20. yy’ın ilk yarısında oldukça etkili olan Mantıksal Pozitivizm akımı, deneyci geleneğin bir anlamda devamı olarak doğa bilimleriyle uyum içerisinde bir dünya görüşü ortaya atmayı amaçlamıştır. Bu görüş metafiziğin sorularına bilimsel cevaplar sunmak yerine onları anlamsız görerek reddetmeyi seçmiştir. Bu yazıda kökenleri Kant’a, hatta Lebiniz ve Hume’a dayanan analitik-sentetik ayrımının, mantıksal pozitivist felsefenin önemli bir temsilcisi olan Rudolf Carnap’ın metafiziğe karşı çıkışındaki önemi incelenecektir. (Carnap, 1932, 76-77)

Öncelikle, bir önermenin analitik ya da sentetik olması ne demektir?  Özetle, doğruluk değeri tamamıyla parçalarının anlamına dayanan cümlelere analitik; doğruluk değerinin saptanması için dünyadaki olgulara da bakılması gereken cümlelere sentetik cümle denmektedir. Rey (2017) (Carnap, 1942, 202-216) doğru olup olmadığını bilmek için dünyadaki olgulara bakılması gerekmeyen “Hiçbir bekar evli değildir.” ifadesi analitik cümleyi; doğruluğu dünyadaki olgulara da dayanan “Balıkesir, Bursa’nın batısındadır” ifadesi de sentetik cümleyi örneklemektedir.

Peki böyle basit bir ayrım nasıl olur da mantıksal pozitivizm gibi dev bir ekolün temellerini oluşturabilir?  Mantıksal pozitivizmin önde gelen isimlerinden Rudolf Carnap’ın görüşleri bu soruna ışık tutmaktadır. Carnap soruşturmalarımızı, iddialarımızı, olgulara dayalı olup olmamasına göre, iki gruba ayırarak incelemektedir. Olgulara dayalı olanlar, bilimin konusudur. Bilim, deney ve gözlemi temel alarak bu tür ifadelerin, iddiaların doğruluk değerini saptamayı amaçlar. Fakat, insan bilgisinin, entelektüel uğraşının sınırları içerisinde doğrudan deney/deneyim aracılığı ile bilgi sahibi olmadığımız matematik, mantık ve felsefe gibi alanların da bulunduğu düşünülürse, burada iki temel sorunla karşılaşmaktayız. Birincisi, nasıl hiçbir şekilde deney, gözleme başvurmaksızın sadece kâğıt üzerinde yapılan akıl yürütmelerle, evrende bulunan her şey için geçerli olduğu düşünülen matematiksel sonuçlar elde etmekteyiz?  (Hatta Fregeciler için, matematiksel doğrulara, sadece evrendeki nesneler değil akla gelebilecek bütün nesneler tabiidir. (Frege, 1953, 21)) İkincisi, felsefi sorunlar (sayıların, tümellerin varlığı; ahlaki, estetik yargıların temellendirilmesi vs.) dünya ile ilgiliyse nasıl oluyor da felsefe deneyi ve gözlemi temel almayan bir uğraş olarak karşımıza çıkıyor?

Mantıksal pozitivizm bu soruları cevapladığını iddia etmektedir. Kabaca, bilimin, gerçekliği modelleme sanatı olduğu düşünülürse, mantıksal pozitivizme göre modelleme yapabilmek için dil gibi çok temel bir araca ihtiyacımız vardır. Fakat bu araç dünyayı modelleme fırsatı sunarken, ilginç bir şekilde, kendi doğrularını da birlikte getirmektedir. Mesela, koşucularla ilgili bir bilimsel çalışma yapılırken, mevcut teoriye göre “koşucular sağlıklıdır” gibi dünyayla ilgili önermeler ifade edilebilir. Böyle bir önermenin doğruluğu koşucuların durumuna, yani olgulara bakılmaksızın bilinemez. Fakat, burada ‘koşan bir insanın vücudu o anda hareket eder” gibi tamamıyla “koşmak” ifadesinin kendisinden kaynaklanan önermelerle de karşılaşmaktayız. Böyle durumlarda, cümlenin doğrulu modellenen gerçekliğe değil, modelleme aracı olarak kullanılan dile bağlıdır. Mantıksal pozitivistlere göre aslında matematiksel önermeler de ikinci türdendir. Doğayı modellemek için seçilen bir dil olarak matematiğin, modellediği şeyden bağımsız olarak kendine özgü doğruları bulunmaktadır. Sonuç olarak, matematiksel doğruların seçilen dilin doğrularından başka bir şey olmadığı iddia edilmektedir.

Mantıksal pozitivistlerin bilimle uyumlu bir dünya görüşü için sorunlu olarak gördükleri diğer bir entelektüel uğraş olan metafizik hakkındaki görüşleri daha da ilgi çekicidir. Öncelikle, metafiziği, “zamanın doğası, uzam, varlık, zorunlu yasalar, nedensellik, soyut nesneler vb. gibi gerçekliğin en temel doğasına dair konularla ilgilenen” bir alan olarak tanımlayabiliriz. (Lowe, 2002, 2-3) Fakat, deney ve gözlemi temel kabul eden birisi bu soruşturmaları nerede yürütecektir?  Mantıksal pozitivistlere göre hiçbir yerde; çünkü, metafiziğin sorunları gerçek sorun değildirler. Bunlar, soruşturmalarımızı doğru sınıflandırmamaktan kaynaklanan illüzyonlardır. Carnap, bu durumu analizlerken varlık alanı ile ilgili soruları iki gruba ayırmaktadır. Birincisi belirli bir dil çerçevesi içerisinde yapılan varlık soruşturmaları; ikincisi ise bu çerçevenin dışında yapılan soruşturmalardır. Mesela, 3 ile 5 arasında doğal sayı olup olmadığı sorusu matematiksel bir çerçeve içerisinde anlamlı bir uğraştır. Fakat herhangi bir çerçevenin içerisinden sorulmayan, sayılar gerçekten var mıdır şeklindeki soru oldukça sorunludur. Ya da aynı şekilde, fizikalist bir dilsel çerçeve içerisinde, uzay-zamanın belirli bir noktasında belirli kriterleri sağlayan fiziksel nesnelerin olup olmadığı sorusu anlamlıdır. Fakat, ‘fiziksel nesneler var mıdır” sorusu, tıpkı matematik örneğinde olduğu gibi sorunludur. Bu ikinci türden sorular, metafiziğin sorularıdır. Öznelcilik, nesnelcilik, realizm, idealizm gibi anlaşılması ve doğrulanması çok güç olan metafizik öğretiler, felsefecilerin bu türden sorulara verdikleri cevaplardan doğmuşlardır. Ancak, Carnap’a göre metafiziğin yaptığı şey dilin kendisiyle ilgili olan sorularla, dilin modellediği olgulara dair soruları birbirine karıştırmaktan başka bir şey değildir. Mesela, fizikalist bir dil olguları modelleyebilmek için seçilmiş bir araçtır. Eğer aracın kendisiyle bu aracın modellediği gerçeklik karıştırılırsa, fiziksel nesneler var mıdır gibi tuhaf sorular ortaya çıkar. (Carnap, 1950, 20-21)

Sonuç olarak, Carnap’a göre dil modelleme aracı, dünya da kabaca modellenendir. Bütün bilimler, belirli bir dilsel çerçeve içerisinde belirli olguları modellemeye çalışmaktadırlar. Bu modellemeler, sayılar, fonksiyonlar gibi ifadeleri içerisinde bulunduran matematiksel bir dili; “acı”, “tatlı” vs. gibi ifadelerden oluşan fenomenal bir dili ya da “itme-çekme”, “kütle”, “enerji” gibi ifadelerden oluşan fizikalist bir dili araç edinebilirler. Bunu yaparken, modelleme aracı ile ilgili doğrularla modellenene dair doğrular birbirine karıştırılırsa metafizik ortaya çıkar ve “çekim kuvveti diye bir şey var mıdır” ya da “sayılar gerçekten var mıdır” gibi anlamsız sorularla karşılaşılır. Dolayısıyla, Carnap ve temsil ettiği ekole göre metafizik temelinde analitik ve sentetik önermeleri ayıramamaktan kaynaklanan yanılsamadan başka bir şey değildir.

Peki, metafiziğin soruları mantıksal pozitivistlerin belirttiği gibi gerçekten anlamsız mıdır?  Bu soruları anlamsız görmek bilimle uyumlu bir yaklaşım için tek seçenek midir?  Metafiziğin sorularını reddetmek yerine cevaplamayı seçen doğalcı bir metafizik geliştirilemez mi?  Ayrıca, modelleyen bir araç olarak dilin kendisi de dünyanın bir parçası değil midir?  Mantıksal pozitivistlerin dil ve dünya arasına çizdiği sınır gerçekçi midir? Bu sorular mantıksal pozitivistlerin öğrencileri tarafından soruşturularak 1950ler sonrası felsefeyi devrimsel bir şekilde dönüştürmüştür.

Kaynakça:
Carnap, R. (1932). The elimination of metaphysics through logical analysis of language. Erkenntnis, pages 60-81.
Carnap, R. (1942). Introduction to Semantics. Cambridge: Harvard University Press.
Carnap, R. (1950). Empiricism, semantics and ontology. Revue Internationale de Philosophie, 4(11):20-40. Frege, G.(1953). The Foundations of Arithmetic. Evanston: Ill., Northwestern University Press.
Lowe,E.J. (2002). A Survey of Metaphysics. Oxford University Press.
Rey, G. (2017). The analytic/synthetic distinction. In Zalta, E.N., editör, The Stanford Encyclopedia of Philosophy. Metaphysics Research Lab, Stanford University, winter 2017 edition.

Yazar: Tolgahan Toy

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.