3-4 yaşlarında annemizin koynundan alınıp içine düşüverdiğimiz eğitim sistemini hep eleştirdik. Bizi bir binanın içine sabahın köründe koydular, başımıza yeterliliği tartışılır birini diktiler, hava kararana kadar 5-10 dakikalık aralarla müfredata uygun kitaplar önderliğinde okuduk, ezberledik, dinledik. İlkokuldayken iyi bir liseye, lisedeyken iyi bir üniversiteye, üniversitedeyken iyi bir yüksek lisansa gidebilmek için çalıştık. Öğrendiklerimizin ya da ezberlediklerimizin yalnızca bu kapıları açabileceğini sandık. Mesela kimse bize bilginin ya da aklın değerinden bahsetmedi. Kuzey Avrupa’nın eğitim sistemlerini içimizden ‘ah be!’ diyerek okuduk, hatta hasetlendik. Ama bu konuda hiçbir zaman yalnız olmadık, pek tabi ‘biz’ çok kalabalıktık. Onun dışında bizimle benzer dertlerden muzdarip çok önemli insanlar da arkamızdaydı, mesela Rabelais

Rabelais 1400’lü yılların sonunda doğdu, yani ortaçağın son demlerinde. Ortaçağ anlayışı insanı bir bütünün parçası olarak görür; toplum dev bir organizmadır, insan ise onun minicik bir hücresi. Hristiyan teolojisinin hükmü altında insan, dış dünyadan uzak kaldığı, feodal sistemin kapalılığı ile örtüşen münzevi bir hayat biçimi ile sınırlandırılmıştır. Dünya fani, dolayısıyla duyularla algılanan her şey de aldatıcıdır. Tam da bu düşünce yapısının içine doğan Rabelais, on yaşlarında manastıra gönderildi. Gönderildiği yere uyum sağlayamadı ve dini kariyeri için arayışını manastır manastır gezerek sürdürdü. En sonunda bu kapalı dünyanın içinde yaşamayacağını anlayan Rabelais, bilgi açlığını durduramayarak üniversiteye gidebilmek için manastırdan ayrıldı. Bunun üzerine kilise tarafından dini terk etmekle suçlandı, yazdıkları Sorbonne Üniversitesi tarafından yasaklandı. Eğitim sistemi ile ilgili bizden çok derdi vardı fakat vazgeçmedi. Tıp akademisine girdi ve doktor oldu. Hümanist hareketle ilgilendi, Yunanca öğrendi. ‘Gözyaşındansa kahkahayı yeğleyen’ Rabelais yergi ve ironilerle dolu Gargantua’yı yazdı ve Theleme Manastırı gibi ütopik bir eğitim kurumu yarattı.

Rabeleis’in kahramanı Gargantua, annesi babası gibi bir devdir. Annesinin 16 ton işkembe yediği gün, kulağından doğuverir. Doğduğu gibi de ağlamak yerine ‘İçki!’ diye bağırmaya başlar. Bunun üzerine babası ‘büyük gırtlak’ diye çevrilebilecek Gargantua adını oğluna layık bulur. Gargantua’nın günlük süt ihtiyacını karşılamak için 17.913 inek alınır ve öküz arabası ile sokaklarda gezdirilir. Kısaca Gargantua var oluşu gereği gülünç bir karakterdir, kitap da onu daha da gülünç kılan bu gibi eğlenceli detaylarla doludur. Rabelais ‘Gülmek tüm canlılar arasında yalnızca insana bahşedilmiştir.’ diyen Aristoteles’in peşinden gider fakat dev temasını yalnızca komik olsun diye tercih etmez. Rönesans insanının entelektüel iştahının sembolik bir aktarımıdır. Orta çağınhükmünden yeni çıkan insan bilgiye tıpkı Gargatua gibi iştahla yaklaşır.

Gargantua’nın zekası babası tarafından keşfedildikten sonra tıpkı Rabelais gibi sofistlerden uzun süren eğitimler alır. Bir kitabı ezberlemeye yıllarını adar. Fakat Gargantua çok çaba göstermesine rağmen ilerleme göstermeyi bırakın, daha da geriye gider. Bu skolastik eğitim sistemi bir an önce değişmelidir. Öyle de olur ve Gargantua yeni eğitimi için babasının desteği ile Paris’e gider, aslında bu yolculuk dogmatik düşüncenin terk edilişidir. Rönesansı simgeleyen yeni eğitim sistemi ise özgür tartışma ortamlarına, astronomi gözlemlerine, oyunlarla matematikten keyif almaya, gerçek örneklerle konuların tekrarlanmasına fırsat tanır. Gargantua’nın doğası, keyfi ya da bedeni kurallarla kontrol altına alınmamış, aksine onlara göre tasarlanmış ve Gargantua’nın yaratıcılığına bırakılmıştır. Hiçbir dakikayı boş geçirmemesine rağmen öğrenmekten, çalışmaktan hiç olmadığı kadar keyif alır. Bu akılcı ve modern eğitim sisteminin içindeki Gargantua, tıpkı yazarı Rabelais gibi bilgi açlığı her gün artan yepyeni bir insana dönüşür. 

Bu dönüşüm ve iyileşme Rabelis’i teskin etmeye yetmez, Gargantua’ya Theleme Manastırı’nı kurdurur. Bu manastırın kapısında ‘Ne istiyorsan onu yap.’ yazar ve bütün sistemi bu düşünce üzerine kuruludur. ‘Çünkü özgür, soylu, iyi eğitimli, iyi bir toplumda yaşayan her insanın onur olarak adlandırılan doğal içgüdüye doğuştan sahip olduğuna, bu içgüdünün onu her zaman erdemli olarak davranmaya iteceğine ve kötülükten uzaklaştıracağına inanırlar.’ Kadın ve erkek öğrenciler arasında kıyafetleri dışında bir farklılık yoktur. Dilediklerinde manastırdan ayrılma hakkına sahiptirler. Öğrenciler istedikleri saatte kalkar, istedikleri gibi çalışır. Buna rağmen hepsi müzik enstrümanları çalmaktadır ve 5-6 dile şiir yazabilecek seviyede hakimdir. Klasik eğitimdeki sorgusuz katılım, işlevsiz tekrar, kabullenici yaklaşım yerini yaratıcı şüpheye, bilinçli alıştırmaya ve akılcı sorguya bırakır.

Elbette ki Theleme bir optimist tarafından yaratılan bir ütopyadır. Hayal etmesi güzel, okuması ilham verici fakat gerçekle kıyaslayınca umut kırıcı bir hal alır. Yine de Rabeleis’in kitabın önsözünde dediği gibi; bu kitabı okurken gülmek yetmez. Bir köpeğin kemiğin iliğini çıkardığı gibi okunmalı. Ortaçağ da Rönesans da insanlık var olduğu sürece isim değiştirerek yaşanmaya devam edecek. Rabeleis’in dert ettiğini, daha doğmamış başka birileri ya da bizler paylaşmaya devam edeceğiz. Fakat Gargantua ve Rabeleis 500 yıldır olduğu gibi yanımızda olacak. Eğitim sistemini değiştirmek bizim gibi bunu dert edinenlere kalmasa da; bilgiye, akla ve eğitime bakışımızı Theleme’den çalma hakkını kimse elimizden alamaz!

Yazar: Görkem Emek

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.