Tecrit altındayken, siyasetin özünün hala Hobbes’un ifade ettiği gibi olduğunu görebiliriz: “Bazı insanlar başkalarına ne yapmaları gerektiğini söyler.”

Bu bir savaş deyip duruyoruz. Gerçekten öyle mi? Mevcut krizin savaş zamanı hissini verdiren şey, bariz biçimde normal bir siyasi argümanın yokluğudur. Başbakan, özgürlüklerimizin kısıtlanması konusunda ülkeye karamsar bir açıklama yapmak için televizyona çıkıyor, muhalefet lideriyse destek vermekten başka bir şey yapmıyor. Meclis, aktif olabildiği ölçüde, sadece rutin işlerini yapıyor gibi görünüyor. İnsanlar evlerinde mahsur kaldılar ve kavgaları da evlerin içinde sınırlı kaldı. Ulusal birlik hükümeti konuşmaları dolanıyor. Her zamanki gibi siyaset ortadan kayboldu.

Siyasetin askıya alınmasının kaynağı tabii ki bu değil. Asıl sebebi, altındaki çiğ bir şeyi ortaya çıkarmak için siyasetin hayati katmanının soyulmuş olmasıdır. Siyaseti, demokratik destek adına farklı partiler-arası bir rekabet olarak görmeye başladık. Siyaset kimdir ve nedir? Buna odaklanıyoruz: Oylarımızın ardındakiler kim?  Bize neler sunuyorlar? Bundan fayda sağlayanlar kimler? Seçimler, bu tartışmaları açıklığa kavuşturan yollardır, biz de böyle görürüz. Aslında “nasıl olacağı” sorusu her demokrasi için çok daha önemlidir: Bizim hükümetlere verdiğimiz olağanüstü güçleri nasıl kullanacaklar? Ve kullandıklarında biz onlara nasıl karşılık vereceğiz?

Bu sorular siyaset kuramcılarının kafasını her zaman meşgul etmiştir ama artık bu kadar teorik değiller. Mevcut krizin gösterdiği politik varlığın temelini oluşturan gerçek, bazı insanların diğerlerine ne yapmaları gerektiğini söyleyebilecek güçte olmasıdır. Tüm modern politikaların merkezindeki şey, kişisel özgürlük ile kolektif seçim arasında bir ödünleşimdir. Bu, ülkenin gerçek bir iç savaşla parçalandığı 17. yüzyıl ortalarında, filozof Thomas Hobbes tarafından tanımlanan Şeytan’la pazarlıktır. (Faustian Bargain, T.Hobbes)

Pandemi küresel bir fenomen olmasına rağmen, etkisi çok büyük ölçüde hükümetlerin kendi içlerindeki bireysel kararlarıyla şekillenir.

Hobbes’un bildiği gibi; politik hükümdarlığın uygulaması, vatandaşların yaşam ve ölüm hakkına sahip olmak demektir. Bu gücü birine biz veririz; çünkü kolektif güvenliğimiz için ödediğimiz bedel olduğuna inanırız. Fakat bu aynı zamanda, tamamıyla kontrol edemediğimiz bu insanlara ölüm-kalım kararımızı da emanet ettiğimiz anlamına gelir.

Birincil risk, alıcı taraftakilerin söylenenleri yapmamasıdır. Bu noktada sadece iki seçenek var. Ya devletin elindeki zorlayıcı güçlere itaat etmek zorundayız ya da Hobbes’in gerçekleşmesinden en çok korkmamız gerektiğini söylediği sonucu kabul etmeliyiz: Siyasetin yıkılması.

Siyasi liderlerini, demokraside yaptıkları hatalardan dolayı cezalandırmak için tek lüksümüz bir sonraki seçimleri beklemektir. Ama basit bir hayatta kalma meselesi söz konusu olduğunda bu, maalesef yeterli bir teselli olmaz. Böyle bir koşulda da zaten bu, sözde bir ceza maiyeti taşımaz. Siyasetçiler işlerini kaybedebilirler, ancak bunların çok azı yoksullukla karşı karşıya kalır. Bizim ise hayatlarımızı kaybedebiliriz.

Siyasi seçimlerin çiğliği, çoğunlukla fikir birliğine ulaşmak için demokratik bir tahakküm tarafından gizlenir ama bu hep böyle sürmez. Hükümet, kararları, sağduyulu tavsiye diliymiş gibi göstermek adına elinden gelen her şeyi yapar. Sağlam yargılara varabilmeleri için hep halklarına güvendiklerini söylerler. Avrupa’nın diğer ülkelerinin deneyimleri gösteriyor ki kriz derinleştikçe keskin ve acı gerçekler daha açık hale geliyor. Evlerinde kalmaları için seçmenlerine bağıran İtalyan belediye başkanlarının görüntülerini izleyin. “Bana ya da diğer partiye oy verin” cümlesi rutin demokratik söylemlerdir ama “bunu ya da şunu yapın!” demek kaba bir demokratik siyasettir. Bu noktada, politikanın herhangi bir türüne pek benzemiyor.

Bu kriz, başka ağır gerçekleri ortaya çıkardı. Ulus devletler gerçekten önemlidir; fakat hangisi tarafından yönetiliyor olduğumuz kadar önemlidir. Pandemi, küresel bir fenomen olmasına rağmen, ayrıca birçok farklı yerde benzer şekilde deneyimlenmesinden dolayı, hastalığın etkisi büyük ölçüde devletlerin yerel kararlarıyla şekillenir. Ne zaman harekete geçileceği ve ne kadar ileri gidileceği konusundaki farklı görüşler, aynı tecrübelere sahip iki ülke arasında bile farklılık gösterir. Kimin haklı ve kimin haksız olduğunu ancak bu süreç sona erdiğinde görebileceğiz. Şimdilik hepimiz kendi ulusal liderlerimizin insafına kalmış durumdayız. Bu Hobbes’in bizi uyarmış olduğu bir diğer noktaya işaret eder: Siyasi  merkezlerin hiç birinde keyfilik unsurundan kaçınmak mümkün değildir. Yargıların hepsi  siyasetçilerin şahsi keyfiliğidir.

Demokrasiler tecrit durumlarında, diğer siyasi rejimlerle ortak yönlerini açığa çıkarırlar: Sonuçta burada siyasi güce ve düzene ihtiyaç vardır. Bir taraftan da temelde ortak olmayan yönlerini görürüz. Bu tarz meseleler demokrasilerin daha hoşgörülü, kibar ve nazik oldukları alanlar değildir, deneyebilirler ama bu uzun sürmez. Demokrasiler normalde sert seçimler yapmakta zorlanırlar. Şufa hakkı, yani bir problemi akut hale gelmeden çözebilme yeteneği, hiçbir bir zaman demokratik bir güç olmamıştır. Başka seçeneğimiz kalmayana dek bekleriz ve sonra adapte oluruz. Bazıları telafi edebilme konusunda diğerlerinden daha iyi olsa da demokrasiler ancak böyle bir hastalık eğrisinin arkasından yola koyulacaktır.

Çin gibi otokratik rejimler bile mecbur kalana kadar krizlerle yüzleşmekte zorlanıyor, ve şu bir gerçek ki demokratik toplumlardan farklı olarak, işlerine geldiği ölçüde kötü haberleri uzun süre örtbas etme kabiliyetine sahipler. Ancak bir eylem planı kaçınılmaz hale geldiğinde çok daha ileri gitme kabiliyetine de sahipler. Çin geniş çaplı bir tecrit uyguladı, şufa hakkını acımasızca kullanarak hastalığı kontrol altına almayı başardı. O halde tüm demokrasiler, aynen 20. yüzyılın savaş döneminde olduğu kadar acımasız olma yetisine sahiptir.

Fakat savaşlarda karşımızda bir düşman vardır. Şimdi salgın bir hastalık, gündelik enfeksiyon ve ölümler var karşımızda, bu durumda demokratik siyaset bir tür gölge boksu yapar: Devlet hangi organlarının gerçekten tehlike altında olduğunu bilmiyor.

Bazı demokrasiler daha hızlı uyum sağlamayı başardılar: Güney Kore’de hastalık, kapsamlı izleme ve olası taşıyıcıların yaygın gözetimiyle ehlileştiriliyor. Ancak 2015’de Mers salgını ile başa çıktıkları için yakın zamanlı bir deneyime sahiplerdi ve vatandaşlarının kolektif hafızası bu rejime adapte olabilecek biçimde şekillenmişti. İsrail de birçok Avrupa ülkesine göre daha iyi iş çıkarıyormuş gibi görünebilir fakat İsrail zaten kalıcı savaş haline hazır bir ülkedir. Daha önce uyum sağladığımız şeye uyum sağlamak kolaydır. Bilmediğiniz bir şey ilerlerken telafi etmek çok zordur.

Son yıllarda, yer yer küresel politikanın, teknokrasinin rakip formları arasında basit bir seçim olduğu görüldü. Bu, Çin’de tek partili devletle desteklenen bir mühendis hükümetidir. Batıdaysa, demokratik sistemin kısıtları altında faaliyet gösteren ekonomistlerin ve merkez bankalarının hükümetidir. Bu, geniş ve karmaşık sosyo-ekonomik sistemlerin nasıl yürütüleceğine ilişkin doğru seçimlerin ve teknik kararların yaratılacağıdır.

Fakat son birkaç hafta içinde başka gerçek daha ortaya çıktı. Nihai kararlar zorlayıcı gücün nasıl kullanılacağıyla ilgilidir. Bunlar sadece teknik olmayacak. Bazen keyfilik kaçınılmaz bir hal alır. Dahası, demokratik uyum ve otokratik acımasızlık arasındaki bu gücün kullanılmasındaki rekabet, tüm geleceğimizi şekillendirecek. Biz insanlar, yaklaşık 400 yıl önce Hobbes’in kaçmaya çalıştığı korkutucu ve şiddet dolu dünyadan çok uzaktayız ama politik dünyamız hala Hobbes’un tanıttığı dünyadır.

©® Düşünbil (2020)

Yazar: David Runciman
Çeviren: Lara Şahin
Çeviri Editörü: Elif Arslan
Kaynak:theguardian.com

Please complete the required fields.