Merak bizi bilgiye götüren bir araç mı olmalı yoksa bir süreç mi? Felsefe tarihinin en önemli kavramlarından biri olan ‘’merak’’a dair Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü hocalarından Prof. Dr. İlhan İnan’a kulak veriyoruz. Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği’nin aylık yayını Boğaziçi dergisinin Mayıs 2015 sayısına ‘’Merakın Felsefesi’’ konulu bir söyleşiyle konuk olan İlhan İnan’ın alanında yazılmış ilk kitap olan ve Routledge tarafından 2012 yılında yayımlanan The Philosophy of Curiosity adlı çalışmasını da içeren bu söyleşiyi Boğaziçi’nden Haberler sitesi okurları için yayınlıyoruz.

Öncelikle, merak alanında yaptığınız öncü çalışmalardan bahsedebilir misiniz?

İlhan İnan- Yaptığımız çalışmalarla Boğaziçi Üniversitesi’nin de dünyada tanıtımını yapıyoruz sanırım. Akademik felsefede merak konusundaki çalışmalarda birçok “ilk”i gerçekleştirdik. Bildiğim kadarıyla doğrudan merak konusunda dünyadaki ilk felsefe dersi benim 2005 yılında açtığım ders oldu ve ondan sonra öğrencilerim merak üzerine tezler yazdılar: Bilişsel Bilim (Cognitive Science) alanında dünyada ilk lisansüstü tezi Ahmet Subaşı yazdı, sonrasında Safiye Yiğit merak üzerine ilk felsefe tezini yazan kişi olarak tarihe geçti. Yüksek lisans öğrencim olan İrem Günhan çocuklar için felsefe eğitiminde merakın önemi üzerine bir yüksek lisans tezi yazıyor. Bu da bir ilk olacak. Benim de kitabım (The Philosophy of Curiosity, Routledge, 2012) felsefe tarihinde merak üzerine yazılmış ilk kitap olma özelliğine sahip. İki sene önce Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlediğimiz Curiosity: Epistemics, Semantics, and Ethics başlıklı konferans felsefe tarihinin merak üzerine gerçekleştirilmiş ilk uluslararası konferans oldu. Geçen ay öğrencim Safiye Yiğit ile birlikte Amerika’da merak üzerine bir konferansta konuşma yaptık, haftaya da Safiye ve İrem ile birlikte Maribor’da (Slovenya) konuşacağız. Üniversitemiz çok destek verdi, hem bölümüm, hem dekanlığımız, hem de rektörlüğümüz. Buradan üç yıldır süren Bilimsel Araştırma Projemizden aldığımız desteği de özellikle anmak isterim. Umarım gelecekte Boğaziçi Üniversitesi dünyada merak felsefesinin yeşerdiği yer olarak algılanacak.

 Merakı nasıl tanımlıyorsunuz, bu konuda kullandığınız yeni kavramlar var mı?

 Tanımlamıyorum, tanımlanabileceğini de sanmıyorum. Her şeyi tanımlamak mümkün değil. Özellikle duygu kavramlarını tanımlarken olsa olsa başka duygu kavramlarına başvurabiliriz. “Korku nedir?” diye sorsam şimdi çok doyurucu bir yanıt alamam; çünkü korku bence başka duygular aracılığıyla tanımlanabilir bir duygu değildir. “Primitif” diyebileceğimiz bir duyguysa, bir tanım getiremeyiz; olsa olsa açıklamalar getirebiliriz, değişik durumlarda nasıl ortaya çıkıyor ona bakabiliriz. O yüzden ben merakın bir tanımı olduğunu düşünmüyorum, primitif bir duygu olduğunu düşünüyorum; ama literatürde, sözlüklerde, felsefe tarihinde ve psikolojide genellikle merak “bilme isteği” şeklinde tanımlanıyor. Ben bu tanımın yeterli, hatta doğru bir tanım olduğunu düşünmüyorum. Her bilme arzusu ya da isteğinin olduğu durumda merak olmayabilir. Mesela üniversite sınavlarına hazırlanan bir lise öğrencisi kimya sorularını yanıtlayacağı kadar kimya öğrenmeyi isteyebilir. Peki, kimya bilimini merak mı ediyor? Etmeyebilir de. Yani, merak etme sadece bilme isteği değil, merak etmek için bilme arzusunun ötesinde bir şey olması gerekir. Ona da ben başka bir kavram bulamadığım için “ilgi” diyorum. Zaten Türkçede “merak” sözcüğü bazı kullanımlarında “ilgili” anlamına gelebiliyor. Bu durum Türkçeye özgü bir şey. Örneğin, İngilizcede merakın karşılığı olan “curiosity” sözcüğünün böyle bir kullanımı yok; ama biz “meraklı” sözcüğünü bazen “ilgili” anlamında kullanıyoruz. Mesela “klasik müziğe meraklı” dediğimizde bunu İngilizceye “curious” sözcüğünü kullanarak aktaramayız. Bunun dilimiz açısından güzel bir şey olduğunu düşünüyorum. Merak kavramının içerisinde demek ki ilgi kavramı da var. İlgilendiğiniz şeyleri merak edersiniz. Diğer yandan merakın oluşabilmesi için kişinin bilmediği bir şeyi zihninde temsil etmeyi becermesi gerekir. Bunun insana özgü çok önemli bir dilsel yeteneğe dayandığını savunuyorum. Bu amaçla (yakında Türkçe olarak da basılacak olan) The Philosophy of Curiosity (Routledge, 2012) adlı kitabımda teknik bir kavram geliştirdim. Dil felsefesi ve bilgi felsefesinin kesiştiği yere ait bir kavram: “bilinmeyenin kavramlaştırılması”. Bunu gerçekleştirmek için kullandığımız kavramalara İngilizcede özel bir ad uydurdum: “Inostensible concepts”; Türkçede de “gösterimsiz kavram” diyorum. Zihninizde bilmediğiniz bir şeyi bir şekilde temsil edebiliyorsunuz; yani zihin önünde olmayan, bilmediği, ya da deneyimlemediği bir şeyi düşünebiliyor. Bu kavramı anlamak için geçmişimizi düşünme biçimimiz ile geleceğimizi düşünmemiz arasındaki farka bakabiliriz. Geçmişiniz şu anda önünüzde olmamasına karşın siz onu bellek yoluyla düşünebiliyorsunuz, geçmiş anılarınızı zihninizde canlandırabiliyorsunuz;  geçmiş olmuş bitmiş, yine de bunu zihninizde canlandırıyor, temsiline ulaşıyorsunuz. Ancak bizler geleceğimizi de düşünebilen varlıklarız; bir anlamda henüz gerçekleşmemiş, olmamış bir şeyi düşünmüş oluyoruz bunu yaptığımızda. Çoğunlukla da gelecek bilinmediğine göre, hatta belki de bilinemeyeceğine göre, geleceğimizi zihnimizde temsil ettiğimizde bilmediğimiz, deneyimlemediğimiz bir şeyi düşünmüş oluruz;  geleceğiniz önünüzde değil, tecrübe etmediğiniz bir şey. Bunun gibi birçok örnek verilebilir.

Merakın olduğu her durumda zihin bir şekilde bilmediği bir şeyi temsil eder. İşte bu tür bilmediğiniz şeyleri temsil etme de dil aracılığıyla oluyor. Onun için merakı tanıyabilmemiz için bize sunduğu olanağı anlamak gerekiyor. Bunu da dil yoluyla “bilinmeyene gönderme yapmak” (“reference to the unknown”) olarak adlandırıyorum. Merak ile sorduğumuz her soruda dil aracılığıyla bilinmeyen bir şeye gönderim yaparız. Merak etme ile soru sorma arasında çok önemli bir ilişki var; ama o kadar da kolay kurulacak bir ilişki değil bu. Dediğim gibi merak ile sorduğunuz her soruda aslında kafanızda temsil ettiğiniz bilinmeyen bir şey var; o bilinmeyen şeyin arayışına çıkıyorsunuz. Felsefe tarihine baktığımızda felsefeciler, temsil etmeyi genellikle hep bilinen ya da tecrübe edilmiş şeylerin temsil edilmesi olarak ele almış ve hep bilgi problemini ön plana çıkarmış. Felsefe tarihinin en temel kavramlarından biri bilgidir; ama merak ihmal edilmiş, ikinci plana atılmış. Ben de diyorum ki biz sadece bildiğimiz şeyleri değil, bilmediğimiz şeyleri de dil aracılığıyla kavramlaştırabiliyoruz.  Bu sayede merak edebiliyoruz, soru sorabiliyoruz, bizi biz yapan çok önemli bir özelliğimiz bu.

Felsefi merak kavramını açar mısınız?

“Felsefi merak” derken bir felsefe sorusu ile dile getirilebilen türde bir merakı kast ediyoruz. Bunun çok özel bir merak türü olduğunu düşünüyorum. Bu konu bir sonraki kitap projem. Felsefi soru ve felsefi soru sorarak duyulan merak çok özel bir merak türü. “Yaşamın anlamı nedir?”, “Nasıl yaşamalı?”, “Bilgi nedir?”, “Aşk nedir?”, hatta “Hangi sorular iyi sorudur?” türünde sorular felsefenin en temel, başlangıç sorularıdır. Bu tarz sorulara aslında aşinayız ve bazen cevapları da çok iyi bildiğimizi sanıyoruz. Felsefe, o çok iyi bildiğimizi düşündüğümüz kavramların aslında o kadar da iyi bilmediğiniz şeyler olduğunu gösterir ve merak uyandırır. Belirli bir felsefi düşünce ile “Bilgi nedir?”, “Yaşam nedir?”, “Ölüm nedir?” gibi soruları sorabiliyorsunuz. Bu merak türünü bu denli özel kılan bir durum bu tür felsefi soruların “açık sorular” olması;  yanıtları bir türlü bulunamıyor, sunulan yanıtlara da hep birileri karşı çıkıyor. Belki de bu soruların mutlak yanıtları yok. Peki, eğer bu soruların yanıtı yoksa biz neyi merak ediyoruz? Yanıtı olmayan bir soruyla sorulmuş olan bir soru ne işe yarar? Merakın ve soru sormanın değerini hep ulaşılacak bilgide aramışız; belki burada yanılıyoruz. Zaten merakla ilgilenen çok az sayıda felsefeci bulunuyor, onlar da merakın asıl değerini bizi bilgiye götürmesi açısından ele alıyorlar; merakı hep bir araç olarak görüyorlar. Ben merakı her durumda araç olarak görmüyorum. Bizi bilgiye götürmese bile, soru sormaya devam etmekle bir sürü deneyim yaşadığımızı ve o deneyimlerin önemli olduğunu düşünüyorum. Öncelikle merak bizim bir şeye yoğunlaşmamızı sağlıyor. Bir hedef koyuyoruz; o hedef yapay bir hedef de olabilir, varılmayacak bir hedef de olabilir. Ama aslolan hedefe varmak değil, o hedefe ulaşma çabamızın kendisi. Bunu anlamak için şöyle bir durum düşünün: bütün isteklerimizin giderilmiş olduğu bir dünya olsun, Ütopya, şöyle bir problem çıkacak o zaman: artık yaşayacağımız, uğruna savaşacağımız hiçbir şeyimiz olmayacak, her şey bitmiş olacak. Merakın giderilmesi de öyle. Merakı bizi bilgiye götürecek bir araç sanıyoruz. Her şeyi bildiğimiz bir dünya iyi olur muydu? Benim görüşüm iyi olmayacağı yönünde. Ben her şeyi bilmemekten mutluyum; merak etmek bir şekilde yolda olmak gibi bir şey. Önemli olan o yürüyüş. O yürüyüşü daha anlamlı kılmak için buradan şuraya kadar yürüyeceğim diyorsunuz ve o zaman yürüyüşe daha çok odaklanıyorsunuz.

 Antik felsefede merakın kökeninde hayranlık duygusu yatıyor

Merak etmek felsefenin başlangıç noktası iken neden bu kadar ihmal edilen bir konu olmuş?

İnanın bu soruya doyurucu bir yanıt bulamadım. Bir şeyler söyleyebiliyorum; ama hiçbiri hâlâ beni tam olarak doyurmuyor. Merak üzerine felsefi açıdan ciddi olarak ilgilenmeye ilk başladığımda “Merak Felsefesi” adlı bir yüksek lisans ve doktora dersi açtım. İlk defa o zaman felsefe literatüründe, felsefe tarihinde merakla ilgili ne var ne yok toplamaya çalıştım ve işte o zaman ne kadar az şey olduğunu gördüm. Bu kadar önemli gibi görünen bir konu üzerine felsefeciler neden çalışmamışlar diye çok şaşırdım. Çok ilginçtir, en azından felsefenin başlangıcı olarak görülen Antik felsefede Platon’un bir diyaloğunda, Sokrates, tüm felsefe “thauma” ile başlar, diyor ve “thauma” Türkçeye “merak” ve bazen “hayret”, İngilizceye de çoğunlukla “wonder” şeklinde çevriliyor. Baktım, bir kavram kargaşası var. Onun üzerine Yunanca “thauma” kavramını biraz deşmeye çalıştım. Daha sonra Aristoteles de Metafizik’in başında “Tüm insanlar doğaları gereği bilmeyi isterler, bilme arzusundadırlar,” diyor. Ondan sonra Platon’un söylediğini tekrar ediyor ve bütün felsefe “thauma” ile başlamıştır diyor. Antik dönemdeki “thauma” kavramını bugün anadili Yunanca olan birine sorsanız “merak” diye değil, “mucize” ya da “hayret uyandıran”  diye çevirir. Ama “Bütün felsefe hayretle başlamıştır” düşüncesi kulağa doğru gelmiyor; çünkü hayret edilgen bir duygu. Ancak Aristoteles ve Platon’un  “thauma” kavramını kullanımlarında bir değer yargısı da bulunuyor. Türkçede bunu en yakın karşılayan kavram, hayranlık. Yani “thauma”da hem hayret var hem de hayranlık; örneğin bir doğa olayı hem hayret hem de hayranlık uyandırabilir. Hayranlık duygusu hayret duygusundan entelektüel olarak bir nebze daha ileri bir duygu; çünkü içinde değer kavramını barındırıyor. Hayran olduğunuz şeyi bir şekilde iyi bir şey olarak görüyorsunuz. O anlamda bir değer yargısı barındırıyor içinde; ama felsefeyi başlatmak için hayret ve hayranlık duyguları bence yetmiyor. Onun için ben Antikçağdaki, felsefeyi başlatacak motive gücün hayret ve hayranlık duygularıyla açıklanabileceğini düşünmüyorum, bunlar yetersiz kalacaktır. Dolayısıyla “thauma”nın üçüncü bir parçası olması gerekir; işte bu da meraktır.

Merak, bizi harekete geçirebilen bir özelliğe sahip. Bundan dolayı “thauma”yı, Aristoteles’in ve Platon’un kullandığı bağlamda,  hayret, hayranlık ve merakın karışımı bir duygu olarak görüyorum. Dolayısıyla, eğer merak duygusu “thauma” kavramının içinde gizliyse o zaman Batı felsefesinin kurucuları felsefenin merakla başlamış olduğunu dolaylı olarak söylemiş oluyorlar. Peki, neden bundan sonra felsefeciler merak üzerine çalışmamışlar? Bu bir tarih sorusu; ampirik bir soru ve üzerinde bayağı çalışma yapmak gerekiyor. Bazıları diyorlar ki merak küçümsendi, ayıp bir şey, günah olarak görüldü. Örneğin; Ortaçağ’da fazla meraklı olmak, fazla bilgi edinmeye çalışmak bir şekilde Tanrı’nın yerine geçmeye çalışma çabası olarak görüldü. (Bu görüş için özellikle Augustin’in kitaplarına bakabilirsiniz.) Bazıları merak üzerine çalışılmamasını buna yoruyor. Bu arada İslam felsefesi de var. Demin bahsettiğim iki kavram (hayret ve hayranlık) İslam felsefesinde de çok geçen ve üstünde durulmuş kavramlar; ama merak pek ele alınmıyor. Yani, hayret ve hayranlık üzerine çalışmalar var; merak üzerine az. Thomas Hobbes, insanları diğer hayvanlardan ayıran iki özelliğin akıl ve merak olduğunu söylüyor; ama ondan sonra merak üzerine pek fazla bir şey söylemiyor. Felsefe tarihinin modern dönemdeki en önemli filozoflarından olan David Hume, felsefe tarihinde 20. yüzyıla gelene kadar, bir kitabında bir bölümü tamamen meraka ayırmış belki de tek filozoftur. Merakı çok öven bir bölüm bu; merak etmeyi avcılıkla ilişkilendiriyor; ama yemek için değil, zevk için avlanmaya benzetiyor. Orada önemli olan hedefe ulaşmak değil, avcılık serüveni içerisinde duyulan hazdır, diyor. Tabii bu örnek hayvan hakları açısından günümüzde pek hoş karşılanmayabilir; ama düşünce önemli olan. Ondan sonra 20. yüzyıla geliyoruz ve yine merak üzerine yine çok az şey olduğunu görüyoruz. Psikologlar ilgilenmiş ama felsefeciler ilgilenmemiş. Ben, kitabımı 2012 yılında yayımladım. Bildiğimiz kadarıyla felsefe tarihinin merak üzerine yayınlanmış ilk felsefe kitabı oldu.

 Pekiyi, siz bu alanda çalışmaya nasıl yöneldiniz?

 Felsefe ile ilişkim iki koldan başladı. Yaşam felsefesi ve etik sorulara çok ilgim vardı. Yaşamın anlamı üzerine özellikle çok ilgileniyordum ve bunun felsefecilerin tartıştığı bir konu olduğunu biliyordum. Mühendislik öğrencisiydim. Albert Camus’nün Sisifos Söyleni, benim başucu kitabımdı. İkinci olarak felsefe ile olan ilgimse dille ve bilgiyle ilgiliydi. O zamanlar dil aracılığıyla nasıl düşünüyoruz ve özellikle de dil aracılığıyla bilmediğimiz şeyleri nasıl düşünüp nasıl soru soruyoruz meselesiyle ilgileniyordum; ama onu merak ile ilişkilendirmemiştim. Dil-düşünce-dünya ilişkisinde bilgi, bilme kavramı çok önemli; ama bilgiye bizi götüren merak da bir o kadar önemli. Beni merak konusuna yönlendiren bilinmeyeni düşünebilme yeteneğimizin çok ilginç bir şey olduğunu fark etmem oldu. Bilinmeyeni dil aracılığıyla nasıl düşünebiliyoruz? Mesela hayvanlarla insanlar arasındaki ayrımı bilgi türünden yapabilirsiniz; ama hayvanların bugün artık hiçbir şey bilmediğini söylemek, bu kadar çalışmanın sonucunda bana çok doğru gelmiyor. Hayvanlar da çok şey biliyorlar, özellikle algısal bilgileri çok geniş. Bazen bazı konularda bizden daha iyi hatta ama hayvanlarda eksik gibi görünen şey bilinmeyenin kavramlaştırılması. Yani biz bilmekle kalmıyoruz, aynı zamanda bilmediğimizin farkına varabiliyoruz. Bilmediğinin farkına varma kavramı felsefe tarihinde var tabii; ama bunu merakla ilişkilendirmemişler. Ben, bildiklerimizle değil de bilmediklerimizle biraz kendimizi anlamaya çalışalım diye düşünüyorum.

İnsan, gündelik hayatta da birçok konuyu merak ediyor. Bunlar arasında sizce bir değer sıralaması, hiyerarşi kurmak mümkün mü?

 Çok zor bir soru ve felsefi bir soru bu sorduğunuz. Merak kişiden kişiye, bağlama göre değişiyor olabilir. Kimi insanlar için merak etmeleri iyi olacak şeyler başka insanlar için iyi olmayabilir. Bir fizikçi bir problemi çözmeye çalışırken “Higgs Bozonu gerçekten var mı?” diye merak edebilir ve onun o yaşam bağlamı içerisinde bu çok iyi bir soru olabilir; ama fiziğe ilgisi gelişmemiş bir lise öğrencisinin “Higgs Bozonu var mıdır?” sorusunu sorması öncelikli bir soru olmayabilir. Dolayısıyla insanların bağlamına göre neyi merak etmesi gerektiği de değişiyor olabilir. Öte yandan, “Neyi merak etmeli?”  sorusu bizi “İyi soru nedir?” sorusuna getiriyor. Merak bana göre her zaman dile getirilebilir bir şeydir; merakın olduğu her durumda bunu dile getirecek bir soru bulabiliriz. Dolayısıyla “iyi merak” ile  “iyi soru” denk geliyor. İyi soru sormak da duruma göre değişen bir şey. Herkesin hayatında farklı olacaktır. Tabii ki bazı ortaklıklar bulunuyor: “Ben ne yapıyorum?”, “Nereye gidiyorum?”, “Nasıl bir hayatım olsun istiyorum?”,  “Kimlerle arkadaşlık etmeliyim?”, “Annemle babamla ilişkimi ne kadar yakın, ne kadar mesafeli tutmalıyım?”, “Ne zaman evden ayrılıp kendime bir yaşam kurmalıyım?”, “Hemen mi yoksa daha sonra mı evlenmeliyim?” gibi soruları sormayan birisi yaşamına yön veremeyecektir. Dolayısıyla bu tür soruların belirli bir yaşa geldiğimizde çok önemli şeyler olduğunu düşünüyorum. Kendi yaşamımıza, kendi geleceğimize yönelik sorduğumuz soruların belki de en yoğun merak içeren türde sorular olması gerekir; çünkü meraktan motivasyon çıkar. Siz yaşam coşkusuna ne kadar sahipseniz, kendi geleceğinize yönelik sorduğunuz sorular da o kadar güçlü merak içerecektir diye düşünüyorum. Nasıl bir yaşam iyi bir yaşamdır? Bunu, insanların merak etmesi bu toplumu daha güzel ve daha anlamlı kılacaktır.

Merak insanın başkasına değil kendisine soru sormasıdır

Merakla eleştirel düşüncenin bir bağı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bence, merakın en büyük düşmanı dogmatizmdir. Dogmatizmi açık fikirliliğin karşıtı olarak görüyorum; belirli bir konuda inancınızın hiçbir şekilde sorgulanmaması durumudur ve karşı birtakım veriler varsa bile siz o inancınızı sorgulamak istemiyorsanız bu merakı öldürür. Her şeyi merak edebilir miyiz? Örneğin dindar bir insan bir sürü şeyi merak edebilir; ama Tanrı’ya olan inancını sorgulamadığı takdirde Tanrı gerçekten var mıdır diye merak edemez. Aynı şeyi bir ateist için de söyleyebilirim. Dogmatizm her görüşte ortaya çıkabilir. Hatta “Dogmatik olmayalım,” derken bile kişi dogmatik olabilir. “Eleştirel düşünce” dediğimiz şey aslında dogmaları sorgulamak ve onları dogma olmaktan çıkarmak olmalı. Merak ederek ve eleştirel düşünce dediğimiz akıl yürütmeyle varılan bir sonuca inanmanın daha değerli bir inanma türü olduğunu düşünüyorum.

Bu anlamda merak öğretilebilir bir şey mi?

Merakın öğretilebilir bir şey olduğunu sanmıyorum. Merak etmek primitif dediğim zihinsel bir durum; herkes kendi içinden biliyor, tanıyor merakı. Hepimiz merak ettiğimiz anı kafamızda yakalayabiliriz aslında; çünkü tıpkı korkuyu, sevgiyi bildiğimiz gibi merak etmenin de nasıl bir şey olduğunu içeriden biliyoruz. Bunun eğitim yoluyla öğretilebilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. Olsa olsa merakın yeşermesini sağlayacak ortamlar yaratabiliriz. Bazen (hatta belki de çoğunlukla) eğitim, bırakın merakı yeşertmeyi, tam tersine öldürüyor. Soru sormak öğretilebilir. Ama merakla soru sormalarını sağlamak gerekir. Çocuklara soru sorun bol bol diyebilirsiniz; bunu eğitimin bir parçası haline getirebilirsiniz. Ancak kişinin soruyu başkası için değil kendisi için merakla sorması gerekir. Onun için merak, insanın başkasına değil de kendisine soru sorması olarak algılanabilir; ama her kendi kendine soru sorma edimi da merak değildir. Merak için kendi kendinize soruyu belli bir ilgi ve heyecanla sormanız gerekir. Merak, insanın içini gıdıklar. Yani merak ettiğiniz zaman içeride bir şey olur; tıpkı âşık olduğunuz zamanki gibi bir şeydir. Onu ancak içeriden bilirsiniz; dışarıdan kimse bunu tanımlayamaz. Dolayısıyla merak, insanın kendi kendisine ilgiyle, heyecanla ve içi gıdıklanarak soru sormasıdır. Eğitim kişinin içindeki merakın yeşermesine katkıda bulunabilir. Bir de tabii işin dil boyutu var: merakın sınırları dilin sınırlarıdır; dil gelişmeden merak gelişemez. Burada dil derken, güzel konuşmaktan, ya da birçok dil bilmekten söz etmiyorum; çok sayıda iyi kavrama sahip olmak gibi bir şeyi kastediyorum. Eğitim dilin gelişmesine katkı sağlar ise, dolaylı olarak merakı da yeşertebilir; ancak dediğim gibi ilgi ve merakın ortaya çıkacağı ortamlar yaratmalıdır bunu gerçekleştirmek için. Meraka dayalı bir eğitimin öğrencilere katacağı bilgi de daha değerli bir bilgi olacaktır.

Çocuklarla yaptığınız çalışmalardan bahsedebilir misiniz?

Geçmişte çocuklar hakkında felsefe yapamayacakları yönünde çok yanlış varsayımlar vardı. Özellikle Lipman’ın “Philosophy for Children” (Çocuklar İçin Felsefe) akımı ilkokul düzeyinde felsefe eğitiminin nasıl yararlı olacağını fazlasıyla kanıtladı. Bizim yaptığımız çalışmalarda ilkokul birinci sınıfta bile, eğer yerinde bir bağlam ve dil kurulursa, çocuklarda merak uyandırmanın ne kadar kolay olduğunu görebiliyorsunuz. Onlara soru sorduracaksınız, ancak tabii siz de hoca olarak hazırlanacaksınız, iyi sorular hazırlayacaksınız ve onları da iyi bir bağlamda soracaksınız, sorularla onlarda merak uyandıracaksınız. Merakın olması için ilginin olması gerekiyor. Yani çocuğun bu soruları kendi yaşamında değer verdiği bir şeyle ilişkilendirmesi gerekiyor. Onu yaptığı zaman çocukta merak oluşuyor. Bundan üç yıl kadar önce bir özel okulda iki yüksek lisans öğrencim çocuklar için felsefe derslerine girmeye başladı. Daha sonra ben de bir kez katıldım, açıkçası bunun öncesinde bu fikir bana çok romantik geliyordu. Güzel olduğunu düşünüyordum; ama ilkokul düzeyinde çocuklarla felsefe bir yere varır mı diye kuşkuluydum. Sınıfa girdiğimde ise, bunun ne kadar yararlı olabileceğini gördüm. Şimdi, amacımız bunu, bu özel okulun dışında başka okullara da yaymak. Bu işe ilk başlamış olan eski tez öğrencilerim olan Berrak Buhara ve Pelin Ataman çocuklarla felsefe çalışmalarında çok deneyim kazandılar; İrem Günhan de derslere yeni katılmaya başladı ve bir yandan da konu üzerine araştırma yapıyor ve benimle bir yüksek lisans tezi yazıyor. Çocuklarla felsefe dersleri yaparken onlara büyük filozofların kuramlarını falan öğretmiyoruz, onlarda merak uyandırıp felsefi sorgulama yeteneğini geliştirmeyi amaçlıyoruz. Ancak bu eğitimin yaygınlaştırılması için maddi destek gerekiyor, bu alanda çalışan yüksek lisans ve doktora öğrencilerimizin başka işlerde çalışmak zorunda kalmamaları için destek almaları gerekiyor. Onun için bu konuda bir proje üretilip desteklenmesi gerekiyor. Böyle bir desteği henüz bulamadık.

İlgi alanımız genişledikçe merak ettiklerimiz artıyor

Merak, günümüzde bir yandan bilgiye ulaşmak konusunda değerli; ama öte yandan da fazla merak etmek tehlikeli olarak da görülüyor. Bu durumu nasıl yorumlarsınız?

Merak bir şekilde olumsuz bir duygu olarak algılanmış. Meraklı olmanın olumsuz olarak bir sıfat anlamında kullanılması sadece Türk toplumu için değil, birçok toplum için geçerli. Bu algı bir yandan, merakın insanların özel hayatına burnunu sokmayla karıştırılmasından geliyor.  Bu hâlbuki merakın yalnızca basit bir türü; merak edeceğin hiçbir şey kalmamış, komşunun ne yediğini merak ediyorsun. Komşu da rahatsız olabiliyor doğal olarak. İnsanın, ilgi alanı ne kadar geniş olursa, dili ne kadar gelişirse o kadar çok soru sorma olanağı artar, merak etme potansiyeli de o denli yükselir. İlgi alanınız ne kadar genişlerse merak potansiyeliniz de o kadar genişler. Yerel kültürde çok dar yaşam alanları oluşuyor. İnsanların merak edecek bir şeyleri kalmıyor. Sonra da gidip komşunun ne yediğini merak ediyorlar. Burada “suçlu”nun merak olduğunu sanmıyorum. Diğer yandan “fazla merak etmek zarar verir” düşüncesi de merakın değersiz bir şey olduğunu göstermez bence; olsa olsa bazı durumlarda merak etmekten daha önemli şeyler olduğunu gösterir. Bir yakınınız sizden acilen yardım beklerken, “Acaba Mars’ta su var mı?” diye merak ederseniz bu biraz garip olabilir; ama yine burada suçlunun merak etmek olduğunu düşünmüyorum.

 Haber: Şenay Çınar  /  Boğaziçi Dergi
Kaynak: haberler.boun.edu.tr

Please complete the required fields.