Başkalarının zihinlerinde olan biteni asla anlayamayacağımız, zira onların “kafalarının içine girmenin” mümkün olmadığı söylenir. Oysa kendi zihnimizi anlama kabiliyetimizden nadiren şüphe duyulur. “Kendi bilincinizle yaşadığınız için başka kimsenin anlayamayacağı şekilde ‘anlarsınız kendi zihninizi,” savının kanıtlandığı kabul edilir. Bu bir hatadır.

Platon’dan beri filozoflar, kendi düşüncelerinin doğası ile ilgili olarak sağduyudan gelen güveni, fazla tartışmaya girmeden kabul etmişlerdir. Deneysel sorgulamalarla değil ama içe bakışla en azından çok önemli bazı çıkarımların kesinliğinden emin olabileceğimizi savunmuşlardır. Bu çıkarımlar varoluş, ruhun özdeksizliği (ve belki ölümsüzlüğü), özgür irademizin farkında olmak, anlam ve ahlaki değerdir. Stone‘daki bir yazısında Gary Gutting, bu geleneğin çağdaş felsefede kendisini nasıl gösterdiğini şöyle açıklıyor: “Olağan deneyimlerimize anlam kazandıran ‘aşkın’ veya ‘mutlak’ bilincin” arayışı. Thomas Nagel da aynı yerdeki yazısında aynı kaynağa başvurarak bilimi gölgede bırakıyor.

İçe bakış, “aklın gözü”; kendisine doğrudan ve birinci elden erişime sahip olduğunu düşündüğümüzden, zihnin nasıl çalıştığını en iyi kendisinin gördüğüne, bazı durumlarda da tek otorite olduğuna dair bize güvence verir. Kendi zihnimizde olan biteni, deyim yerindeyse, içeriden bir gözle bildiğimizden çok eminizdir.

Ancak biliş ve davranış bilimlerinde yapılan araştırmalar, bu inancı gittikçe daha fazla baltalamaktadır. Biliş, duygu ve algı üzerinde deneysel çalışmalar yapan psikologların elde ettiği ve sezgilere ters düşen laboratuvar bulgularına dair haberler, basında hemen hemen her hafta yer bulmaktadır. Kendi bilinçli farkındalığımızın bize dayattığı beklentiler, varsayımlar ve ön yargılara tutarlı bir biçimde karşı çıktıkları için bu sonuçların çoğu dikkate değerdir.

Öyle ki, bilişsel bilim, beyin görüntüleme ve sosyal psikoloji alanlarında yapılan kontrollü deneyler; asıl dürtülerimiz, sarsılmaz inançların gerekçeleri ve duyularımızın doğruluğu konusunda ne kadar yanlış düşünebildiğimizi tekrar tekrar göstermiştir. Bu eğilim, Benjamin Libet gibi psikologların çalışmalarından önce başlamıştı. Libet, bir eylemi bilinçli olarak isteme duygusunun, eylemi gerçekleştiren beyin sürecinden sonra ortaya çıktığını göstermiş, 1980’lerdeki ilk keşfinden sonra bu sonuç yüzlerce kez yeniden elde edilmiştir.
Aynı tarihlerde İngiltere’de çalışan Doktor Lawrence Weiskrantz “kör bakış”ı keşfetti. Kör bakış, önce kör maymunlarda sonra da kör insanlarda keşfedilen, bilinçli bir renk algısı olmadan cisimleri renklerine göre ayırt edebilme yeteneğidir. Davranışların, farkında bile olmadığımız görsel bilgilerle yönlendirilebildiği çıkarımı, zihnin nasıl kandırılabildiğine ve zihnin kendi kendini kandırma yollarına dair çarpıcı örneklerden sadece biri.

Bu sırada felsefe, Decartes’ın Meditasyonlar‘da (1641) yazdığı gibi, kendi zihinlerimizin başka herhangi bir inançtan daha güvenilir olduğuna dair ısrarı örnek alarak, yüzyıllardır bunu üstelemektedir. Galen Strawson, Stone’da yeni yayınlanan bir makalesinde bu yüzyıllık kanıyı şöyle ifade ediyor: “Bilinçli deneyimin ne olduğunu biliyoruz çünkü yaşamak bilmektir: Bilinçli deneyim yaşamak, onun ne olduğunu bilmektir.” Şunu da yazıyor: “Nihayetinde içsel doğasını bildiğimizi iddia edebileceğimiz tek şey aslında bu.”

Felsefeden gelen bu güvencelere rağmen, deneysel bilim, içe bakış ve bilincin kendini tanıma yolunda güvenli temeller olmadığını gösteren etkileyici kanıtlar sunmaya devam ediyor. Kendileri ile ilgili bilgilerin de kaynağı olarak -insanı olan diğer her şey bir yana- içe-bakış ve bilinç, sık sık büyük yanılgılara düşmektedirler.

Buradaki hatayı görmek için, Decartes’ın yaptığı başka bir hatanın farkına varmamız gerekir: Diğer hayvanların da akıllarını kullandıklarını yadsımış olması. Jane Goodall’ın başlattığı primatoloji saha çalışmaları, insansı maymunların da “zihin kuramları” geliştirebileceğini göstermektedir. İnsansı maymunlar diğerlerinin gelecekteki davranışlarını (bazen de doğru bir şekilde) tahmin etmek için “zihin okuyorlar” . Psikologlar için zihin okuma, “diğer hayvanlar da davranış seçimlerine etki eden arzu ve inanç benzeri duygulara sahiptir,” demenin kısa yoludur.

Organizmalar evrim geçirirken belirli bir noktadan sonra kendilerini korumak için başkalarının tehdit oluşturup oluşturmadığını tespit etme ihtiyacı duymaya başladılar ve ardından tek başlarına elde edemeyecekleri sonuçlar için işbirliği yapma gereği duydular. Bu ortam, zihin okumanın seçilmesi yönünde etki göstermiştir. Bilişsel yeteneklerde meydana gelen değişim, bu adaptasyonu tesadüfen ortaya çıkarmamış olsaydı bizim gibi çelimsiz yaratıklar, devasa savan faunasında hayatta kalamazdı.

Zihin okuma, bizim elimizde bile, hiç mükemmel bir araç değil: Diğerlerinin davranışlarına (ve sözlerine de) güvenmek zorundayız. Başkalarının neye inandığını ya da ne istediğini kesin bir şekilde ve tam olarak bilemeyiz çünkü kafalarının içine giremeyiz. Dolayısıyla tahminlerimiz oldukça belirsiz ve sıklıkla yanlış olur. Diğer Darwinci adaptasyonlar gibi zihin okuma da bir “tasarım sorunu” için kusurlu, “kestirme ve kirli” bir çözümdür. Bu zihin kuramına sahip olarak adım adım besin zincirinin en tepesine çıkmayı başarmamız bile yeterince iyiydi. Bunu büyük ölçüde başarabildik çünkü zihin okuma yetisine sahip olduktan sonra, bu yetinin gerekli olduğu insan dili için de zemin hazırlanmış oldu.

FMRI araştırmaları, otizm çalışmaları ve bebeklerin “yanlış inanç” algısı üzerinde yapılan deneyler; zihin okumanın insan beyninde yeri nispeten belli bir modül olduğunu, doğuştan geldiğini, genellikle genetik nedenlerle bozulabileceğini ve bozukluğun bebek/çocuk büyürken teşhis edilebileceğini göstermiştir.

Daha da önemlisi kendi öz farkındalığımızın aslında zihin okuma yeteneğinin ta kendisi olduğuna dair güçlü kanıtlar bulunmaktadır. David Hume‘un dediği gibi, kendi içimize baktığımızda görüp görebileceğimiz tek şey görüntüler ve tek duyduğumuz şey sessiz konuşmalardır. Bu algılar (duygularla birlikte) bilinçlilik durumunun tüm içeriği, ne düşündüğümüzü çözme sürecinde içe bakışın kullanabileceği tek malzemedir. İçe bakışın kullandığı kaynaklar ile zihnin, başkalarının eylemlerini açıklamak ve tahmin etmek için yararlandığı kaynaklar bire bir aynıdır. İkisi de görme, işitme, koklama, dokunma (ve bazen de tatma) duyularından gelen duyusal verileri kullanır.

Tabii ki diğer insanların davranışlarında -akıllarından geçenlerle ilgili dışa vurdukları ile kıyaslanırsa- elimizde kendi arzu ve inançlarımızı anlamaya çalışırken başvurabileceğimiz çok daha fazla duyusal veri (gördüklerimiz ve duyduklarımız yerine görüntü ve sessiz konuşmalar) vardır. Kendi bildiğimiz yanılsamada kendi zihinlerimizin çok daha iyi olmasının nedeni kısmen budur. Fakat aradaki fark sadece veri miktarıdır, verinin niteliği ya da kaynağı değil. Kendi düşüncelerimize asla doğrudan erişemeyiz. İlk olarak Peter Carruthers’ın öne sürdüğü gibi öz farkındalık içe dönük zihin okumadan başka bir şey değildir.

Bunu nasıl biliyoruz? Hume bu soruya, “içe bakış öyle olduğunu söylüyor,” yanıtını verirdi. Ama deneyci bilim insanları buna inanmazlar. Kanıt isterler. Aranan kanıtların bir kısmı, özellikle, başkalarının davranışlarını açıklama ve tahmin etme konusundaki yetersizliklerinin yanında, kendi dürtülerinin farkında olma ve bunları ifade etme açısından da sınırları olan otistik çocuklarla yapılan ve ayrı bir zihin okuma modülünün varlığını çoktan tespit etmiş olan fMRI çalışmalarıyla elde edilmektedir. Şizofreni hastalarında hem başkalarının zihnini okuma hem de kendi zihnini okuma eksiklikleri olduğu görülmektedir. Bu kabiliyetler birbirinden ayrı olsalardı en azından bazı otistik çocuklarda ve şizofrenlerde bu kabiliyetlerden biri yokken diğerinin olması beklenirdi.

Kendi zihnimizi ve başkalarının zihinlerini aynı şekilde okuduğumuz gerçeği, bilişsel bilimin bilinç ve işler bellek ile ilgili şu çıkarımında açıktır: Hesap yapmak, karar vermek ve seçim yapmak için “zihinden hemen önce” kullandığımız ikili imgesel ve sessiz konuşma süreci. Psikologlar arasında bilinç ile ilgili en çok kabul gören kuram, bilinci çıkış noktası sadece duyu modaliteleri, varış noktası ise bu duyusal girdilere göre hareket eden “yönetici” -karar verme ve “duygusal”- hissetme sistemleri olan bir çeşit “küresel yayın” olarak tanımlıyor. Öz-bilincin elinde, başka insanların yaptıklarını ve yapacaklarını anlamak için kullandığımız duyusal verilerden başka malzeme yoktur.

Tüm bu keşiflerin neticesi, sadece felsefe için değil, biz insanlar için de büyük önem taşımaktadır: Birinci şahıs bakış açısı diye bir şey yoktur.

Kendi düşüncelerimize erişimimiz ile başkalarının düşüncelerine erişimimiz aynı derecede dolaylı ve hatalıdır. Kendi zihnimize ulaşmak için ayrıcalıklı bir kapı yoktur. Düşüncelerimiz eylemlerimizin, sözcüklerimizin ya da hayatlarımızın arkasındaki gerçek anlamı sunduğunda, söylediklerimizden ve yaptıklarımızdan, hatta düşündüklerimizden ve neden bu düşüncelere sahip olduğumuzdan asla emin olamayız.

Böylece filozofların düşünce ile ilgili, “düşüncenin düşünülmesiyle doğamız kendini gösterir, bilgilerimiz temellendirilir, özgür irade kazanırız, davranışlarımız ahlaki değer kazanır ve bunların hepsine güvenebiliriz,” gibi iddialarına meydan okunmuş oluyor. Ve bu tehdit, taraflı ve bilimsel bir dünya görüşünden kaynaklanmıyor. Bilişsel bilim ile sinirbilimin zihni ayrıntılı bir şekilde anlamasıyla ve anlatmasıyla ortaya çıkıyor.

Yazar: Alex Rosenberg
Çeviri: Burçin İçdem
Kaynak: The New York Times 

 

Please complete the required fields.