Paylaş

Yesterday’s Tomorrow [1] adlı muazzam eserinde Bini Adamczak, insanın sarsılmaz ve bütünüyle otantik görmekten kaçınamadığı komünist arzuyu; otoriter egemenliği tamamen aşan bir toplum idealinin eksiksiz bir açıklamasını sunar:

“Yalnızca efendileri gibi özgür olmayı dileyen kölelerden, tek istekleri lordlara mahsulün yüzde ellisi yerine yüzde onunu vermek olan köylülerden, ekonomik özgürlük değil politik özgürlük isteyen burjuvaziden farklı olarak işçilerin istediği, sınıfsız toplumdu. Komünistlerin verdiği söz ise istibdadın tümden ortadan kaldırılmasıydı. Ve onlar anımsandıkça, bu vaat varlığını sürdürüyor.”

Bu arzu basit anlamda “ebedi” bir arzudur. Bugüne kadar tarihe Marx ve Engels’in yazdığı gibi, sınıf çatışmasının tarihine eşlik eden bir gölge gibidir. Adamczak’ın kitabını eşsiz yapan, onun bu arzuyu Avrupa komünist hareketinin yirminci yüzyılda görülen hatalarını, Hitler – Stalin antlaşmasından başlayarak Kronstadt isyanının acımasızca bastırılmasına kadar izleyen çok detaylı bir analizle saptamış olmasıdır. Açıkladığı detaylar, sözgelimi Hitler – Stalin antlaşmasının (Stalin’in ufukta görünen savaşa hazırlanmak için zamana ihtiyacı vardı) yalnızca vahşi reel politik ile izah edilemeyeceğini açıkça gösterir. 1940’ta Sovyet çalışma kamplarındaki gardiyanların Nazilere hakaret olmaması adına mahkûmlara “Faşist!” diye bağırmasının yasaklandığı gerçeği gibi bazı tuhaf aşırılıklar bu resmi bozmakta:

“Herhangi bir kuvvet politikası hesabına indirgenemeyen ve bu nedenle hâlâ anlaşılamayan şudur: Beria, çalışma kamplarındaki gardiyanlara, çoğunlukla antifaşist olan, sıklıkla ‘Troçkist-faşist sapmaları’ olmakla suçlanan politik tutsakları, faşist sıfatıyla aşağılamayı yasaklayan bir emir vermiştir.”

Adamczak’ın odağı, kitabının alt başlığının açıkça belirttiği gibi iki yönlüdür: “Komünist Kuruntuların Yalnızlığı ve Geleceğin Yeniden Yapılanması Üzerine”. Mutlak yalnızlık, tasfiye edilen ama yine de kendilerini tasfiye eden Partide vücut bulan komünist düşünceye inanmaya devam etmiş olan komünistlerin yalnızlığıdır. Lacan’ın terimleriyle söylersek, “Parti” onlar için geriye kalan tek büyük Ötekidir. Onların karşı karşıya olduğu kördüğüm şudur ki, onlar için çıkar yol, Parti’nin ihanetine karşın komünist düşünün saflığında ısrar etmek değildir: Bu gelecek düşünün kendisi de yeniden yapılanmaya mecbur. Çoğu komünist (Arthur Koestler ve Ignazio Silone’u anımsayın) bunda başarısız olmuş, liberal (ve hatta muhafazakâr) komünizm eleştirilerine katkı sunmuş, anti-komünist Soğuk Savaş karşıtlarını yeniden bir araya getirerek, Mağlup Olan İlah (The God That Failed) gibi yazılara neden olmuştur. Adamczak’ın belirttiği gibi komünist arzunun yokluğu, 1990’lı yıllarda Avrupa komünizminin neden dağıldığını açıklar:

“Soğuk Savaş galiplerinin sevinç gözyaşları hiç ikna edici değildi: Neşeden yoksunlardı. Ufukta görünen tehlikeyi uzaklaştırmanın verdiği rahatlamanın ya da önceden ezilenin yeni talihine uzanması üzerine duyulan ortak bir neşenin yerine; körüklenmiş bir kötülüğü andıran ifadeleri vardı: Evlerinde oturmuş, denizde boğulan kardeşlerine acıyanların ızdırabından zevk duyuyorlardı.”

Burada Adamczak, Stalinizm hakkında konuşmak istemeyenlerin komünizm konusunda da sessiz kalması gerektiği yönündeki meşhur anti-komünist mottoyu tersine çevirir: “Ama komünizmden haberdar olmayı reddedenler Stalinizm ile ilgili ne söyleyebilir? Bu geçmişin tarihini yazmak isteyen, ancak onun içinde gömülü olan geleceğin tarihini yazmayı ihmal edenler?” Yalnızca komünizm eleştirilip reddedilmesi gereken en yüksek standartları sağlayabilir. Tam da bu yüzden, “anti-komünizme yönelik yapılması gereken ilk suçlama, Stalinizmin günahlarını önemsiz göstermektir. Çalışma kamplarındaki insanlarla beraber bir fikir de katledildiği için değil – bu pek alaycı bir yaklaşım oluru – komünizm tek başına tarihsel açıdan uygulanabilir bir talebi gün yüzüne çıkardığı için, hakların elden alınmasını kabul etmediği ve itibarsızlaştırmaya göz yummadığı için.” Bundan dolayı bir komünistin yapabileceği en kötü şey, alçakgönüllü bir kıyaslama yoluyla, gönülsüzce komünist devletleri savunmaktır:

“Komünistler, anti-komünist eleştiriye savunmacı bir tepkiyle (‘Komünizmle ilgili her şey kötü değildir’), kaçamak yanıtlarla (‘Bu komünizm bile değil’) ya da saldırıyla (‘Komünizmin suçlarına yönelik eleştiriler yalnızca düşmanların suçlarını meşrulaştırmaya yarar’) karşılık verirler. Bu iddiaların hepsinde haklıdırlar. Ama nasyonal sosyalizmin daha kötü, kapitalizmin de bir o kadar kötü olduğunu söylemek, komünizm için neyi ifade eder? Komünizme dair her şey değilse de neredeyse her şeyin kötü olduğunu söylemek, ne çeşit bir hükümdür?”

Çok benzer Küba savunmasını hatırlayın: “Evet, devrim başarısız oldu ama iyi bir sağlık ve eğitim sistemleri var…” Ayrıca Ukrayna saldırısını kınıyor olsalar da Rusya’ya “anlayış gösteren” kişilerden de aynı argümanı duymuyor muyuz: “Rusya’nın Ukrayna’daki suçlarını eleştirmek yalnızca liberal Batı’nın suçlarını meşru hâle getirir…”?

Adamczak aynı zamanda, ekonomi odaklı oluşu nedeniyle komünizmi eleştiren “postmodern” solu geçersiz sayarken; “ikincil” feminizmi, cinsel baskıyı ve “kültürel Marksizmin diğer bütün etki alanlarını da görmezden geliyor. Böylesi bir eleştiri, komünist düşüncenin “sonsuzluğunu” yok sayan konforlu tarihselciliğe çok yaklaşıyor. Bir adaletsizlik durumunda belirli koşulları anımsatan tarihselci görelileştirme (“O, ırkçı veya anti-feminist olmanın normal olduğu bir çağda yaşadı, bu yüzden onu bugünün standartlarıyla yargılamamalıyız”) yoluna gitmek yanlıştır. Tam da bunu yapmalıyız. Geçmişin hatalarını bugünün standartlarıyla ölçmeliyiz. Geçmiş yüzyıllarda kadınlara nasıl davranıldığı, hayırsever “medeni” insanların nasıl köle sahibi olduğunu görüp şoka uğramalıyız.

Komünizmin asıl gücü yalnızca kapitalist muhalifleriyle savaşmasından gelmez. Onu var eden özgürlükçü hayale ihanet etmesi de güçlendirir. Bu yüzden gerçek bir sosyalizm eleştirisi sadece komünist bir devlette yaşamanın çoğunlukla kapitalist bir devlette yaşamaktan daha kötü olduğunu vurgulamamalıdır. Komünizmin en büyük “çelişkisi” kendi özünde yer alan zıtlıktır; yalnız idea ve gerçeklik arasındaki sert zıtlık değil, ayrıca ideanın kendisinde yer alan, daha muğlak değişikliktir. Komünist gücün vadettiği idealleştirilmiş gelecek imgesi, komünist düşünce ile bağdaşmaz. Fırtına’nın (The Tempest) son perdesinde Prospero, Caliban’a şöyle der: “Karanlıklardan çıkma bu mahluk bana ait.” Her komünistin, komünizm tarihinin en büyük “karanlık mahluku” olan Stalinizme dair söyleyeceği benzer bir şey vardır. Onu gerçekten anlamak için gereken ilk hareket; onun “bana ait” olduğunu kavramak, Stalinizmin beklenmedik bir sapma veya Marksizmin yanlış bir uygulaması olmadığını tamamen kabul etmek ve onu, özünde bir ihtimal olarak görmektir. Hegel de Fransız Devrimi’ne dair meşhur satırlarında benzer bir şey söylemez mi?

“Güneş gök kubbede durduğundan ve gezegenler onun ekseninde döndüğünden beri, insan varlığının onun zihninde, daha doğrusu düşüncesinde konumlandığı hiç anlaşılamadı. […] Anaksagoras aklın dünyayı yönettiğini söyleyen ilk kişi oldu; ancak insanoğlu şimdiye dek düşüncenin ruhsal gerçekliği yönettiği ilkesini kavrayacak kadar ilerlememişti. Dolayısıyla bu olağanüstü bir zihinsel uyanıştı. Düşünen tüm varlıkların bu çağın coşkusunda payı vardı. O zamanlar kibirli bir karakterin duyguları insanın zihnini karıştırırdı. Kutsal ve seküler olan arasındaki barış ilk defa kazanılmış gibiydi. Manevi bir coşkunluk tüm dünyaya heyecan veriyordu.” [2]

Hegel bu sözleri Fransız Devrimi’nden çeyrek yüzyıl sonra, devrimin gerçekleştirmek istediği özgürlüğün nasıl teröre dönüştüğünü gösterdikten on yıllar sonra söylemiştir. Ve biz de Stalinizmi onun sonucu olarak yaşadıktan sonra aynı şeyi Ekim Devrimi için söylemeliyiz. O da “olağanüstü bir zihinsel uyanıştı. Düşünen tüm varlıkların bu çağın coşkusunda payı vardı. O zamanlar kibirli bir karakterin duyguları insanın zihnini karıştırırdı; manevi bir coşkunluk tüm dünyaya heyecan veriyordu…” İki tuzaktan da kaçınarak bu çelişkiye tümüyle katlanmak zorundayız: Stalinizmin beklenmedik koşullar nedeniyle bir hata olarak reddedilmesi ve Stalinizmin, komünist arzunun “aslı” olduğu yönündeki çabucak varılan sonuç. Bu çelişki Lenin’in Devlet ve Devrim eserinde, devrim vizyonunun tamamıyla otantik komünist arzuda temellendiği kitabında had safhaya ulaşır. Devrimle birlikte:

“Medeni toplum tarihinde ilk kez, toplumun büyük bir bölümü bağımsız bir rol oynamaya başlayacak. Yalnızca oy vererek, seçimlerle değil, devletin gündelik yönetiminde de. Sosyalizm altında herkes sırayla yönetecek ve yakında kimsenin kendini yönetmemesine alışacak.” [3]

Bu tam anlamıyla komünist boyut, Lenin’in 1920’li yıllarda kadınların özgürleşmesi yolunda sayısız kez tekrarlanan meşhur “Her aşçı yamağı devleti yönetmeyi öğrenmelidir.” deyiminde yoğunluğunu artırır. Ancak, Lenin’in bu sloganını tam anlamıyla gerekçelendiren içeriğe daha yakından bakmakta fayda var. Bu slogan ilk bakışta aşırı derecede ütopik görünebilir. Özellikle de Lenin bu sloganın ileride, komünist bir gelecekte değil, “bir gecede yapılabilecek ve yapılması gereken” bir şeyi tanımladığını vurguladığı için. Lenin argümanına ütopyacılığı reddederek başlar. Anarşistlere karşı baskın bir realizm ileri sürer. Onun dayanağı “yeni bir insanlık” değildir, “oldukları gibi olan; itaatten, kontrolden, ‘ustabaşı ve muhasebecilerden’ vazgeçemeyen insanlardır:

“Biz ütopist değiliz. Yönetim ve itaatin tümden sona ermesini ‘düşlemiyoruz’. Proletarya diktatörlüğü görevlerinin anlaşılamamasına dayanan bu anarşist düşler Marksizme tamamen yabancıdır. Hatta sosyalist devrimin, insanlar değişene kadar ertelenmesinden başka bir işe de yaramaz. Hayır, biz sosyalist devrimi bugünün insanlarıyla, itaatten, kontrolden, ‘ustabaşı ve muhasebecilerden’ vazgeçemeyen insanlarla yapmak istiyoruz. Ancak bu itaat; sömürülen ve çalışan bütün insanların silahlı öncüsüne, mesela işçi sınıfına olmalı. Devlet yetkililerinin ‘kibirli’ tutumunun yerine ‘ustabaşı ve muhasebecilerin’, ortalama bir kasaba sakininin halihazırda tamamen vâkıf olduğu ve pekâlâ ‘asgari ücretle’ yapılabilecek işleri getirmek için, bir gecede yeni bir başlangıç yapılabilir ve yapılmalıdır.”

Peki bu nasıl yapılabilir? Burada Lenin’in argümanının kilit noktası devreye giriyor: “Sosyal yönetim mekanizması, modern kapitalizmde zaten elimizin altındadır.” Bu mekanizmada, sahipleri temsil eden patronlar yalnızca resmî emirler verirken, büyük bir üretim süreci otomatik olarak işlemektedir. Bu mekanizma o kadar düzgünce işler ki patronun görevi basit kararlar almakla sınırlıdır ve herhangi bir sıradan insan da bu görevi yapabilir. Böylece, sosyalist devrimin tek yapması gereken kapitalist devletin görevlendirdiği patronu (rastgele seçilmiş) sıradan biriyle değiştirmektir.

Lenin, bu durumu açıklamak için posta hizmeti örneğini kullanır:

“Geçtiğimiz yüzyılın yetmişli yıllarında, nüktedan bir Alman sosyal demokrat, sosyalist ekonomik sistemin bir örneği olarak posta hizmetini göstermişti. Bu çok doğru bir benzetme. Günümüzde posta hizmeti, kapitalist devlet tekeli çizgisinde örgütlü bir işletmedir. Emperyalizm bütün tesisleri adım adım aynı burjuva bürokrasiye; “sıradan”, fazla çalışan ve açlık çeken insanların başında dikilen organizasyonlara dönüştürmekte. Buna karşın sosyal yönetim mekanizması zaten elimizin altında. Kapitalistleri devirdiğimizde, yani işçileri demir yumruğuyla sömürenlerin direncini kırdığımızda ve modern devletin bürokratik çarkını paramparça ettiğimizde, ‘parazitlerden’ arınmış, kusursuzca donatılmış bir mekanizmaya sahip olacağız. Bu mekanizma pekâlâ; teknisyenleri, ustaları ve muhasebecileri çalıştıran ve onlara diğer tüm ‘devlet’ memurları gibi asgarî ücretle ödeme yapan müşterek işçilerle yürütülebilir.”

Lenin’in savunduğu “halkın işlevinin, politikten basit yönetim işlevine dönüştürülmesidir.” O zaman “demir yumruğa” itaat etmesi gerekenlerin meşhur geri dönüşleri, bu politika dışı yönetim çarkının neresinde? Lenin’in bunun için neredeyse Kantçı bir çözümü var: Hafta sonları halka açık toplantılarda özgürce tartışmak, ama işteyken yalnızca itaat etmek ve çalışmak:

“Bolşevikler bıkkınlık içinde bir çıkış yolu arayan, doğru yolda, çalışma disiplini yolunda çalışırken diktatöre – Sovyet lidere – sorgusuz sualsiz itaat ederken çalışma koşullarını tartıştıkları kitlesel toplantılar organize etme yolunda onlara önderlik edecek birilerini arayan, yorgun düşmüş insanların başında durmalıdır. /…/ İşçi sınıfının çalkantılı, inişli çıkışlı, kaynak suları gibi taşan ‘halk toplantıları’ demokrasisini, tek bir kişinin, bir Sovyet liderin asla sorgulanmayan iradesine itaat etmeyi içeren demirden bir çalışma disiplini ile birleştirmeyi öğrenmeliyiz.” [4]

Burada Lenin’in alanını nasıl daralttığı sıklıkla tartışılır: Önce nüfusun çoğunluğu, sömürülmüş insan kitleleri gelir; sonra, artık çoğunlukta olmayan (o dönemde Rusya’da toplumun yüzde sekseninden fazlasının köylü olduğunu anımsayın) ama yine de ayrıcalıklı konumdaki azınlık işçi sınıfı gelir. Ardından, bu azınlık bile, “tüm sömürülen emekçi insanları kollayanlar” tarafından yönlendirilmesi gereken karmaşık bir “tükenmiş insanlar” kitlesine dönüşür. Bekleneceği üzere tek bir kişiye, Sovyet diktatörüne koşulsuz itaat ile bu denklem sona erer. Bir Hegelci burada anında şu dolayımlama sorusunu gündeme getirirdi: Üç düzeyimiz var; bunlar Evrensel olan (çalışan çoğunluk, kısaca “herkes”), Tikel olan (parti, yani devlet gücünü elinde tutan “öncü kuvvet”) ve Tekil olan (lider). Lenin bunların tanımını kendiliğinden yapmıştır, ancak bu sırada politik mücadelenin asıl yer aldığı dolayımlama biçimlerini göz ardı etmiştir.  Ralph Millband’in de yazdığı gibi, tam da bu yüzden, Lenin’in sosyoekonomik yapısı tanımında Partinin bir işlevi yoktur. [5] Lenin’in odaklandığı siyasi uğraşın, Partinin asıl çizgisi ile revizyonistler arasındaki mücadele olduğu hesaba katılırsa, bu işlev eksikliği daha da tuhaf hâle gelir.

Bu da bizi Lenin’in bir diğer antinomisine getiriyor: sosyal yaşamı tamamen politikleştirmesine rağmen (örnek olarak, Lenin’e göre mahkemelerde tarafsız bir “adalet” yoktur: Yargıç bizim tarafımızda değilse düşmanın tarafında demektir), sosyalist ekonomi tasavvuru oldukça teknokratiktir. Ekonomi, başında her kim olursa olsun sorunsuzca işleyebilen, tarafsız bir makinedir. Aslında “bir aşçı yamağı devletin başına geçebilir” ifadesinin asıl anlattığı da budur – başta kimin olduğunun bir önemi yok. İlginç bir şekilde aşçı yamağı, Hegel’in kraliyete atfettiği rolü çağrıştırır: O, yalnızca yöneticiler ve uzmanlar tarafından hazırlanan önerilere resmî “onay” verir.

Peki ama, açıkça modası geçmiş bu eski konunun üzerinde durmaya neden devam ediyoruz? Çünkü aslında hiç de modası geçmiş bir konu değil: Kurumsal kapitalizmin en yeni trendleri, Lenin’in hayalinin sapkın bir örneğini sunar. Amazon, Facebook, Uber gibi şirketlere bakalım. Amazon ve Facebook kendilerini sadece dolayımlayıcılar; ortak etkileşimimizi düzenleyen, iyi işleyen algoritmalar olarak ifade ediyorlar. Öyleyse neden bunları kamulaştırmıyor, sahipleri veya patronları şirketin başını keser gibi yerinden atıp, onları şirketi idare edecek, şirketin çıkarlarına hizmet edecek, bu makinenin bir önceki patronunu milyarder yapan öznel çıkarlara hizmet etmeyeceğinden emin olan sıradan insanlarla değiştirmiyoruz? Diğer bir deyişle, Bezos ve Zuckerberg gibi patronlar Lenin’in tasavvurundaki halkın “diktatörleri” ile değiştirilemez mi? Uber’i ele alalım: Bu şirket de kendini şoförleri (kendi arabaları, kendilerine ait bir “üretim araçları” olan) ve bir araç yolculuğuna ihtiyacı olanları bir araya getiren, katıksız bir aracı olarak görüyor. Bunların hepsi özgürlüğümüzü görünürde korumamıza izin veriyor. Sadece özgürlük alanımızı kontrol ediyorlar. Bu gibi durumlar, “öznesi olmayan hakimiyet” fikrini uyandıran, “Günümüzde sahipler ve kölelerle ilgili değil, yalnızca köleler ve yöneten kölelerle ilgili konuşmak mantıklıdır” diyen Karl-Heinz Dellwo’yu haklı çıkarmıyor mu? [6] Köleleri yöneten köleler: Lenin’in “her aşçı yamağı devleti yönetmeyi öğrenmeli” sloganının öngördüğü de bu değil mi?

Parti sonrası siyasî yaşamın unsurları bugünün gelişen kapitalizminde göze çarpmıyor mu? İsviçre örneğini ele alalım. Hükümet başkanlarının adlarını, hangi partinin güçlü konumda olduğunu kim biliyor? On yıllar önce başkent olmaya aday bir şehre, Cenevre’ye bir komünist üst üste başkan seçilmişti ama değişen bir şey de olmadı… (Ancak İsviçre’nin aslında, her şeye karar veren yirmi erkekten oluşan yarı gizli bir elit kurul tarafından yönetildiğini de unutmayalım.)

Öyleyse komünizmin kazanmasının imkânsız olduğu gerçeğini kabullenmeliyiz (tıpkı Ukrayna’nın Rusya karşısında kazanmasının imkânsız olması gibi). Bu açıdan komünizm bir ümitsiz vakadır. Ancak G. K. Chesterson’ın What’s Wrong With the World (Dünyanın Nesi Var) eserinde ortaya koyduğu gibi: “Dünyayı kurtarabilecek olanlar ümitsiz vakalardır.” Bu çelişkinin tamamıyla farkına vardığımızda geriye yapacak ne kalır?

Kitabın sonlarında Adamczak iki uç çözüm sunar. Ya komünist devrimciler yeni bir dehşet ortamı oluşturacaklarını bilerek de olsa, ahlâkî kurallarını korumak uğruna karşı devrime taviz vererek teslim olup, kendi karşı devrimlerinin önüne geçselerdi? Adamczak burada askerî darbeye karşı silahlı mücadeleden vazgeçmiş olan Salvador Allende örneğini veriyor. Yine de artık bir Avrupa devrimi olmayacağı anlaşıldıktan ve Bolşevikler sosyalizmi inşa etmekten başka seçenekleri olmadığını gördükten sonra (ki bazıları direkt olarak teslim olmayı önermişti) 1920’lerin başında Sovyetler Birliği’nde görülen tartışmayı da buna eklemeliyiz. Adamczak’ın diğer uç çözümü ise şudur: Komünistler devlet gücünü elde ettikten sonra, kendilerine karşı yükselen terörü kullanarak ve kendi arınmalarını, ilk devrimci neslin günahlarından arınma ihtiyacını kabullenerek terörizmin cazibesine karşı mücadele etmelidir.  (Ama Stalin bir bakıma aynen bunu yapmamış mıydı – güç kazanan ilk nesil devrimcileri tasfiye etmemiş miydi?) Ya bu antinomiye karşı mümkün olan tek çözüm yolu ilginç bir kısa devreden – bir kaçınmadan geçiyorsa: Ya komünistler gücü ellerine alarak, kendi yönetimlerine karşı bir “karşı devrim” yapar, kendi güçlerini sınırlayan bir devlet aygıtı meydana getirirlerse?

Dipnotlar:

[1] Bkz. Bini Adamczak, Yesterday’s Tomorrow, Cambridge: MIT Press 2021. Bu kitabı okuyup ondan alıntılar seçmeye çalışırken, tüm kitabın alıntılanması gerektiği hissine yenik düştüm. Parantez içindeki sayılar bu kitaptandır.
[2] G. W. F. Hegel, The Philosophy of History, New York: Dover 1956, p. 447.
[3] Alıntılar bu websitesindendir: The State and Revolution (marxists.org).
[4] “The Immediate Tasks of the Soviet Government,” in Collected Works, Moscow; Progress Publishers 1972, Volume 27, p. 261. Yazının devamında belirtilmemiş alıntılar bu kitaptandır.
[5] Bkz.  Lenin’s The State and Revolution (jacobin.com).
[6] Karl-Heinz Dellwo, “Subjektlose Herrschaft und revolutionaeres Subjekt. Friady for Future?”, 12 Ocak 2021 tarihli bir konuşmadan alıntı. (Orijinal metinden alıntılanmıştır.)

©® Düşünbil (2022)

Yazan: Slavoj Žižek
Çeviren: Zeynep İrem Çobanoğlu
Çeviri Editörü: Onur Demir
Kaynak: thephilosophicalsalon.com


Paylaş

Düşünbil Portal

Düşünbil Portal, bilim, felsefe ve psikanaliz alanlarında yazılı ve görsel içerikli makale, deneme ve çeviri yayınlayan çok içerikli bir portaldır. Genel okur-yazar kitlenin bilinçlenmesini ve farkındalık kazanmasını amaçlamaktayız. “Düşünen her insan gençtir” vizyonu ile her genç insana hitap etmeyi amaçlayan Düşünbil Portal, dergi ve etkinliklerle bu amacını geliştirmektedir.

https://www.dusunbil.com