Üniversite yöneticileri, bu organik büyümelerin parçalanmış kalıntıları arasında, yeni bir nakit mahsulü olmasını umdukları –buna Köle Sanatlar Akademisi dememe izin verin– şeyi ekerken finansal zorunluluklar adına beşerî bilimler programlarını yaralamaya devam ediyor. Bu birinin ciddi bir şekilde canını sıkmak için yeterli. Ancak bu haziran ayında St. Olaf Üniversitesi’ndeki Uluslararası Kierkegaard Konferansı insanı doyuracak zenginlikte malzemeye sahipti: Ruhun çavdar ekmeği. Northfield, Minnesota’da bulunduğum topluluk –dünyanın dört bir yanından doğrudan özgür kalplere ve akıllara seslenen bir düşünür tarafından bir araya getirilen, araştıran dertli ve özgür bireyler– bizi önümüzdeki görevler için geliştiren eğlenceli bir özgünlük ve güzellikle doluydu. Kimse beşerî bilimlerde eğitim ve öğretim geleceğiyle ilgili yanılsamalara sahip değildi, öyle ki umutsuzluğa küfretme isteği hissettim.

Konferansın önemli temaları bir bakıma umut kaydı ve özgünlüktü. Kierkegaard, Sokrates gibi [Consept of Irony (İroni Kavramı) bilimsel incelemesinin konusu] esasen nasıl yaşanır sorusuyla ilgilenmiştir. Akıcı biçimde bildiği Almanca dilinde yazıp, geniş okur kitlesini tartışmasız garantileyebilecekken, kısmen İncil’in dayattığı ahlak kurallarına karşı geldiğinden ve biraz da her şair gibi ana diline karşı güçlü bir yakınlık hissettiğinden Danca yazmıştır. Edebi ve felsefi bir şaheser olan, Either/Or (1843) eserinden başlayarak, Pseudonymous Authorship (Sahte Yazarlık)’ına uzanan yapıtlarında, modern yaşamın boşluğunu ve parçalanmasını keşfetmiştir. Kierkegaard, son dönem modernliğin, insanın tekilliği ve özgürlüğüne yönelik büyük bir tehdit oluşturan, amansız bir soyutlama ruhu ile öne çıktığına inanmaktaydı. Concluding Unscientific Postcript (1846) kitabında, çağın entelektüel kültürüne egemen Hegel’in sistematik bilimsel felsefesinin, insanoğlunun hiçbir işine yaramadığını, “kurgunun bir insan ya da insanın bir kurgu olduğu” türünde hipostatik saçmalıktan bahsettiğini ve belki de bir gün, “gerçek okuyucuların” “ayda yaşayanlar” arasından çıkacağını ileri sürmüştü. Böylesi bir felsefi deliliğin panzehrinin yüce gerçeğe karşı erotik bir açıklık içinde bulunabileceği fikrine inanmaktaydı. Tıpkı İsa gibi, Sokrates -Kierkegaard da kendisini bir Hıristiyan varisi olarak görmüştü- yalnızca ölümle sona eren temel, günlük insan görevinin sonsuz, evrensel, mutlak gerçeği sınırlı, kişiye özgü ve zamana bağlı varoluşuyla örülmesi gerektiği örneğiyle öğretmiştir. Kierkegaard, bu derin paradoksal ve kişisel zorluğun kaygı ve hatta umutsuzluk gibi ruhsal sıkıntılara yol açabileceğini, The Concept of Anxiety (Kaygı Kavramı) (1844) ve The Sickness Unto Death (Ölümcül Hastalık Umutsuzluk) (1849) kitaplarında yoğun psikolojik bir iç görüyle incelemişti. Fakat Philosophical Fragments (Felsefi Fragmanlar) (1844) kitabında “düşünür… tıpkı tutkusuz bir aşık gibidir: vasat bir dost” şeklinde yazdığı gibi Kierkegaard da tutku olmadan bu gibi paradokslardan keyif almıştır. Aslında, en ünlü kitabı Fear and Trembling (Korku ve Titreme) (1843) Tanrının Hz. İbrahim’e, ona ve Sare’ye mucizevi bir şekilde çok ileri yaşlarda bahşettiği oğulları İsmail’i kurban etmesini emretmesinin korkunç saçmalığını incelemiştir. Son incelemesinde, kendi ismini kullandığı Hristiyan yazmalarında Kierkegaard, yalnızca Tanrı sevgisine karşılık verildiğinde insanların eksiksiz ve mutlu olacağını öğretmiştir.

Iowa’nın dalgalanan yeşil mısır tarlalarını geçerek kuzeye Minnesota’ya doğru araba kullanırken, yol alırken Czeslaw Milosz’un The Captive Mind (Tutsak Akıl) kitabını dinlemiştim. Bireyin, soyut nicel kümelenme olan kalabalığın içinde kaçınılmaz biçimde bozulmasına ilişkin Kierkegaard’ın kehaneti üzerine bir konuşma yapacaktım. Kierkegaard -kıskançlık ve kinle körüklenen ve medyanın, kamunun ve piyasa mekanizmalarının korkunç hayaletleriyle hızlandırılan– bu gün bize kaygı veren toplumsal seviyelendirme sürecinden bahsetmişti. The Captive Mind kitabından önümüzdeki günlerde işe yarabilecek bir kısmı not aldım:

Bir orman; yosun, toprak, mantar, ağaç ve otların karmaşık etkileşimlerinden doğan bir organizmadır. Yosun ve mantarlar ormanlardan kesip çıkarılarak yok edildiğinde, simbiyotik düzen bozulur ve yeni orman bitkilerin sosyolojisini göz ardı eden birinin tamamen farklı bir organizma olmasını umduğu şey olur.

St. Olaf’ın Ytterboe Hall’e, huzursuzluk noktasına uyan (bir Lüteriyan Okulu’na yakıştırdığım gibi) bir yurda vardığımda, beraber kalacağımız ve savaş sonrası Güney’de pek çok Afro-Amerikalıların yaşadığı zor koşullarda büyümüş elli yaşlarında iri yarı sakallı bir adam olan Kenneth Gilmore Sr. tarafından çok sıcak karşılandım. Ken’in ebeveynleri Mississipili çiftçilerdi. Misafir profesör olarak çalışan ve dini konulara ilişkin yarım düzine kitap yazmış Ken, şimdilerde Hristiyan Kilisesinde bir vaiz. Bunun yanısıra kilise tarafından kınanan Kierkegaard’ın yazmaları Ken’in vaazlarının yakıtı durumunda. Konferansta, Ken’e New Mexico Üniversitesi’nin onursal felsefe profesörü Andy Burgess’in filozoflar üzerine yazdığı yeni kitapları hediye edilmişti. Oturumlarımız boyunca, herkesle cüssesi kadar büyük bir akıl ve kalp paylaştı. Soru sorarken ara sıra kutsal kitaptan alıntı yaptığında derin, zengin sesi nefes kesici bir şekilde mukaddes bir otoriteyle gürlüyordu.

Akşam yemeğinde, tatlı dilli, nükteli Alman bilim insanı (“Filologlar kelimelere âşıktır, çoğunlukla tane tane konuşurlar”) Richard Purkarthofer’in insan olmak ne anlama gelir konulu konuşmasını dinlemiştik. Kierkegaard’ın yeni Almanca çevirileri üzerine esaslı bir çalışma yapmış olmasına rağmen Purkarthofer, Avrupa’da akademik bir yer elde edememişti. “Taking a Good Punch—The Impact of Kierkegaard” ismi, St. Olaf Hong Kierkegaard Kütüphanesi başkanı Gordon Marino ve yirmili yaşlarında profesyonel bir dövüşçü olarak depresyonla mücadele eden üniversitenin boks koçuna bir saygı göstergesiydi. (O ve Mike Tyson The Wall Street Journal için birbirlerinin kitapların üzerine eleştiri yazmışlardır.) Richard bize “var olmak bir şaka değil,” demişti. Bozuk ve yabancılaştırılmış yaratıklar olan bizler, bütün olmanın ölçüsünü bir miktar yakalamalıysak, paradoksal biçimde yıpranmalıyız; kendimizi Kierkegaard’ın varoluşsal esintilerine açmalıyız. Konuşmanın ardından, gösterişli muhteşem bir sakala sahip Nijeryalı Peder Philip Ogbonna, Kierkegaard’ın insan olma tanımında İsa’nın yıpranmışlığının üstü kapalı olup olmadığını sormuştu. Daha sonraları, Ogbonna’nın birden çok suikast girişiminden sağ kurtulduğunu öğrendim.

Ogbonna kendi konuşmasında, onları acımasız ve ilkel hale getiren sömürge deneyimlerinin insanlarına eziyet çektirdiğini söylemişti. Igbo dilinde “insan” anlamında gelen mmady kelimesinin güzellik ve hayat kelimelerinden oluştuğunu, bunu Kierkegaard’ın da tekrarlandığını keşfettiği insan fikri olduğunu söylemişti. Daha sonra şu umudundan bahsetti: Iwo Üniversitesi’nde ektiği Kierkegaard çalışmalarının filizlenen tohumları bir gün Nijerya’yı kurtarabilir. Ona nasıl yardım edebileceğimizi söyleyebilir miydik? Milosz’un kitabından alıntıladığım kısımdan bahsederek onun ana-vatanından habersiz olduğumuzu, bu yüzden çok az sayıda somut önerilerimiz olduğunu açıklamıştım. Ancak her şeye rağmen Andy Burgess yardım etmenin bir yolunu bulmuştu: Kierkegaard Without Borders projesinin bir parçası olarak, Philip’in programı için üniversitenin kütüphanesinden bir çanta dolusu kitap satın almıştı.

Kierkegaard bizleri çeşitli denemelerimizden “bizlerin mutluluk için yaratıldığı” gerçeğine uyandırdığında, nihayetinde neşe ve dostluk, acı ve endişe ile birlikte yerini almıştı ve onda şu emir sözünü keşfettik: “Yaşa!” Syracuse onursal felsefe profesörü Edward Mooney, Kierkegaard’ın yazarlığını cesaret isteyen bir iş ve bir emek şöleni olarak övmüştü. Konuşması da Kierkegaard’ın düşüncelerinin verimli latifeciliğinin bir kanıtıydı.

Kierkegaard’ın çevirmeni ve bilim insanı Elisabete de Sousa bir kişinin şahsi bireysel sesini, kendisini, gerçeğin ve iyiliğin temel ölçütlerine köklü bir şekilde uyumlandırma sürecine ilişkin konuştu. Bu süreç illaki hatalar içerir; yanlış notalara basmadan bir gitarı akort edemezsiniz. Siyaset tarafından zehirlenmiş ve Marquette Üniversitesinde felsefe bölümünde doçent doktor olan Noel Adams’ın konuşmasında belirttiği gibi duyarsız bürokratlar tarafından yönetilen Akademi, kaçınılmaz insani hataları gittikçe daha fazla cezalandırmaktadır. Ancak bu konferans büyümemiz ve gelişmemiz adına bize hata yapabileceğimiz bir alan tanıdı. İki kalp rahatsızlığından mustarip Kierkegaard’ın çevirmeni ve bilim insanı Bruce Kirmmse’den ayrılırken, sanki bir akrabam ya da yakın bir arkadaşımmış gibi bir anda kendisine “Seni Seviyorum” dedim. Ancak daha sonra bu sosyal gafın normal olduğuna karar verdim. St. Olaf’ta kısa süreliğine de olsa rastladığım bu değerli eğitim ve öğretim topluluğu ağzımızdan tek bir laf alamadı ve onlara atfedecek tek bir sözümüz olmadı. Anlaşılamayan ama bilinmez olmayan Tanrı’nın önünde yalnız bir birey olarak duran Kierkegaard, toplumlardan pek bahsetmez. Yalnızca onları inşa eder.

©® Düşünbil Dergisi 2020

Yazar: Jacob Howland
Çeviren: Merve Gündoğdu
Çeviri Editörü: Elif Arslan
Kaynak: newcriterion.com

Please complete the required fields.