Felsefeye itibar etmeyen çevrelerde, felsefeyi günlük yaşamda karşılaştığımız sorunlarla ilgilenmediği ve sadece teoride kaldığı için kapı dışarı etmeye yönelik genel bir eğilim var. Ama bu hiç de doğru değil. Çoğu filozof, yaşamın temel yönlerine dikkat çekerek insanları düşündürmüş, onların yaşam kalitesini yükseltmenin yollarını aramakla uğraşmıştır. Søren Kierkegaard bu filozoflara güzel bir örnektir.

Kierkegaard, kendi zamanında ön planda olan felsefi sistemlerden ve Hegel’in felsefesinden memnun olmayarak, varlık sorunlarına hem düşünsel hem ruhsal olarak kendine yakın hissettiği Sokrates’e, diğer bir deyişle antik çağa dönüş yaparak cevaplar aradı. Akıl hocasının doğurtma (maotik) yöntemini rehber alarak Kopenhag’ın at sineği olmak isteyen genç Kierkegaard için Sokrates ‘Atina’nın at sineği’, rol model haline geldi. Sokrates’in yaptığı gibi, Kierkegaard da döneminin yaygın inanışlarını sorgulamaya çalıştı. Önemli tek doğrunun öznel olan olduğunu göstermeyi amaçladı. Kierkegaard’a göre, ancak derin ve dürüst bir analizle, kişi kendisinin, değerlerinin, inançlarının ve doğrularının ne olup olmadığını bilebilir.

Fikirlerini yalnızca başkaları aracılığıyla bilebildiğimiz Sokrates’in aksine, Kierkegaard fikirlerini çokça yazıya geçirdi. Arkasında belirli konular üzerinde yoğunlaştığı bir yığın yazı bıraktı. İlk bakışta felsefesi tutarsız görünebilir. Fakat, daha derinlemesine okunduğunda, aynı Sokrates gibi ‘olumsuz’ söylemi takip ettiğini söyleyebiliriz. Sokrates, kimsenin kesin bilgiye ulaşmada imtiyazlı olmadığını aynı zamanda her bireyin kendi fikirlerini geliştirmesi, hayatta kendi yolunu ve değerlerini bulması gerektiğini düşünüyordu. Bu gereklilik, kişinin düşünce şeklini yakından sorgulayarak gerçekleştirilebilirdi. Sokrates, insanların içlerinde sakladıkları bilginin açığa çıkmasını sağlayan tekniğine maotik ya da doğurtma yöntemi adını verdi. O, hiçbir şey bilmediğini iddia ederek muhatabına onun bilgisini ya da bilgisizliğini ele verecek bir sürü soru soruyordu. Bu diyaloglar genellikle tartışılan konu hakkında kafa karışıklığı içinde herhangi bir çözüm bulmaksızın, buna rağmen kişinin cahilliğini fark edişiyle sonuçlanıyordu.

Kierkegaard, Sokrates’in yöntemini kendi düşünüşüyle analiz ederek benimsemiştir.

En önemlisi benim için doğru olanı, onun uğruna yaşamak ve ölmek için gönüllü olacağım düşünceyi bulmak. Herkes tarafından kabul göreni, sözde nesnel olanı kabul edeceksem ya da filozofların bilinen sistemleri içinden yolumu yapacaksam bütün bunların ne anlamı kalır? Kendi hayatımda yeri olmayan sadece diğerlerinin varmış gibi düşündüğü bir durumu teoride açıklamaya çalışmanın ne anlamı var? Eğer kendim ve hayatım için derin bir anlam ifade etmiyorsa Hıristiyanlığın ve birçok farklı olayın anlamını açıklamaya çalışmanın faydası nedir? Kişi, herhangi bir şeyi bilmeden önce kendini bilmeyi öğrenmelidir. İnsan ancak kendini manen anladığında yolun ilerisini görür, hayatı huzur ve anlam kazanır.’’ (Kierkegaard’s Journals and Notebooks, vol.1, p.22, 2008)

Kierkegaard kitaplarındaki fikirlerle arasına mesafe koyma yöntemi olarak takma adlar kullandı. Her oluşturduğu kişilik hayatı yaşayış ve dünyayı görüş şeklinin vücut bulmuş halleriydi. Felsefesi aracılığıyla yaşamın üç temel evresi olduğunu öne sürdü: estetik, etik ve din (onun için, Hıristiyanlık). Estet, dünyayı garip ve sıkıcı bir dikotomi içinden görür. Onun için hayat, yaşamak ve deneyimlemekten ibarettir. Ciddi seçimler yoktur. Yaşam şu anda olandır. Etik değerlere göre yaşayan biri içinse, tam tersi olarak sadece ciddi seçimler vardır. Onun için, hayat ona kattığın anlamda saklıdır. Sadece yaşamak yeterli değildir, sana ve varoluşuna şekil verecek sağlam seçimler yapmalısın. Hayat sorumluluktur. Etikçinin dikotomisi iyiye karşı kötüdür. Öte yandan, hıristiyan kişi mükemmel bir benlik yaratmayı başaramayacağını kabul etmektedir. Ama Tanrı’nın merhametine olan inanç aracılığıyla kusurlu benliğini kabul edip hayatını kendin olarak yaşayabilirsin. Bu seçenekler mutlak çözümler sunuyor gibi gözükse de, Kierkegaard’ınkiler sadece ihtimallerdir.

Hiçbiri mutlak bir doğruyu temsil etmez. Kierkegaard’ın da gördüğü şekliyle, onlar kişinin sadece kendi hayatında yapabileceği seçimlerdir.

Kierkegaard’ın Sokratik yaklaşımı birey üzerine odaklandığından hala geçerliliğini korur. Her birimiz bir amaca ihtiyaç duyduğumuzu hissediyoruz. Kierkegaard ve Sokrates’in bize öğrettiği, amacımızı ancak seçimlerimizle, eylemlerimizle ve hayatı yaşayış şeklimizle kazanabileceğimizdir. Hiç kimse, ne bir filozof ne de bir din adamı bize kim olduğumuzu ya da ne yapmamız gerektiğini söyleyemez. Gerçek benliğimizin gün ışığına çıktığı içimizde kendimizi keşfetmeliyiz ve sadece bizim adımlarımız için olan yolu aydınlatmalıyız. Kendimizi tanımak, değerlerimizi, inançlarımızı ve doğrularımızı keşfetmek daha tatmin edici bir hayat yaşamamız için önemlidir. Gerçekten kim olduğumuzu bilmeliyiz, böylece kimse bizi iç benliğimizle uyuşmayacak bir şey yapmaya ikna edemez.

Kierkegaard, bize mutlak, nesnel doğrular vaat etmez, fakat bizi kendi doğrularımızı keşfetmeye yönlendirir. Bağımsız olmamız için bizi cesaretlendirir. “Kendini tanı” cümlesi, “kendini diğerlerinden ayır” anlamına gelir. Sonunda Kierkegaard’ın yaptığı, nasıl bir hayat yaşayacağımıza karar vermemizle kendi hayatlarımızın sorumluluğunu üzerimize almamız konusunda bize meydan okumaktır. Ne dersiniz, beklentisini karşılayabilir miyiz?

Yazar: Lucian Lupescu
Çeviri: Esin Menekşedağ
Kaynak: Philosophy Now

Please complete the required fields.