandırır: sanatı. Sanat, demokrasi adına  özgür basın kadar gereklidir, ben buna inanıyorum. Ama hal böyleyken, ne yazık ki sanat, dünyanın her yerinde baskılanıyor; Mali ve Afganistan’da bu insanlara uygulanan şiddetin üstü hep kapatıldı. Sanat, kendi hassasiyetlerini, bu ifade özgürlüğünden daha meşru gören özel rant grupları tarafından  “dine küfür etme” yasalarına dayandırılarak karşı konulamaz taktiklerle baskılanır, böylece kurnazca kurgulanmış yollarla ve üstelik yıpratarak, kendi oto-sansürlerinin yolunu yaparlar; bu rant grupları, galeriler, yayınevleri ve konser salonları aracılığıyla sanattan bir kâr pazarı yaratırlar. Sanatın en üretken tarzlarından olan ikonoklastik (yerleşmiş geleneklere karşı çıkan form) biçiminin etkilerinden korktuklarından onu eritip yok ederler.

Sanat ve ifade özgürlüğü, insan hazinesinin paha biçilmez bir unsurudur, demokrasiler bunu barındırmalıdır. Hangi ülkede olursa olsun insan hakları konusundaki değerlendirmelerimiz, sanatçıların kalplerindeki ifade etmesine olanak tanıyan özgür düşünceleri de barındırmalıdır. Sanatçı zulümleri, gelenek ve inançların bir faseti olmaktan ziyade, siyasi bir eylem olarak ele alınmalıdır. Ayrıca, onun tek ifade şeklinin aşırıya kaçmış bir siyasi aktivizm olmadığını, bundan ayrı olarak, karşıt görüşlere yapılan baskıyı eleştiren ve nesiller boyunca insanları harekete geçirmiş, ilham vermiş, birleştirmiş, her kültüre ve geleneğe derinden oyulmuş, insanlık kadar eski bir yol olarak ele alınmalıdır. Bir kadın ve bir sanatçı olarak, sanatın toplumsal bir değişim yaratma gücüne inanıyorum. Sanatçıların ifade ve dışavurum özgürlüğüne sahip olmasını temin etmeyi, insan olarak ortak çabamız olduğuna inanıyorum; bitkinin tohumundan büyümesi gibi.

Deeyah Khan, Mart 2014’te Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’ndeki sunumu için sivil toplumda sanat ve sanatçıların rolü hakkında bu açıklamaları yazmıştı. Ancak, zaman kısıtlamaları ve kişisel tercihi nedeniyle, Deeyah sonunda el yazmasını okumayı bırakıp sadece içinden geldiği gibi konuşmaya karar vermiştir.

Çevirmen Notları

(1) FREEMUSE (FREEdom of MUSical Expression – Müziksel İfade Özgürlüğü) müzisyenlerin ve bestecilerin ifade özgürlüğünü savunan bağımsız bir uluslararası kuruluştur. Merkezi Danimarka’nın Kopenhag kentinde olan FREEMUSE Kasım 1998’de gerçekleştirilen Uluslararası 1. Müzik ve Sansür Konferansı sonrasında kurulmuştur. Konferansa katılan müzisyenler, gazeteciler, araştırmacılar, müzik yapımcıları ve insan hakları savunucuları müzikte sansürün ne denli yaygın olduğu ve acilen müdahale etmek gerektiği görüşünden yola çıkarak yeni bir oluşum için bir araya gelmişlerdir. FREEMUSE Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesinde dile getirilen prensipler doğrultusunda müzikte sansüre karşı çalışmalar yürütmektedir. Faaliyetleri arasında şiddetin belgelenmesi ve müzik hayatı üzerindeki etkilerinin tartışılması, medya ve insan hakları kuruluşlarının ve kamuoyunun bilgilendirilmesi, müzisyenlere destek verilmesi ve mahkemelerinin izlenmesi, baskı altındaki müzisyenlerin ve bestecilerin desteklenmesi için geniş çaplı ağların oluşturulması sayılabilir. (ç.n.)

(2)Arterial Network (ARTerial Network – Sanat Ağı): Afrikalı sanatçılardan oluşan dinamik bir sivil toplum örgütü. Afrika’da yer alan kültürel aktivistleri, sanatçıları, girişimcileri, işletmeleri, sivil toplum örgütlerini, kurumları, bağış kuruluşlarını içine alan ve sanatı desteklemek amacıyla kurulmuş kar amacı gütmeyen bir topluluktur. 2007 yılında beş temel ilkeyle oluşturulmuş: Afrika Sanat projesi altında savunuculuk, kapasite arttırımı, pazar erişimi, bilginin sanat yoluyla yönetimi ve yayılması.

(3) National Coalition Against (NCA): Suriye devrimci muhalif güçler ulusal koalisyonu

(4) Neo-Nazi partisi Golden Dawn (Yeni-Nazi Partisi Altın Şafak/Altın Yumurtalar): seksenli yılların başlarında Yunanistan’da kurulmuş açık bir Nazi destekçisi parti. Kurucusu Nikólas Michaloliâkos ve seçimlerde meclise girerek yüzde altı civarında da oy almıştır. Alman Ulusal sosyalist ve ırkçı ideolojiden doğrudan esinlere hakaret etmektedir.

(5) Peştu: İngilizce’de Pashtu. Afganistan’ın kanunsuz yönetilen kuzey bölgesi. Pashtuvera bölgesi adıyla geçer. Silah ve öldürme kanunsuz olarak El Kaide tarafından desteklenir.

Çevirmen notları (ç.n.) için faydalanılan kaynaklar

(1) Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi

(2) ARTerial Network

(3) Tureng Sözlük

(4) Cairn.info

(5) EkşiSözlük, Vocabulary.com

Yazar: Deeyah Khan
Çevirmen: Elif Arslan
Kaynak: Freemuse Arts Freedom

Please complete the required fields.