Yaşamlarımız çok büyük oranda sahip olduğumuz bilgilerin etrafında şekilleniyor. Örneğin; kimilerimiz kendilerinde bulunan, Tanrı’nın var olduğu bilgisi sonucunda ona dua ediyor veya bu doğrultuda bir yaşam sürdürüyor. Arkadaşımız hakkında edindiğimiz bilgiler ona olan tavır ve duygularımızda belirleyici rol oynuyor. Veya yağmurlu havalarda ıslanmamak için şemsiye taşımamız gerektiği bilgisi, bizi dışarıya çıkarken yanımıza bir şemsiye almaya yönlendiriyor (Bu bilgilerin bir kısmı daha nesnel, bir kısmı ise inanç kaynaklı ve daha öznel olabilir). Sahip olduklarımıza ek olarak, gündelik yaşantımızda edindiğimiz yeni deneyimler de mevcut bilgi dağarcığımızla etkileşime giriyor. Bunun sonucunda ya mevcut bilgilerimizi teyit ederek bilgilerimizin doğruluğuna olan güvenimizi sağlamlaştırıyor ya da eski bilgilerimizi güncelleyerek bakış açımızı değiştirebiliyoruz.

Peki, düşüncelerimizin, davranışlarımızın ve başkalarına aktardıklarımızın temelinde yer alan ve aslında bizi biz yapan bu bilgilere nasıl sahip oluyoruz? Yani bir bakıma kendimizi, başkalarını, varlığı, doğayı ve evreni nereden biliyoruz?

Bilgiye sahip olma şeklimizin irdelenmeye başladığı tarihler 17. yüzyılda Descartes’e kadar uzanmaktadır. Descartes’i takip eden dönemlerde de bu konuda pek çok fikir öne sürülmüştür. Felsefenin bu alanı, 19. yüzyılda “Epistemoloji” yani “Bilgibilim” olarak isimlendirilmiştir. Bu alandaki yaklaşımlardan bir tanesi Rasyonalizm yani Akılcılıktır. Rasyonalist filozof Descartes’e göre, bilginin kaynağı bizi yanıltma ihtimali olan duyularımız değil aklımızdır. Çünkü aklımız, biz doğduğumuzda hâlihazırda birtakım yetiler ve gerçekliğin bilgisiyle donatılmıştır; bize düşen ise bu gerçeklere uygun hareket ederek bilgiye ulaşmaktır. Örneğin; Descartes ünlü sözü “Düşünüyorum öyleyse varım” ile varlığımız hakkındaki bilgiye doğru ilkelerle düşünerek ulaşmamızın mümkün olduğunu ifade etmektedir.

Öte yandan; yine 17. yüzyıl düşünürlerinden olan John Locke, Deneycilik (Empirizm) yöntemini benimsemiş ve “Doğuştan bilgi yoktur” diyerek kişilerin doğduklarında üzerine henüz hiçbir şey yazılmamış olan boş bir levha yani “tabula rasa” olduğunu belirtmiştir (Öktem, 2003). Boş bir levha olarak dünyaya gelen insanın bilgiye ulaşması ise ancak duyumları ve daha sonra da deneyimleri aracılığıyla olacaktır.

Özetle; bu tartışmanın özündeki iki farklı düşünce biçimi şu şekildedir:

  • Doğduğumuzda birtakım bilgilere sahip olarak dünyaya geliriz, ancak bu bilgilere yeniden erişebilmek için akılcı yöntemlerle düşünmemiz gerekir.
  • Doğduğumuzda bilgi bakımından adeta boş bir levhayızdır ve levhanın üzerine yazılacakları ancak her birimizin özgün deneyimleri belirler.

Locke, deneycilik akımının bir temsilcisi olarak sahip olduğumuz bilgilerin kaynağının duyum ve deneyimlerimiz kanalıyla yaptığımız çıkarımlar veya sezgilerimiz olduğunu söylemektedir. Locke’a göre; bunun dışında kalan yani sezgi ve çıkarıma bağlanmayan her şey ya inanç ya da kanı olabilir, ancak bilgi olamaz. Eğer doğuştan bilgi diye bir şey olsaydı, bu bilgilerin küçük çocuklarda ve cahil olarak nitelendirdiğimiz insanlarda da olması gerekirdi (Öktem, 2003).

“Kendi varoluşumuz üzerine sezgisel, Tanrı’nın varoluşu üzerine çıkarımsal, başka herhangi bir şey için de ancak duyusal bilgimiz vardır -ki bu bilgi duyularımıza sunulmuş şeylerin ötesine gidemez” (Locke, 2013)

Aslında Descartes de doğru bilgiye ulaşma konusunda duyum ve deneyimlerin rolünü yadsımamakta ancak bunların güvenilirliğini sorgulamaktadır. Onu bu sorgulamalara iten şeylerden bazıları; herhangi bir anda rüya görüyor olabileceğimiz düşüncesi ya da rüyalarımızın da görüldükleri an içerisinde tıpkı gerçekmiş gibi algılanıyor olmalarıdır.

“Şimdiye dek en doğru ve güvenilir olarak ne öğrendimse duyulardan veya duyular yoluyla öğrenmiş ama zaman zaman bu duyuların aldatıcı olduğunu da yaşayarak görmüşümdür; oysa bizi bir kez bile olsun yanıltmış olan şeylere asla güvenmemek sakınganlık değildir. Kim bilir kaç kez rüyamda da burada olduğumu, giyinik olduğumu, ateşin karşısında olduğumu görmüşümdür, gerçekte çırılçıplak yatağımda yatarken!” (Descartes, Meditasyonlar)

Doğduğumuz andan itibaren boş levhalarına bilgi ve deneyimler ekleyen bireyler miyiz yoksa levhalarımızda yazanları anımsamak, bunlara yenilerini eklemek ve gerektiğinde güncellemek üzere mi yaşıyoruz? Bu soruya Locke, Descartes ve pek çok filozofun düşünüp bize aktardıkları da göz önünde bulundurularak çok çeşitli şekillerde yanıt verilebilir ve bunda hayata bakışımızın, öğrendiklerimizin, inanışlarımızın etkisi yadsınamayacaktır.

Bu yanıta giden yolda sorulabilecek bir soru da şu olabilir: Tamamen aynı genlere sahip olan ve tam anlamıyla aynı çevresel koşullara maruz kalan iki insan olsaydı bu iki insan aynı deneyimleri aynı şekilde işler; aynı fizyolojik, psikolojik ve ruhsal tepkileri verir miydi? İşlemediklerini ve durumlara her birinin ayrı bir bilinç seviyesinden tepki verdiklerini görseydik bunun nedenini neye bağlardık? Bu konuda yorum yapabilmek için, her geçen gün daha yeni bilgilere ulaşmamız mümkün olacaktır. Ancak ben, mevcut yaşamımızdaki genlerimiz ve çevresel deneyimlerimiz dışında bizi birbirimizden farklılaştıran başka bir etken daha olabileceğine inanıyorum.

Yazının başlangıcında; gündelik yaşamlarımızda edindiğimiz yeni bilgileri önceki bilgilerimizle kıyaslayıp onları pekiştirmek veya güncellemek için kullandığımızdan bahsetmiştik. Yaşamlarımıza büyük çerçeveden baktığımızda da benzer bir sürecin işliyor olabileceğini düşünüyorum. Yani aslında, Locke’un dediği gibi yaşamımızdaki yeni bilgilerin büyük bir kısmı duyum ve deneyimlerimize dayanmaktadır. Ancak bu duyum ve deneyimleri nasıl işlediğimizi belirleyen (genlerimiz dışında), yani bizi birbirimizden farklı davranmaya iten birtakım bilgilere doğduğumuzda sahip olduğumuza ve bunlara da Descartes’in dediği gibi akılcı yöntemlerle ulaşabileceğimize inanıyorum.

Çıplak elle sobaya dokunmamayı öğrenene dek yanacağımız bir gerçektir ancak bunu öğrenmek için elimizi kaç kez yakacağımız tamamen bize bağlıdır. Sobanın temsil ettiği yaşamdaki kimi acı ve deneyimler, bireysel ve ortak aklımızda muhafaza ediliyor ve akılcı davrananlarımız bu bilgi ile deneyimlere erişerek kimi acıları tekrar yaşamıyor olabilir.

Son olarak, duyumlarımızın ne zaman gerçeği yansıttığını ve ne zaman bize zihnimizin bir oyunu olabileceğini ayırt etmek için ise, benliklerimiz hakkında daha derin ve bilinçli düşünmeye ihtiyacımız olduğu bir gerçektir.

“Fakat var olduğumdan kesinlikle emin olan ben, ne olduğumu yeter açıklıkla bilmiyorum; dolayısıyla bundan sonra boş bulunup başka herhangi bir şeyi ben sanmaktan özenle sakınmaklığım gerekiyor” (Descartes, Meditasyonlar)

Kaynaklar:
Dicle.edu.tr. Meditasyonlar. Erişim Tarihi: 20.11.2017, http://www.dicle.edu.tr/Contents/4e00b3f4-fffb-4f34-a213-d622d134b99c.pdf
Locke, J. (2013). İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme (V. Hacıkadiroğlu, Çev.) Kabalcı Yayıncılık: 44
Öktem, Ü. (2003). John Locke ve George Berkeley’in Kesin Bilgi Anlayışı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi 43,2, 133-149.

Yazar: Seval Dönmez

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.