Yaşamın bilimsel olarak ve kendi başına herhangi bir anlamı yoktur. Anlamı üreten, olayları yorumlayarak manalandıran insandır.

Diğer taraftan birey kendi iç sesi ile konuştuğu düşünsel alemini, diğer insanlarla olan ilişkilerini ve doğanın diyalektiğini üç farklı ilişki ve derinlik perspektifinden izlemektedir. Belirsizlik içerikli bu üç dünya arasında eş zamanlı olarak mekik dokuyan insan, varoluşunun anlam içeren bir karşılığı olmadığını fark ettiğinde anksiyete yani huzursuzluk ile tanışır. Boşluğun ve anlamsızlığın basitliği, basit olmayan bir takım paradoksal sorular üretir; sorular çoğaldıkça belirsizlik ve bağlı olarak endişe artar. Bu düzlemdeki anksiyete, kendini tekrarlayan nörolojik bir bulantıya benzemektedir.

Birey günlük yaşam dinamiği içerisinde önce düşünceleri, düşünceleri takiben de duyguları üretir ve davranışa dönüştürerek yaşam pratiğine geçirir. Çocukluktan itibaren yorum kalıplarını ebeveynlerinden başlayarak kopyalar, edimlerini sosyal çevresinin katkısı ile arttırarak bilişsel ve davranışsal düzlemde otomatikleştirir. Kendi ile pek de alakası olmayan tutumlar geliştirir. Ve ne yazıktır ki kişi, başkalarının değer ve düşüncelerine göre kendisine verdiği davranış notlarına göre, bireysel gerçekliğinden uzaklaşan varoluşsal formüller türetir. Örneğin mükemmeliyetçi bir ailenin çocuğu için başarılı olmak ile var olmayı eşleştirir, eş anlamlı hale gelebilir. Ya da ekonomik şartlar dolayısıyla köyden kente göçen dar gelirli bir ailenin evladı diğerleri tarafından kabul edilebilmek için en iyi olmayı tek seçenek olarak kendisine öğretebilir…

Böylece insan, başkalarının notlarına göre benliğine değer biçer hale gelir. Benlik değerini sanki diğerleri tarafından değiştiriliyormuş ya da buna mecburmuş gibi her gün, her olayda bir kez daha ve yeniden belirler. Yukarıdaki ‘’başarı = varoluş’’ örneğinden hareketle her başarısızlık yeni bir depresif sonuca yol açabilir, hayatın tek gerçek zaman birimi olan an bilinci gelecek kaygısı nedeniyle manasını yitirilebilir hale gelir. Sonuca ulaşmak da sonuca giden yola çıkmak da o yolda ilerlemek de tamamen anksiyete içinde manasızlaşır. Yaşam gerçeklikten uzaklaşarak eziyet halini alır.

Birey doğadan koptukça ve kendisine yabancılaştıkça daha çok endişe ya da kaygı içeren duyguları ve düşünceleri üretir. Anksiyete hislerini ve etkilerini giderecek olan panzehir aslında günlük yaşamın merkezine konacak olan, bireyin yetenek ve arzuları doğrultusundaki üretimidir. Oysa Ortadoğu’da birey olabilmek çoğunlukla ayıptır. Bu ve benzeri nedenlerle ve özellikle de ülkemizde ‘kendini gerçekleştirebilmek’ hayli zordur. Çünkü kişi genellikle kendini keşfetme sürecine geçmekten alıkonulur. Ne yapmak istediğini anlamayı hedefleyen bilinçli sorular yerine aslında içerisinde dayatmalar bulunan, ‘büyüyünce ne olacağını irdeleyen’ doktor, mühendis vb. çoktan seçmeli veya özellikle seçenekler dışına çıkmayı engelleyen, kapalı uçlu sorularla muhatap olmak durumunda bırakılmaktadır. Kişinin biricikliğini, özgünlüğünü ve ne üretmek istediğini önemsemek yerine ne olması gerektiğini empoze eden bu primitif yaklaşım biçimi, insanın doğal yeteneklerine dayanan azmini de maalesef köreltmektedir.

Dolayısı ile özellikle az gelişmiş ülkelerde yaşayan modern insan, toplumsal rollerin ve onların davranışsal gereklerinin baskısı altında ezilmektedir. Kapitalizmin insancıllıktan son derece uzak kalmayı tercih eden, öznel ve meta içerikli acımasız değerleri nedeniyle birey çoğunlukla kendini tanımak ve gerçek benliğini keşfetmek için gerekli olan cesareti gösterememekte ve uygun zemini bulamamaktadır. Ömrünün büyük çoğunluğunu yalnızca karnını doyurmak gibi temel ihtiyaçlarını karşılamak üzere ve endişe içerisinde geçirmektedir. Nitelikli eğitime ulaşamamakta, istisnalar dışında ‘Tabula Rasa’ üzerine koyabilecek düşünsel ve felsefi üretimlere kanalize olamamaktadır. Kendisi için özel olarak tasarlanan bu son derece sentetik ve fiktif ortamda ‘Post Truth’ sınırları içinden çıkamamakta, bilincine yerleştirilen laboratuvar ürünü tutum, değer ve inançlarına sıkı sıkıya sarılmaktadır. Hal böyle olunca ispatlı net gerçekleri bile, demagogların ağzından düşmeyen üst değer söylemlerinin altında kaldığı için görememekte ve kabul edememektedir. Dolayısı ile muhtemelen Jean Jacques Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi adlı şaheserinde belirttiği “kendini yönetebilen halkların yönetilmeye ihtiyacı yoktur” önermesi, az gelişmiş ülkeler ve insanları için ütopya olarak kalmaya devam edecektir. (1)

Haliyle endişe, modern çağ insanının kadim sorunudur. Buna karşın her sevimsiz tezin bir de umut veren bir anti tezi olabilir. Tıpkı “gerçek okulun toprak olduğunu, tabiat olduğunu; ancak içinde yaşanarak öğrenileceğini düşünüyorum. Kendime estetik ve ahlaktan başka hiçbir şeyi sınır koymadım” diyen, kendi ifadesi ile Köylü Ekrem’in video röportajında olduğu gibi… (2)

Dipnot:
(1) Rousseau, Jean-Jacques (2006). (Vedat Günyol, Çev.) İstanbul: İş Bankası Yayınları.(Orjinal yapıtın basım tarihi: 1762)
(2) Video linki: https://www.youtube.com/watch?v=qsFvBwEr14Q

Yazar: Emrah Yolaç

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.