Özeleştiriye karşı: İçimizdeki eleştirmenlerin bizi nasıl köleleştirdiği, süperegonun Stockholm sendromu ve çoklu yorumun gücü üzerine Adam Phillips

Eğer varlığın olanağı tartışılacaksa bir şekilde, öz eleştiriye karşı gelinerek, kutlamanın eleştirmekten daha az şüpheli olduğu bir dünya hayal etmek zorundayız.

Eleştirel düşünme ve kinizm arasındaki ilişki hakkında uzun süre düşündüm ve hala düşünmeye devam ediyorum. İnsanın ilerlemesi ve düşünsel yaşamı için hayati önem taşıyan aklın en önemli ögesi eleştirel düşünmenin, yapıcı dürtülerimizin hareket etmesini önlediği ve etkisiz şikayet ve hayata küsmüş bir vazgeçmenin yok ediciliğine yuvarlanıp kinizme sebep olduğu bardağı taşıran o nokta hangisiydi? Konuya bir başlangıç noktası bulmak adına, kendimi, eleştirel düşünme ve kinik yakınma arasındaki ince ama katı çizgiyi tasarlarken buldum. Bu çizgiyi geçmek demek kendimizi aktif aklın topraklarından sürgün etmek ve kendi kontrolümüzde olmayan eylemsiz bir belirsizliğe girmek demektir.

Ama biz geçiyoruz. Büyük ihtimalle en çok acımasızca öz eleştiri yaparken. Eksik yönlerimizi iyileştirebilmemiz için kendimizi düzeltecek açık seçiklikte olmanın ötesine geçmeye yatkınızdır ve bir tür mazoşizm ile aptalca alışkanlıklarımız için kendimizi azarlar ve küçümseriz. Bu dürtünün kuvvet veren psikolojisini Against Self-Critism (Özeleştiriye Karşı) eserinde, İngiliz psikanalist yazar Adam Phillips keşfediyor.

Daha önceden yalnız verimliliğin önemi olarak ruhani deneyimlerimizin çeşitliliği, bazı şeylerden eksik kalmanın değeri ve dengeyi kaybetmenin önemi hakkında aldatıcı bir nüansla yazan Phillips, zehirli, yırtıcı öz eleştirimizin nasıl en büyük zevklerimizden biri haline geldiğini inceliyor, kültürün uzay zamanının karşısına Susan Sontag’ın başyapıtı Against Interpretation (Yoruma Karşı)’ya hem başkaldırmak hem de saygı göstermek için ulaşıyor. Şöyle yazıyor Phillips:

Eğer varlığın olanağı tartışılacaksa bir şekilde, öz eleştiriye karşı gelinerek, kutlamanın eleştirmekten daha az şüpheli olduğu bir dünya hayal etmek zorundayız; bu dünyada kutlama ve eleştirinin alternatifleri, dağarcığın kararlı şekilde daralması olarak görülüyor ve övebildiğimiz ne varsa övüyoruz.

Özeleştiri yapmamıza sebep olan mazoşist dürtümüz kararsızlığın hayatımızın temel şartı olmasından kaynaklanıyor. Romantizmde tatmin olmak için kafa karışıklığının neden zorunluğu olduğu paradoksu hakkında hatırlanmaya değer önceki düşünceleri üzerine bir paragrafta, Phillips, Freud’un düşünsel mirasını göz önünde bulunduruyor:

Freud’a göre, biz, her şeyden önce, kararsız hayvanlarız. Nefret ettiğimiz yerde sever, sevdiğimiz yerde nefret ederiz. Eğer birisi bizi tatmin edebiliyorsa aynı zamanda kafamızı da karıştırabilir ve eğer biri kafamızı karıştırıyorsa onun bizi tatmin edebileceğine inanırız her zaman. Kafamız karıştığında eleştiririz – ya da kafa karışlığımızı betimlemeye çalışırken – ve ne kadar tatmin olmuşsak o kadar överiz. Freudyen anlatıda kararsızlık karışık duygular anlamına gelmez, çatışan duygular anlamına gelir.

[…]                                                                                                                                                

Aşk ve nefret (çok basit ya da çok tanıdık kelimeler ama asla aslında söylemek istediğimiz şey için doğru adlar değiller), dünyayı kavramımıza yardımcı temel duygular ve ortak kaynak; biri olmadan diğeri olmayacak şekilde birbirlerine bağımlılar ve karşılıklı olarak birbirlerine bilgi sağlıyorlar. İnsanlardan nefret etme şeklimiz, insanları sevme şeklimize bağlıdır. Ve çelişkili bu duygular bizim ortak kaynağımız olduklarından yaptığımız her şeyde de varlar. Bizim yaptıklarımızda orta yollar. Freud’a göre biz, bizim için önemi olan her şey ve herhangi bir şey hakkında kararsızız hatta kararsızlık bizim bir şeyin bizim için önemli olup olmadığını anlama yolumuz… Teslimiyetin olduğu yerde itiraz, güvenin olduğu yerde şüphe vardır.

[…]

Zamanımızın çoğunu kendimizi ve başkalarını eleştirmeden geçirdiğimiz bir hayat düşünülemeyebilir ama şunu da aklımızda bulundurmalıyız ki özsevgi her zaman bir ihtimaldir.

Ancak, hem bireysel hem de toplumsal olarak, öz eleştirinin bilincinde o kadar beynimiz yıkanmış hale geldik ki bu diğer ihtimale şüpheyle bakar olduk. (Öz eleştirinin koruyucu babası Kafka bu patolojiyi çok iyi bir şekilde dile getirdi: “Kesin olan tek bir şey vardır. O da kişinin kendi yetersizliğidir. Phillips şöyle diyor:

Öz eleştiri ve de eleştirmen olarak öz, sözde ‘kendimiz’in sezgisi ve resmi için olmazsa olmazdır.

[…]

Hiçbir şey bizi, bu bitmek bitmez eleştiriyi bitirmeyi, ondan daha az etkilenmeyi önermek kadar eleştirel, şaşkın, şüpheli, dehşete kapılmış, hatta biraz da keyifli hale sokamaz… Ya da en azından öz eleştiri yaptığı gibi bizim ondan kurtulmamızı engellemeyi bırakmalı.

Ancak özeleştiren tarafımız, oldukça hayal gücünden yoksun Phillps’e göre. Bu yorulmaz şikayetçinin azar dağarcığı o kadar ağdalı ki, dışarıdan bakan herhangi biri için durum komik ve trajik hale geliyor:

Eğer bu figür kadar suçlayıcı ve eleştirel biri ile gerçek dünyada tanışsaydık, onun bir sorunu olduğunu düşünürdük. Sıkıcı ve acımasız gelirdi. Başına kötü bir şeyler gelmiş olabileceğini aklımıza gelirdi. Bir türlü felaket başından geçmiş ve o da sonuçlarıyla yaşıyor derdik. Ve haklı da olurduk.

Freud, bu eleştirel garip süper egoyu isimlendirdi ve Phillips de süper egonun Stockholm sendromundan muzdarip olduğunu ortaya attı:

Sürekli olarak, belki bilinçli belki de bilinçsizce, kendi karakterimizi sakat bırakıyor ve deforme ediyoruz. Doğrusu, asıl rahatsız edici olan şu, içeriden gelen bu şiddet olmadan nasıl olduğumuzu bilmiyoruz. Kendimizi görmüyoruz çünkü kendimizi göremeden yargılamaya başlıyoruz (panik durumunda da olduğu gibi). Başka şekilde söylemek gerekirse sadece şunu yargılayabiliriz: biz kendimizi, yargılayabilmemizden tanıyoruz. Yargılanamayan görülemez de. Yargılamayı öğretilmediğimiz, onayımız veya onaylamamamız dışında kalan diğer her şeye ne oluyor? … Yargılanan kendilik, sadece yargılanabilir ancak bilinemez. İçimizdeki tiranlığa başkaldırmamak suç ortaklığı yapmak diye düşünüyor, kendimizin küçük ama sesli bir parçası.

Phillips’e göre, süper egonun tiranlığı, bilincin karmaşıklığını tek ve sınırlayıcı bir yorumlamaya indirme ve yorum yapmanın gerçeğin, doğru ve tam temsili olduğuna ikna etme eğiliminde yatıyor.

Eğer öz eleştiri, varlığın limitlerini tanımlama ve hatta aşırı tanımlama değilse, hiçbir şeydir. Ama ironik olarak, eğer bu doğru kelimeyse, sözüm ona varlık kendi adına konuşma şansı bulamadan varlığın limitleri çoktan duyurulmuş ve zorla adı konulmuş oluyor.

[…]

Süper egonun yorumuna izin veriyoruz, kendimizi suçlamalarımızın doğru olduğuna inanıyoruz, öyle olduğumuzu fark bile etmeden fazlaca etkileniyoruz.

Freud’un mirasını ve insan tecrübesinin tanıdık yapısını göz önüne alarak, Phillips asıl noktasına değiniyor:

Rüyalar, nevrotik semptomlar, edebiyat gibi şeyleri ancak aşırı yorumlayarak, açıklayarak anlayabilirsiniz. Birçok dürtünün ürünü olarak başka açılardan görerek. Burada aşırı yorumlama, tek bir yoruma bağlı kalmamak demek ancak görünüşe göre bu zorlayıcı. Hatta buradaki ima şudur ki, ki bu Freud’un süregelen şüphesi ve kararsızlığıdır psikanaliz hakkında, yorum ne kadar ikna edici ne kadar zorlayıcı ve ne kadar buyurucuysa o kadar daha az güvenilirdir ya da öyle olmalıdır. Yorum, limitin koyulamayacağı yerde limit koymaya çalışmak için vahşi bir deneme olabilir.

Burada, ideolojik olarak Sontag’a kırpılan göz daha da ortaya çıkar. Hatta, Sontag’ın eseri “Against an Interpretation” (Bir Yoruma Karşı)  diye adlandırılsaymış daha iyi olurmuş. Çünkü argümanının temeli, özellikle tek bir yorumun, herhangi bir metni, tecrübeyi ve kültürel yapıyı, hangisi olduğu fark etmeden, çarpıtması ve düzleştirmesi. (Ne kadar trajikomiktir ki, Phillips’in yazısının yoruma çok açık olduğunu söyleyen kişi hem onun amacını anlamamıştır hem de bunu yaparak o vurguyu o da yapmıştır.)

Phillips’in söylemeye çalıştığı yorumun hepten terkedilmesi değildir, kendimiz hakkında tecrübelerimiz üzerinde süper egonun tiranlığını azalma ve yine süper egonun yapay otoritesini bozma yolu olarak birçok yoruma açık hale gelerek psikolojik temizlik sağlanması gerekliliğidir:

Otorite, dünyanın yerine geçmek ister. Aşırı yorumlama, en çok ikna edildiğin şey tarafından yolundan alıkonulmamaktır, yorumlamanın yorumlananı radikal bir şekilde yanlış anladığına inanmak aslında kendisi bir yorumlamadır.

Shakespeare’in Hamlet’inden yola çıkarak, Phillips öz eleştirinin korkaklığına değinir:

“Trajik kahramanlar her zaman gereğinden az yorumlarlar, tek bir fikrin fethenleridir.”

[…]

Hamlet’in ilk çeyreğinde şöyle denir: “Vicdan hepimizi korkak yapar.” İkinci çeyreğinde ise: “Vicdan, korkak yapar.” denir. Eğer vicdan, hepimizden korkaklar yapıyorsa, o halde hepimiz aynı gemideyizdir. Eğer ki vicdan, korkak kişiler yapıyorsa, basitçe, onun başka neler yapabildiğini de merak edebiliriz. Her iki şekilde de, ikisi de oldukça farklıdır, vicdan bizden bir şeyler yapar. O bir yapıcıdır, eğer kendiliğimizi değilse, kendimize ait bir şeyin yapıcısıdır. O, bir çeşit içsel bir sanatçıdır. Süper ego bizi belli rolleri oynamamız için tutar, bize sanki öyleymişçesine gerçekte kim olduğumuzu söyler. O bir özcüdür. Bizi, bizim bile bilemeyeceğimiz yönlerimizle bildiğini iddia eder. Ve delirmiş bir tanrı gibi, bir alimdir: sanki davranışlarımızın sonuçlarını biliyormuşçasına geleceğimizi söyleyebildiğini iddia eder.

(Daha yaratıcı bir yönümüzle, davranışlarımızın çoğunun ahlaki olarak sorgulanabilir olduğunu ve zamanla değiştiğini; görünüşte kendini yok edici her davranışın sadece kendini yok edici olmadığını; her iyinin saf olarak iyi olmadığını bildiğimiz halde.)

Eleanor Roosevelt’in unutulmaz nasihatından yarım yüz yıl sonra, “başkasının standartlarını ve değerlerini benimserseniz kendi onurunuzu teslim edersiniz ve teslimiyetinizin ötesinde bir insandan daha azı haline gelirsiniz.” ,Phillips bizi süper egonun despotik standartlarını sorgulamaya zorluyor:

Süper ego, egemen yorumlayıcımızdır. Bize, kendimiz hakkında doğru gelen şeyleri o söyler. Öz eleştiri, dolayısıyla, yasak olmayan bir zevkimizdir. Onun bizi süründürme şekli ve her günün kendi gerekli dozunda kendi kendini hayal kırıklığına uğratmayı bize getireceğinden emin olmamız, hoşumuza gidiyor gibi gözüküyor. Dil, bu yürüyüşümüzün hızını kim yada ne ayarlıyor merakı, bu yorucu standartlar nereden geliyor merakı gibi kendi benliğimize verdiğimiz kaynaklar olmazsa, günümüzde olmamız gereken kadar iyi olmayı başaramayacağız.

Phillips’in söylediğine göre öz eleştiriye bu kadar uysal teslim olduğumuzdan, vicdanımız korkaklığa kayıyor:

Vicdan, aklımızın, aklımızı kaybetmemize sebep olan, kısmı; bizi kişisel, daha karmaşık, hafif bir ahlak geliştirmekten alıkoyan bir ahlakçı ve bizi deneyle varlığımızın sınırlarını bulmaktan da alıkoyuyor. Yani Richard III, oyunun sonunda “Seni korkak vicdan, nasıl bana ızdırap çektirmeye kalkarsın!” dediğinde radikal bir başka seçenek sunmuş oluyor: vicdan bizden birer korkak yapar çünkü o korkağın ta kendisidir. Bütünüyle kınayıcı ve cezalandırıcı parçamıza inanırız, kendimizi onunla tanımlarız ve yine de bu sözde otorite sahibi yanımız bir korkaktır.

Bu korkaklığın en kuvvetli ve kültürel olarak bulaşıcı yanı kinizmin kabulüdür. Bu kabulü Phillips, kültürümüzün ahlaki çerçevesinin köklerindeki cezalandırıcı sisteme yorar. Bu sistem, büyük oranda iyi davranışın, kötü davranış cezalandırılacak korkusuyla özendirilmesidir. Yıkıcıyla, yapıcıyı teşvik etme bize kötü olarak geri döner ve cezalandırılma korkumuz kat ve kat büyüyerek öz eleştiri olur. (Kinik, yapıcılığa uğramadan geçer ve doğruca cezaya gider. Bu, hakaretle, kınamayla ya da en korkakça ve bu ikisinin en pasif agresif hali olan göz devirmeyle olabilir.)

Phillips asıl paradoksa geri dönerek, özeleştirel vicdanımızın aşırı yorumlanmasının önemini tartışır:

Nasıl oldu da kendimize olan nefretimizin büyüsü altında öylece kaldık, öz eleştirimizin karşısında bu kadar etkilenmiş ve saf kaldık? Ve neden jürisiz yargılamaya bu kadar yatkın? Ne de olsa jüri otokrasiye karşı alternatif bir tür fikir birliğini temsil eder. Şu ikisi arasındaki farkı söyleyebiliyor olmalıyız: yapılan davranışlar için kullanışlı biçimlerde sorumluluğun üstlenilmesi ve kendine acımadan kaçınma. Bu, kimse hiçbir zaman suçlu bulunamaz demek değildir, kabahatliliğin düşünüldüğünden daha karmaşık olmasıdır. Suç, her zaman olması gerekenden daha az yorumlanmış, açıklanmıştır. Öz eleştiri, herhangi başka özünü düzelmeye yaracak bir yol olmadığında, kendini hipnotize etmektir. Bu yargılama bir büyü ya da lanet, bir tartışma değil; bir emir, pazarlık değil; bir dogma, aşırı yorumlama değil.

Yasaklanmamış tutkular, tamamıyla harika bir okuma ve tutku, hayal kırıklığı, kayıtsızlık, idealizm gibi ruhani karmaşıklıklarımızın kıyılarını keşfediyor.

Bu parçayı mutluluk, mutsuzluk ve kendi yarattığımız hapishaneler konusunda Albert Camus’la tamamlayın ve sonra neden can sıkıntısı kapasitemizin hayatımız için temel olduğunu görmek için Phillips’i yeniden ziyaret edin.

Yazar: Maria Popova
Çevirmen: Janset Nas Kılınç
Kaynak: brainpickings

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. 

Please complete the required fields.