Site icon Düşünbil Portal

Sanat Politikası: Jacques Rancière ile Bir Söyleşi

Paylaş

Aşağıdaki söyleşide, “Aisthesis: Sanatın Estetik Rejiminden Sahneler” adlı kitabın yazarı Jacques Rancière, Anna Wójcikile sanat politikası, demokrasinin anlamı ve sanatın günümüzdeki durumu hakkında konuşuyor. Çağdaş sanatın toplumu rahatsız etme ve “duyusal olanı yeniden paylaştırma” potansiyeli hâlâ var mıdır?

Anna Wójcik: Aisthesis’deki her bölüm, sanat olarak kabul edilen şeye dair anlayışı genişleten bir nesnenin ya da olayın tarihi açıdan ehemmiyetiyle açılıyor. Bu kitap, sanatın estetik rejimine ilişkin teorinize daha ampirik bir ek olarak mı tasarlandı?

Jacques Rancière: Aisthesis’in alt başlığı olarak “sanatın estetik rejiminden sahneler” seçilmesine rağmen bir “sahne”nin işlevi, açıklamak değildir. Aksine, örnekleme ile teori arasındaki ayrımı ortadan kaldırma noktasında ısrarcıyım. Sınırı bulanıklaştırma yaklaşımı, sanatın özerkliği ya da kullanılan materyalin özgüllüğü fikirlerine polemik açıdan karşı çıkan sanatın estetik rejimi fikrim için temel oluşturmaktadır. Bu nedenle sanatın estetik bir rejiminin, sanat ile sanat-olmayan ya da yüksek sanat ile popüler sanat arasındaki sınırı bulanıklaştırarak kendisini kurduğu örnekler seçtim. Dahası ben tam da sanat ile sanat üzerine söylem arasındaki karşıtlığı eleştiriyorum. Sanat, kendiliğinden var olmaz; o, kişinin söylemesine, algılamasına ve anlamasına müsaade edilen şeyler arasındaki karmaşık bir ilişkiler dizisinin sonucudur. Olaylar ve nesneler, yalnızca söylemin dokusu içinde var olurlar ve sanat ya da sanat içinde bir devrim olarak yalnızca bu doku içinde algılanırlar.

“Sahne”, olgunun anlatımı ile açıklaması arasındaki karşıtlığı askıya alır. Benim amacım, olgu ile “yukarıdan” bakış açısı arasındaki sınırı sorgulamaktır. Ayrıca bir “sahne”nin, anlaşılabilirliğin genel bir yöntemi olduğunu belirtmekte fayda var. Aisthesis’de, sanattaki dönüm noktalarını tartışmak için “sahneleri” kullandım ancak bu yaklaşım, örneğin işçilerin entelektüel olarak özgürleşmesinin dönüm noktalarını anlamada da aynı derecede yararlıdır. Bir özgürlük düşünürü olan Jean Jacotot’dan ödünç alınan bu yöntem, çok küçük bir fragman içinde size bütünü gösterebilir. Evrensel bir bakış açısı, ayrıntılı inceleme için bir ön koşul değildir.

Anna Wójcik: Aisthesis’de anlatılan sanat eserleri, 1764 yılından 1941 yılına kadar uzanıyor. Bunlara günümüze daha yakın örnekler dâhil etmek mümkün olabilir miydi? Hal Foster, London Review of Books’taki sert eleştirisinde, çağdaş sanatın sizin “duyusal olanı yeniden paylaştırma” dediğiniz şeyi etkileme kabiliyetini kaybettiğini açıkladı.

Jacques Rancière: Bana sık sık bu eleştiri hakkında soru soruyorlar ama dürüst olmak gerekirse henüz bu eleştiriyi okuma fırsatım olmadı. Bir gün kesinlikle okuyacağım. Hal Foster, modernist geleneği temsil ediyor ve dolayısıyla benim sözde moderniteyi yorumlamamı beğenmemesi şaşırtıcı değil. Sanırım bazı insanlar, sanatın estetik rejiminin bir çeşit politik slogan olduğunu düşünüyorlar ki bu elbette öyle değil. İnsanların sıklıkla yaptığı gibi “Rancière sanatın politik olmasını istiyor” demek abartı olacaktır.

Sanat, duyusal olanı yeniden paylaştırma üzerine bir çalışmadır. Çok sık olmamakla birlikte bazen görülebilir, düşünülebilir ve anlaşılabilir olan ile olmayan arasındaki algı dizisini yeniden düzenler. Sanatın politikası işte budur. Ben her zaman bu konudaki ana akım fikirleri, özellikle de sanatçıların çalışmalarının kesin ve tasarlanmış etkileri olabileceği varsayımını sorgulamaya çalışıyorum. Sanat pratikleri duyusal olanı etkilediğinde, bu, sadece sanatçıların niyetlerinin bir sonucu değildir.

Sanat gösterilerine günlük yaşamda karşılaştığımız şeylerden esasen farklı olabilecek olayları ve biçimlerin çokluğunu görmek için gideriz. Bunların büyük çoğunluğunun algımızı etkilemekte başarısız olduğunu kabul etmek zorundayım.

Anna Wójcik: Ne tür bir sanatı daha sık görmek istersiniz?

Jacques Rancière: Sanat; olayların, mekânın ve zamansallığın algılandığı bir ortamdır. Ben bunun nasıl çalıştığını anlamak istiyorum. Sanatın politikası hakkında beni en çok ilgilendiren şey, her şeyin mümkün oluşudur. Sanatın günümüzde nasıl görünmesi gerektiğini söylemekle değil, onun bugün aslında nelerden oluştuğunu anlamakla ilgileniyorum. Benim yaklaşımım kuralcı değildir, tanımlayıcıdır. Elbette bazı sanatçıların çalışmalarına diğerlerininkinden daha çok değer veriyorum ama benim kişisel tercihlerim, sanatçılar ya da küratörler için birer rehber olarak görülmemelidir. Örneğin, kışkırtıcı olmak için çok uğraşan ve durmaksızın tüm duyularımızı harekete geçiren sanatın büyük bir hayranı değilim. Sanat aynı zamanda düşüncelerimize kapılmamıza, kendimizi uzaklaştırmamıza ve bir an dinlenmemize izin vermelidir.

Anna Wójcik: Bugün sanatta kışkırtıcı olan nedir?

Jacques Rancière: Kesinlikle dine veya geleneğe saldırı değildir. Günümüzde en kışkırtıcı sanat, içinde yaşadığımız moderniteye, neoliberalizme ya da şu anda deneyimlemekte olduğumuz kapitalizmin hangi modeliyse ona meydan okumak olacaktır. Kışkırtmadan bahsetmişken 2014 yılında Paul McCarthy, Paris’teki prestijli Place Vendôme’un ortasında L’Arbre [Ağaç] heykelinin açılışını yaptığı zaman büyük bir skandala yol açtı. Bazı insanlar, sanat eseri onlara bir seks oyuncağını hatırlattığı için gücendiler. Sonunda heykel yıkıldı ve yok edildi. Bu durumda beni en çok ilgilendiren şey, bu tarzda bir halka açık sanat eserini tam olarak böylesine prestijli bir yere yerleştirmedeki maksattı. Paris’in en lüks otelleri, Place Vendôme’dadır. Sanat koleksiyoncuları da sıklıkla oralarda kalan insanlar arasındadır. Bazıları yüksek ihtimalle McCarthy’nin sanat eserlerinden zaten bir parça satın almıştı. Söz konusu sanat eserine aslında en çok maruz kalan bu tür duayenler, muhtemelen bunu bir kışkırtma olarak bile düşünmezken bu duruma en çok gücenenlerin bu eseri görme şansı olmadı –hatta onlar bunu görmek dahi istemediler– ve kesinlikle onlar, eserin sanatsal değerini ya da eksikliğini tartışmakla ilgilenmiyorlardı. Bu, gerçekten çok tuhaf bir durum.

Anna Wójcik: Çağdaş sanatın genel kamuoyu tarafından yanlış anlaşılması, eğitim sistemlerimizdeki daha büyük bir krizin belirtisi olabilir mi? Bu konuda nelerin değiştirilmesi gerekiyor?

Jacques Rancière: Yine söyleyebilirim ki buna hazır bir cevabım yok. Üniversitelerin neye odaklanmak istediklerine karar verme noktasında hak iddiasında bulunurken daha cesur olmalarını kesinlikle isterim. Bologna Süreci, Avrupa’daki programları ve diplomaları standart hâle getirdi. Ancak eğer öğretim herhangi bir anlama geliyorsa bu anlam, spesifik şeyler öğretebilen belirli insanların ve spesifik şeyler üzerinde düşünmeyi teşvik etme potansiyeline sahip belirli yerlerin bulunuyor oluşudur. Üniversite özerkliğinin büyük bir savunucusuyum. Elbette özerkliği, fakülteleri kendi finansmanlarını aramaya iten neoliberal anlamıyla kullanmıyorum; benim kastettiğim, –Paris, Krakow veya Floransa’daki denklik sistemi gözetilmeksizin– araştırma alanlarının ne olacağına ve öğrencilerle ne tür bilgiler paylaşılacağına karar vermedeki özerkliktir. Günümüzdeki üniversiteler pek cesur değiller. Almanya, Fransa ve diğer ülkelerde Bologna reformlarına karşı kısa soluklu bazı protestolar oldu ama genel olarak bakıldığında Avrupa üniversiteleri, hükümetlerin ve piyasaların gücü karşısında yenik düştüler.

Anna Wójcik: Taşlaşmış güç yapılarını dağıtma potansiyelini gördüğünüz herhangi bir yer var mı?

Jacques Rancière: İnternetin, çatışan politikalara hizmet edebileceğine ve çelişkili etkiler üretebileceğine dair çok az şüphe var. Örneğin, internette her türden geleneksel düşünce ve hiyerarşik, yukarıdan aşağıya örgütlenme biçimini bulabilirsiniz. Bununla birlikte internet, yerleşik partilerin geleneksel politik yöntemlerine meydan okuyan yeni tartışma, yüz yüze gelme ve kolektif hareketlilik biçimleri yaratmada da önemlidir. İnternetin, demokrasinin bir başarısı olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmezdim ama bize demokrasiyi ilerletmek için kullanılabilecek birçok araç sunduğu kesin.

Anna Wójcik: Demokrasi günümüzde ne anlam ifade ediyor?

Jacques Rancière: Her zaman için halkın gücü olarak demokrasinin temel anlayışına geri dönmeliyiz. “Halk”, alt sınıf ya da bir etnik kimlik olarak yani toprak ya da kan bağıyla bağlı bir topluluk olarak değil, bunun yerine profesyonel politikacı veya devlet yöneticisi olmayan bireyler topluluğu olarak anlaşılmalıdır. Eşitlik, herkesin yönetme gücüne sahip olduğunu varsayar. Elbette pratikte bunu hayata geçirmek son derece zordur. Ben yine de seçkinlerin hükümet modelini terk etmeye ve yönetenler ile yönetilenler arasındaki uçurumu azaltmaya çalışmamız gerektiğini öne sürüyorum. Durağan temsilî demokrasilerimizi ileriye taşımazsak yönetici sınıf ile ekonomik seçkinler arasındaki daha da yakın bir ittifaka şahitlik edeceğiz. Ben doğrudan demokrasi fikrini destekliyorum ve teknolojik yeniliklerin bunu her zamankinden daha mümkün kıldığına inanıyorum.

Şu anda ihtiyacımız olan şeyler: vatandaşların politikaya katılımlarında bir artış, temsilde ani surette bir iyileşme ve kamuoyu tartışma forumlarına erişilebilirliktir. Ne yazık ki kitle iletişim araçları, tartışmaları hâlihazırda iktidarda olanların bakış açıları doğrultusunda dile getiriyor. Bu tür organlar özgür bilgi araçları değildir ve bize gerçek bir tartışma ortamı sağlamazlar.

Anna Wójcik: Bu tartışma, geleneksel medya içerisinde değilse bile sanatın içinde gerçekleşiyor mu?

Jacques Rancière: Algılama biçimlerimizi yeniden çerçeveleme potansiyeline sahip bu en iyi sanat eserleri, çok zengin kişilerin özel sanat koleksiyonlarında yer alma eğilimindedir. Son yıllarda gördüğüm toplumsal yorumlamaların en iyi örneklerinden bazıları, François Pinault’nun özel koleksiyonundaydı. Bu sanat eserleri öğreticidir ve onlara bakanları yeni fikirler üzerinde düşünmeye iter ama bunlar genellikle halkın erişimine açık değildir.

Anna Wójcik: Devlet çağdaş sanatın tanıtımına daha fazla yatırım yapmalı mıdır?

Jacques Rancière: Emin değilim. Fransa’da hükümet, sanatı oldukça cömert bir şekilde destekliyor. Birçok vakıf var. Mesele, bunların sanatçılara yaratıcı olma noktasında izin verip vermediğidir. İşte bu konuda büyük şüphelerim var. Vakıflar, sanatçıları belirli bir konu üzerine ve belirli bir süre içinde bir şeyler üretmeye mecbur kılıyor. Pek çok sanatçı böyle bir baskı altında kendilerini tekrar ediyor. Hükümet, yaratıcı olmaları için sanatçılara daha fazla fırsat sağlamalıdır ancak vakıflar bunun için mutlaka en iyi araçlar olmak zorunda değildir. Paul McCarthy’nin Paris’teki heykelinde tanık olduğumuz gibi hükümetler ve milyarderler aynı sanatı buyuruyor. Bu sanat, seçkinlerin zevkini yansıtıyor ama aynı zamanda hayal gücünden yoksun olduklarını da gösteriyor. Böyle bir sanat, zevk meselesinin de ötesinde bir rutin meselesidir.

©® Düşünbil (2022)

Yazar: Duncan Thomas
Çeviren: Mustafa Ateş
Çeviri Editörü: Selin Melikler
Kaynak: versobooks.com


Paylaş
Exit mobile version