(Yazının 1. Bölümü vardır.)

Görüldüğü gibi Lukacs, Brecht’in savını (günümüz sanatçılarının klasikleri taklit etmesini istemesi) kesinlikle reddeder. Ne kadar iyi örnekler olursa olsun günümüz yazarlarının Goethe ya da Tolstoy’u taklit etmesi gerektiğini söylemek çocukça olurdu. Ancak büyük klasikler örnek ve kalite standartları için faydalıdır. Bu anlamda klasiklerin kullanışlılığı, modern eserlerde benzer değerleri kapsamaktadır. Lukacs, Brecht ve diğerlerinin aksine, modern edebiyatı tamamen reddetmez. Modernizm dediği şeyin anti realist eğilimlerine karşı eleştirileri tüm çağdaş sanatın olumsuz bir görüşü olarak görülmemelidir. Yine de seçkin, çağdaş, gerçekçi yazarların listesinde Anatole France, Roman Rolland, Heinrich Mann, Anton Çehov, Soljenitsin ve Brecht’in sonradan eklemesiyle Gorki ve Thomas Mann bulunsa da, dönemi çok verimli bulmaz (Hatta ona göre burjuva toplumunu sosyalistlerinkinden daha verimli bulur).

Lukacs’ın son incelemesinde 19. yy. romanı 20. yy. romanından üstündür ve modern tiyatro, Yunanlıların ve Elizabeth döneminin tiyatrosu üzerinden yükselir. Ancak bu yargılar modern edebiyatın ölçütünü yüksetmenin yolu klasiklerin taklidiyle elde edilmesi anlamına gelmez. Kitabın sonunda (Karl Marks’ın Sanat Felsefesi, Mikhail Lifshitz) Mark estetiğinin sloganını ilan eder: “Sanat öldü! Yaşasın sanat!” Bu Marksçı bir ima olmaktan öte daha çok ütopik bir inancın ifadesidir. Athena nasıl Zeus’un başından doğduysa, sosyalist sanat da kökleri olmadan doğmuş ve tamamıyla olgunlaşmıştır. Ne Marks’ın klasik mirasa olan saygısı ne de sosyalist edebiyatın ve sanatın seksen yıllık tarihi böyle bir sloganı haklı gösteremez. Ancak Brecht’in teorik yazıları, kökten yeni bir sanatın doğuşuna olan tutkusu ve klasiklere olan kararsızlığı böyle bir inançla kurlaşıyor. Brecht’in meşhur deyimini Benjamin şöyle aktarır: “Eski ve güzel şeylerden başlamayın ama yeni ve kötü olanından başlayın.”

Peki neden Brecht bu kadar duyarsız bir konumdadır? Aslında bu cevaplaması zor bir soru. Çünkü Brecht’in kuramsal yazıları çoğu zaman klasiklere yönelik olumsuz görüşlerini yansıtırken sanatsal çalışmalarında aynı duruma pek de rastlamayız. Kariyerinin başlarında Alman dışavurumculuğun romantik ve isyankar duruşundan ve Rus biçimciliğinin radikal hedeflerinden etkilenen Brecht geleneksel dramaturji ve estetiğinin yaklaşımına karşı çıkar. Dramatik tiyatronun (eski), epik tiyatroyla (yeni) kutuplaştırılmış zıtlığı bir çeşit isyanı açığa çıkarır. Bu zıtlığın özünde “dramatik” tiyatronun (ve aslında edebiyatının) dünyayı ve insanlığı tasvir ettiği; değişmeyen ve değiştirilemez olduğu inancı yatar. Şimdiye kadar kendini bir Marksist olarak gören Brecht’e göre algı ve düşünüşteki temel hata, tüm edebiyatı gerçekçi olmayan bir hale getirir. Duyarsız bir konuma geçer; çünkü edebiyat hakkındaki yargılarını deneysel bir tarihe dayandırmaz (örneğin kendi çalışması). Ancak Marks’tan önceki tüm bilinçlerin yanlış olduğuna dair inancı fazla basite indirgenmiştir. Ortaya koyduğu epik (destansı) tiyatro çok daha iyi olabilirdi. Tiyatronun algılanışı ve sanatsal yöntemi Marksist bakış açısıyla işlenmiş olacaktı ve amacı sadece dünyayı yorumlamak değil aynı zamanda değiştirmek de olacaktı.

Lukacs “Röportaj mı portroyal mi?” (dışavurumculuk tartışmasının bir bölümü olan 1932 tarihli bir makale)de sadece Ottwalt’ın eleştirisini savunmakla kalmaz aynı zamanda Brecht’in yeni (epik) tiyatro ve eski (dramatik) tiyatro arasında kurduğu bu sert karşıtlığa meydan okur. Özellikle de Brecht’in, Marks’a kadar insanoğlu ve dünya bize her zaman “değişmez” olarak, ancak Marks’tan sonra “değişebilir ve değişmekte” olarak tasvir edildiğine dair temel düşüncesine karşıdır. Lukacs ince ve önemli bir noktaya değinir: En iyi edebiyatta dünya ve insanlık her zaman değişebilir ve değişmekte olarak tasvir edildi. Ancak Marksist bakış açısıyla değil; Marks’tan sonra oluşan bilinçle değil. Eshilos, Sophokles, Dante, Shakespeare ve Goethe’nin diğerlerinden farklı olarak ortaya koyduğu çığır açıcı değişiklikleri hatırlatır.

Marks sonrası tiyatroların bazıları (Ibsen, Strindberg ve Çehov gibi) Marksist olmayan bir dünya görüşü savunsalar da toplumdaki bu gibi değişimleri bir şekilde eserlerinde yansıtırlar. Dolayısıyla Brecht ve Lukacs arasında bir nebze de olsa uzlaşma mevcut. Lukacs, Brecht’in epik öncesi tiyatronun dünyanın sadece değişmez tasvirini sunduğu abartılı fikrine karşı çıkarken, Marksist bir bakış açısından çıkan sanatsal düşüncenin farklı olduğunu kabul eder ve genellikle Marks öncesi bilincin sanatsal yaratımından daha üstün bulur. Ancak Lukacs her ne kadar tüm tarihin Marksist bir bakış açısıyla yazılması gerektiği konusunda hemfikir olsa da tüm klasik edebiyatın böyle bir bakış açısını tatmin edecek şekilde yeniden yazılması veya uyarlanması fikrini reddeder.

Sanat, tarihin aksine insanlığın sosyal gelişiminin farkındalığını genişletmeyi amaçlayan bir bilim değildir. Sanat insanın öz farkındalığını genişletmek için tasarlanmış antromorfik bir düşüncedir. Herhangi bir sanat eserinin bakış açısını değiştirmek, en temel bileşenini yok etmek demektir. Bu Lukacs’ın klasik mirası eleştirmeden kabul ettiği anlamına mı gelir? Hem biçim hem de içerik için cevap, hayır. Edebi “mirasımızı” devralmanın mücadele olmaksızın yürütülen bir süreç olmadığını tıpkı Brecht gibi kabul eder.

Klasik edebiyat içeriğini katı bir biçimde kabul etmesi, yazılarındaki kanıttır. Örneğin Marksizm’in yöntembilimin ve ilerici biçimlerinin diyalektik düzeltme kabulü için Lukacs, Marks’ın mirasına ve Hegel’in diyalektik metodunun düzeltimesine değinir. Brecht’in “ebedi” sanatsal biçimler olarak adlandırdığı şeyin kayıtsız şartsız kabulünü kesinlikle desteklemez.

Klasik mirasla ilgili olarak Brecht, Frederic Jameson’ın da belirttiği gibi bazen “sadece geçici bir perspektifin dar sınırları içerisinde kendini kasten kapatmanın” gerekliliğini savunur; diğer yandan ise estetik bir formüle karşı mücadeleyle savaşır. Lukacs’ın benzen yaptığı Brecht’inse bazen yapmak üzere olduğu bir sanat eserinde “ebedi değer” bulmak, fosilleşmiş “ebedi biçimleri” taklit etmekle aynı şey değildir. Brecht’in genellikle inanmış göründüğü sanat eserinin tarihselliğiyle “ebedi değer” arasında bir zıtlık yoktur. Aslında Marksist estetikte tarihsellik (ya da tarihsel temsil), sanat eserinin “ebedi değeri”nin en büyük tamamlayıcısıdır. Lukacs, Lenin’in Marksizmi kabul etmesiyle burjuva döneminin en değerli kazanımları hakkında Marksizme dünya çapında tarihsel önem veren duruşunu aktarır ancak 1932’de tartışma başladığında ve bugün hala burjuva dönemi oldukça canlıdır. Bazı Marksistler için nefret edilen burjuva toplumundan herhangi bir şeyi miras alma fikrini hoş karşılama fikri oldukça zordur. Onlar, eğer insan toplumunun gelişiminde süreklilik teorisine inanılırsa, kapitalizmden sosyalizme kadar öngörülen değişime geçilince inançlarda büyük bir boşluk meydana geleceğine inanırlar. Köle toplumunun günahları zamanla etkisini yitirse de kapitalizmin suçları (özellikle Büyük Buhran sırasında gerçekleşen) hala gözle görülür durumda ve mücadele edilmeyi beklemektedir. Bu şartlar altında miras, Brecht de dahil olmak üzere, mutsuz olan bazı kişiler, burjuva yöntemlerinden yararlanmaktansa bir boşluk yaratmayı tercih ederler.

Lukacs, tarihsel gelişimin iki adım ileri bir adım geri olduğunu kabul etse de ilerlemeye sıkı sıkıya bağlıdır. Sanatta ilerleme geçmişin başarılarına dayanır ve tarihsel olarak kanıtlanabilir sanat eseri, insanlığın insan Prometheusluğundan kurtuluşuna katkıda bulunmaktadır. İnsanlığın yarı hayvan varlığından “şeytanın eseri olarak tasarlanan Yaratılış Kitabı’nın gelişimine bakıldığında Eshilos’un Prometheus’u, Dante’nin Şeytan’ı, teolojik ana hatları olay yaratan” Milton’un Lusifer’inden Goethe’in Faust’u, Dostoyevski’de şeytani unsurun insanlığı yalnızca kendi kaderinden ayırma çabası olarak gördüğü Thomas Mann’ın romanı Faustus’a kadar sürekliliği ve ilerlemeyi görür. Sanatın bu aydınlanmış, hümanist, tüm dünyanın odağındaki sanat nesilden nesile aktarılmış ve klasik mirasımızın özünü oluşturur.

Bizim klasik mirasımız hümanizm, insanı bir bütün olarak toplumun bütününde resmetmeye çalışır. Lukacs, “Marksist tarih felsefesi, insanı bir bütün olarak analiz eder ve insanı evriminin tarihini kısmi bir başarıyla ya da çeşitli gelişim evrelerinin bütünsel olarak başarısızlığıyla birlikte bir bütün olarak ele aldığını” bize hatırlatır. Marksistler, klasiklere uzanan bir köprü kurmak isteseler de bu isteği geçmişe dönüş olarak görmezler. Homeros’tan günümüze kadar gelen büyük edebiyatın yolu, bireysel ve evrensel sanat eserlerinin bir araya gelmesiyle oluşur. Lukacs’ın vardığı sonuç olarak, önümüze insan gelişiminin büyük dönemlerinden kesitler koyar  aynı zamanda bu kesitler “bozulmamış insan kişiliğinin iyileştirilmesi için ideolojik kavgada savaşan kılavuz”u temsil eder.

Çevirmen: İlknur Karaaslan
Kaynak: radicalsocialist

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.