Düşünce tarihinin serüvenini, tekniğin gelişimi ekseninde kabaca seyre dalan biri rahatlıkla görecektir ki, teknikle, araçla önce bir şey düşünülür; sonrasında bu şeyin kendisi üzerine düşünülür. Ruh, zihin, akıl, beden; söz, yazı; dil, iletişim gibi örnekleri çoğaltılabilecek kavram ya da araçlarla önce bir şey üzerine düşünülür sonra “Nedir?” gibi bir soru bunların kendilerine yöneltilir. “İnsan nedir?” sorusunun felsefe tarihinin son dönemlerinde sorulmaya başlanması da bu silsileye iyi bir örnek teşkil eder. Yoğunluğunu Kant’ta bulan refleksiyon ya da öz-düşünüm de düşünme üzerine düşünmeye karşılık gelmektedir. Önce onunla düşünür sonra onu düşünürüz.

Bununla beraber “yazı” gibi bir teknik, araç ya da dilin kullanılmaya başlanması ve onun üzerine düşünülmesi üzerine düşünülmesi gereken yeni nosyonlar doğurmuştur. Yazı-söz, yazı-düşünce arasındaki ilişki, yoğunluğunu 17. yüzyılda bulan tekniğin gelişmesiyle yeni boyutlar kazanmıştır. Yazının sözün temsili mi, düşüncenin kendi aracı mı, daha da ileri giderek sözün tasarımı mı olduğu gibi sorunlar yazıyla düşünürken yazının kendisini düşünmeye başlamanın sonucu olarak doğmuştur. Kant’tan beri, Frege, Wittgenstein üzerinden Saussure’a kadar uzanan dilbilim, göstergebilim tartışmaları dilin söz ve yazı boyutlarıyla düşünce ile ilişkisi ve hatta düşünmeyi nasıl mümkün kıldığı tartışılmıştır. Dille yapılan dile yapılmaktadır: yapısal analiz. Bunun üzerine Derridacı katkı, metinselleştirmek üzerinden bütün yapıların bir metin hâline getirilmesi suretiyle, bir metnin analizi için gerekli olan ekipmanlara sahip olunması durumunda bu yapıların da çözümlenebileceği yönünde bir katkı yapmıştır. Bütün değilse de pek çok felsefî icra 20. yüzyıldan günümüze önce dilselleşme, sonrasında kullanılan araç olması da gözetilerek yazılaştırılmıştır.

Derrida Platon’un Phaidros diyaloğundan hareketle yazı-söz ilişkisi üzerinde durur. Yazının ortaya çıkmasına dair bir hikâyeden bahseder.

“Hikâye şöyle başlar:

SOKRATES: Hikâye ederler ki Mısır’da Naukraris yakınında, bu memleketin eski tanrılarından biri yaşardı. Bu tanrının kutsal işareti, bildiğin gibi, İbis dedikleri bir kuştu. Tanrının adı da Theuth idi. Sayı bilimini, hesabı, geometriyi ve astronomiyi, tavla oyununu ve zarları, nihayet -haberin olsun- yazıyı (grammata) ilk bulan işte bu tanrıdır. Öte yandan, aynı çağlarda bütün Mısır’a Thamus hâkimdi; memleketin yukarı taraflarında, Helenlerin Mısır Tebaisi dedikleri şehirde otururdu. Bu şehrin tanrısına Mısırlılar Amon derler. Theuth bir gün Thamus’un yanına vardı, bulduğu sanatları ona gösterdi: ‘Bunları bütün Mısırlılara tanıtmak gerekir!’ dedi. Kral bu sanatlardan her birinin ne işe yaradığını sordu, Theuth anlattıkça, işe yarar bulduklarını övüyor, işe yaramaz bulduklarını yeriyordu. Rivayet odur ki, Thamus, Theuth’a sanatlardan her biri için o sanatı beğendiğini veya beğenmediğini ifade eden birçok şey söyledi. Bunları tek tek saymak uzun sürer. Sıra yazıya gelince: ‘Ey Kral,’ dedi Theuth, ‘işte bir bilgi (to mathema) ki bunun sayesinde Mısırlılar daha bilgili ve kendi geçmişlerini hatırlamaya daha istidatlı olacaklar (sophôterous kai mnemonikôterous): Belleğin de, öğretimin de devası (pharmakon) bulundu. Ve Kral cevap verdi…’ vs. (274 c-e)” (Platon’un Eczanesi, s.25).

Bir tiyatro oyunu ya da sinema filmini çözümler gibi çözümler bu kısmı Derrida. Serfin derebeyine sunduğu bir armağan gibi sunulduğunu söyler. Tanrı ise yazmayı bilmez, buna ihtiyacı da yoktur. “Ama,” der Derrida, “bu bilgisizlik ya da bu kapasite yokluğu onun egemen bağımsızlığına tanıklık eder” (Platon’un Eczanesi, s.26). Buradan da tanrı, kral ve baba arasında bir benzerlik kurar. Tanrıların kralı, ona sunulan şeye bir baba gibi tepki gösterir. Oğulların sunduğu “yeni” bir şey karşısında her babanın göstereceği türden bir tepki göstermektedir. Oğulun keşfi ne olursa olsun, bunu kabul etmek demek hâkimiyetin elden gitmesi anlamına gelecektir.

“Logos baba değildir. Ama Logos’un kaynağı babasıdır. Anakronik olmayı göze alarak diyebiliriz ki ‘konuşan özne’, kendi sözünün babasıdır. […] Öyleyse Logos bir oğuldur, babasının mevcudiyeti (présence) ve babasının mevcut (présente) yardımı olmadan, oğul kendi kendisini yok edecektir. Babası onun adına cevap verir ve cevabı onu açıklar. O, babası olmadan sadece bir yazıdan ibarettir. En azından bu, söylenenin söylediği şey, babanın tezidir. Böylece yazının özgüllüğü (spécifité) babanın yokluğuyla (absence) ilişkili olacaktır.” (Platon’un Eczanesi, s.27). Derrida’nın Grammatoloji’de de dile getirdiği absence-présence ayrımı yazı-söz ayrımını ifade etmektedir. Sözü söyleyen dinleyen için o anda mevcut konumdadır; fakat yazıda böyle bir konum alma söz konusu değildir; o orada değildir. Yazar artık ölüdür. Bunun olabilmesi için de Derrida babanın ölmesi gerekeceğini söyleyecektir. Öldüğüne, öldürülebilir olduğuna göre Logos canlıdır.

Babanın sözüne karşı oğulların yazılarını incelediği bu bölümde Derrida mitolojiler üzerinde duracaktır. Tehlikeli biçimde mitos-logos ayrımına giren Derrida şarkiyatçılık sularına girip girmediğiyle ilgilenmemektedir. Elbette ki 1972 yılında ortaya konmuş bir eserin kendisinden 6 yıl sonra kitaplaştırılmış böyle bir nosyonu sorun konusu yapması beklenemez. Fakat Edward Said’in biraz da bu eksen üzerine oturttuğu “şarkiyatçılık” bahsini logos-mitos ayrımının çağırması bir o kadar doğaldır. Önce Platon’un Derrida’ya göre içine girmekten kaçınamayacağı karşıtlıklarını ifade etmek gerekir: “Platon öyküsünü yapısal yasalara uydurmak zorunda kalmıştır. Söz/yazı, yaşam/ölüm, baba/oğul, efendi/köle, ilk/ikinci, yasal oğul/yetim-piç, ruh/vücut, içeri/dışarı, iyi/kötü, ciddi/oyun, gece/gündüz, güneş/ay, vb. Zıtlıkları yöneten ve eklemleyen, eşit derecede ve aynı şekillerde Mısır, Babil, Asur mitolojilerine hâkim olan en genel yasalardır bunlar” (Platon’un Eczanesi, s.36). Burada kurduğu benzerlikten sonra Doğu-Batı arasına bir fark koyar Derrida. Bu farkı ise şöyle ifade eder: “Doğu Logos’unun kökenindeki mitolojik öğeler ile felsefi öğeler arasındaki ilişkilerin ne olduğu genel sorunsalına açılmalıdır. Yani, bütünüyle mitos ve logos arasındaki felsefi farkın içinde oluşmuş olan, bu farka, körü körüne, tıpkı kendi öğesini doğal apaçıklığının içine batar gibi batan bir tarihin –daha doğrusu tarihin- genel sorunsalıdır bu” (Platon’un Eczanesi, s. 37-38). Doğu-Batı arasındaki fark sadece mitos-logos farkı değil; Batı’nın ikisine sahipken Doğu’nun ilkinden ibaret bir malikliğinin olmasıdır. Her ne kadar Derrida bu bahsin üzerinde fazla durmak istemez görünse de, böylesi bir felsefî farktan bahsetmek tam da Derrida’nın karşı çıktığı bir çeşit mevcudiyet metafiziği ya da daha hafif bir deyişle özcülük olmaz mı? Buradan sonra uzun uzadıya Theuth mitosunu anlatmaya girişen Derrida, bu mitosu logosla bağlantısında değerlendirmektedir.

Yazı ve söz arasındaki bunca bahis, öncelikle şunu düşündürür: bunlar neden birbirlerine karşıt düşünülsün ki? Şüphesiz bu düşünüş, bunlar arasında bir ilişki olduğuna dair bir düşüncenin daha önce ortaya atılmış olmasıyla ilgilidir. Karşıtlık değil benzerlik ya da tam tersi savunulabilir. Fakat hiçbir filozof bize bu sorunun gerçekte olup olmadığını söylemez. Düşünse de söylemez çünkü anından sarf etmiş olduğu bunca sözü bir anlamsızlık çukuruna bırakmış olur.

Filozofların birbirlerini okurken yaptıkları, biraz da biri üzerinden diğerini okumak bizlerin çoğu defa meselenin aslını görmesine engel olur. Bunca kalabalık arasında meseleyle baş başa kalıp hemhal olamayız. Devamında doxalardan biri olan şu mottonun kısa bir analiziyle çalışmamızı sonlandıralım: “Önce söz vardı” mottosu da aslında düşüncenin sonsuza giden nedensellik zincirine sabit bir nokta olmak bakımından işleve sahip olmaktadır. Hem mantıksal hem de kronolojik önceliği dile getiren bu ifadeyle şimdide yapılmak istenenin ne olması gerektiğine, şimdiden önce ne olmuş olduğundan hareketle yanıt aranmaktadır.

Sesin Sözcükleri

Yazının ses üzerindeki hükmü, ona kendisinin sesin sembolü olduğunu unutturmuştur. Onu kendi başına varlık bulabileceği yanılgısına düşürmüştür. İnsanlar kendi aralarında güvence oluşturabilecek ifadeleri, insanların ağızlarından değil ellerinden almaya başlamalarıyladır ki, toplum olabilmek sözleşmeleri gerektirmiştir. Üstelik sözleşme kendinde, insanların karşılıklı birbirlerine güvence vermeleri içeriğini barındırırken, zamanla, sadece birinin yazmış olduğuna tarafların imzası anlamına geldi. Ve böylece sözleşemeden adım atılamaz, sözleşmeye dâhil olmayacak söz söylenemez oldu. Oysa burada yazılı olanlar da anlatılabilirdi. Buraya dâhil olanlar konuşmanın parçası olabilirdi. Buradaki gibi özne-yüklem uyumlu ve her zaman bir noktayla nihayete erdirilebilecek cümleler kurulamazdı belki, ama zaten hangi anlam kendini noktayla sınırlandırmış bir cümleye sığabilir ki?

Yazılı-sözlü gelenek arasındaki ayrım çalışmamızın ana eksenini oluşturmadığından -ki buna yönelik düşünceler yeterince yazıyla karşılık bulmuştur- sanatın ifade biçiminin sese sadece müzikal içeriğin unsuru olarak alan bırakmasının düşünme ve düşünce üzerindeki etkisini açmaya çalıştığımız bu metnimizde, onu yazmayı bilen-söyleyebilen bağlamında değerlendireceğiz.

Herhangi bir kuruma (tabii Batı formunda inşâ edilmiş olanı) işçi-öğrenci alımında yazılı sınavın sözlüye öncelik tanıması öncelikle o kişiyle kurum arasında sözleşme niteliği barındırması bakımındandır kişiyi yazıya, kurumu okumaya tabi tutmacalar. Sonra o belge niteliğindekileri bir üste iletebilmedendir. Yazı söz konusu olduğu anda iki kişi arasındaki iletişim bir diğer üst-üçüncüyü yazıya dâhil etmiştir. Yazan acaba bunu okuyan kurumuyla nasıl bağ kuracaktırı da dâhil etmeli, okuyan zaten bu kurum onu onunla yapmış olduğunu sözleşmenin yazılı olanınca görevlendirmiş o metni okumasını. Gerektiğinde isteyen merciye iletebilecektir.

Oysa Platon’la başlayan Batı düşünce serüveni diyaloglar üzerinden akmaktadır. Konuşan Sokrates yazmaya dâhi gerek duymamıştır. Homeros’un anlatısı içerik ve işlev bakımından karşıtlık oluşturuyordu, yöntem ve biçim sonrasında ideal olanına kavuşacaktı. İlk roman kabul edilegelen Don Quichotte bizimle konuşur aslında. Türkçe’de ise Oğuz Atay karakterleri… Söyledikleri konuşmanın kuralına ve yazının gramerine uymayanlar deli atfedilebildiği çağda yaşıyoruz. Sonuçta söylemin edim teşkil ettiğine filozoflar da ikna olmuş durumdalar. İnsan konuşmayla açar kendini dış dünyaya. Konuşmamayı seçenin dilsiz kabul edilişi, bir aracı kullanmamayı seçmekle o araçtan yoksun olunduğunun eş olması varsayımına dayanmaktadır. Herhangi bir sebep olmadıkça konuşmalı, anlatmalıydı, oysa tam da bunlar için sebep olması gerekirken. Amacı kendinde konuşmaya sohbet denir. Dengbejler de böylesi bir edimle kendilerine varlık ve görev atfederler. Çalışmamızın devamında onlardan söze edeceğiz. Lâkin dengbêje sözü vermeden önce, ona diğerleri arsında nasıl bir yer ayırdığımızı belirtelim ki, dengbêj kurulduğu köşede rahat etsin.

Sanat batıdaki gibi elit ve aristokratlar arasında değil dengbêjin davet edildiği sofraya oturabilen herkese seslenir. En çok da orada olmayan ve belki de orada olmadığı için sadece onun sesiyle kendi kulağı arasında ilişki kurabilen arka odalardaki anne ya da kız konumundaki kadınlara seslenir. Çoğunlukla, herhangi bir müzik dinleyebilecek araçtan yoksun ve müziğin icra edildiği ortamların kıyısında dolanabilmekten başka mekân bırakılmamış bu kadınların çocuklarına aktarabildiklerinin canlılığı biraz da o ortamlardaki cansızlıklarındandır. Ne de olsa insanın duyduğu ilk sesi (deng) söyleyen (bêj) anadır. Nasıl ki insanın ilk söylediğini duyan oysa. Böyle başlayan anne-insan ilişkisi, libidinal karmaşa sonrası babayı kendine rakip görmeyi gerektirmeden diğer insanlarlakine model olabiliyor. Baba zaten evde durmaz, çocuğunu sevemez. Emir kipi dışında da kurulamaz cümleler. Bu yüzden dengbêjlik ve kültürü batının bir zamandır alışageldiği kültürel çalışmalara araç da sunamaz.

Dengbêjlik bu açıdan batı kültür ve sanat geleneğindeki dönüşümlere kısmî bir eleştiri aracı sunabilecek olduğundan seçilmiştir. Böylelikle batı geleneğinin Platon’ un keskin ayrımı nedeniyle Homeros öncesi ve sonrasına bir akustik alan (1) açmak niyetindeyiz. Bu ses kendini doğuya ulaştırmıştır, ama batıdaki dolanımını yitirmiştir. Bu sesin doğunun yüksek dağlarına çarpıp geri döndüğüne tanıklık ediyoruz. Batı, doğunun mistik sesine kulak vermeye başladı yeniden. Batı-doğu sentezi batı forumuna doğu içerik katmakla gerçekleşiyor. Kendi yitirmiş olduklarını tekrar bulmayı keşif sanan batı aklı kendi dünyasında bunların mutluluğunu sürebiliyor. Tabii onun da popülerleşip tüketim nesnesi hâline gelmesine kadar…

Dengbêj sesin sözcüsü, sesi söyleyen, ses veren anlamlarına gelmektedir. Her ne kadar müzik yapan sanatçı karşılığından ibaret değerlendirilse de –ki bu da müziğin kendisine ayrılan yerden büsbütün bağımsız değildir- o, tarih taşıyıcısı, masal anlatıcısı ve hatta toplumun birleştirici unsuru anlamlarını barındırmıştır.

Dengbêjin sesinin etkisi sadece müziğin ritmiyle değil, dinleyicisinin orada bulunuş sebebiyle de uyumluluğundan almaktadır. Gücü ise onun dışında hiçbir kaynağın olmayışı ve orada olanların ona inanacağı ve ondan etkilenecek olduğunun önkabulündendir. Dengbêj anlatısının etki ve ikna yaratıp yaratmayacağıyla ilgilenmez. Zaten davet edilmediği yerde bulunmayacağından orada olanların hâlihazırda onu beklediklerinin bilincindedir. Böylelikle anlatısında önemsediği kısmı sesin dolaşıma girdiği anda orada bulunanların imgeleminde olduğu gibi karşılık bulup bulamayacağıdır. Bunu da onlarla uzlaştığı diğer hikâye ve türkülerden örneklerle destekler. Dinlediklerine inanan, ilk duyduğuna inanan toplumları ikna etmek kolaydır; şayet ilk anlatan ya da öncesinde aşina olunanı bahis ediniyorsanız. Yeni ve gelişmiş bundandır böylesi toplumların topraklarına pek kolaylıkla girmez.

Batının böylesi anlatıyı kendine düşman görmesi, toplumun gerçek gibi insanların akıllarının uzlaşısı üzerinden kurulanın duygudaşlıklarına galibiyetindendir. Okur-yazar olanlar bunlarla iş görmeyeni sadece kendi anlatılarından değil sitenin kendisinden kovmakla işe başlamışlardır. Ve böylece kendi toplumlarında yeni bir “ilk”i anlatanlar olmuşlardır. Onların anlattıklarını okuyanlardan duyduklarına inanan toplum eskisinin kaynağının değişmiş olmasını kendisinin değişmiş olmasıyla eş görmüştür ki hâlâ bu anlatılanlara inancını sürdürmektedir. Antikite akıl karşıtlığı olarak değerlendirdiği şiir, mit gibi ezbere dayalı ve bundan dolayı anlatıcısının hafızası ve hayal gücünden başka kaynak ve belge niteliği barındırmayan bu öğeleri zarar verici görmeye başlamakla yeni bir anlatı geleneği oluşturmuştu. Bilgi bir metne kaynaklık edebilecekse ve dış dünyada algılananla uyum oluşturabilecekse hafızada yer almalıydı. Bilginin hayal gücünün bir ürünü olamayacağı, hayali daha güçlü yazabilenlerce ortaya atılan bir iddiaydı. Dinleyenleri onlara inanmakla gerçeklik kazandırmıştı. Oysa dengbêjlik kültüründe akla dışsal olan öğelerin akla karşıtlığından değil aklın soruşturmasını kendine dâhil edebilecek alanı yersiz kılmasından dolayı varlığını sürdürebilmişti. Homeros’u ilk dengbêjlerden görebilen Mehmed Uzun onun bu yönüne vurgu yapmaktadır. Aklın, görmediğine inanmamaya başlaması inanmadığını da görmemesine sebep olmuştur. Aklın soruşturmalarından sıyrılan bu nosyonlar yaşam alanından da soyutlanmışlardır.

Batı, özellikle, modernizmle birlikte doğanın aklın rasyonel ilkelerince kurulabileceğini keşfetmekle doğa tasarımından sadece duyguları değil aklın rasyonel olmayan kısımlarını da doğanın dışına atmıştır. Varlığı ideal olana yaklaştırmak ve ideal olanın –tanrı(ların)- ifadesi olma işlevindeki sanatın bu dönemde bir süre realist takıldıktan sonra “sür”lüğüne kavuşması gerçeğe duyulan öfkenin bir ürünüdür. Gerçeğin ideal olanın tam da olmayanı olarak tanımlanması ideale duyulan özlemi artırmıştır. Doğu ise kendi içinde bu gerçekliklerden batıdaki kadar pay almamış olmakla bunlar arasında bir gerilime de tanıklık etmemiştir. Doğudan gelen sesin mistik oluşu batının kulaklarının sistematik duymaya alışmış olduğundan bağımsız değildir. Müziği ve diğer sanat biçimlerini böylesi sistematiklere oturtan batı buna alternatifi atonallik üzerinden tasavvur edebiliyordu. Gerçeğin dışına tek çıkış yolu olarak ona karşıtlık görülebiliyordu.

Doğu sanatının tartışmaları içinde, her ne kadar onun egemenlerince putperestlik ve tanrıtanımazlık olarak değerlendirilmiş olsa da- toplumsalla ilişkisi üzerinde batıdaki olduğu kadar durulmayışının bir sebebi vardır. İşini icra eden kendini tenzih etmediği bu yapıyla yekpare gördüğünden toplumla bir ilişki kurmasına hacet de kalmıyordu ne kendisini ne de icrasını. Doğunun sistematize olmayan ve bu yüzden zanaat olarak değerlendirilmesine sebep olan formun önemsizliği toplum ve toplumsalla kurulan bu ilişki biçiminin bir sonucudur.

Dengbêj anlatısını aynı zamanda dinleyicisi olmakla profesyonellik kazanamadığı gibi/için emeğine yabancılaşmamakta ve bundan sebep katharsise ihtiyaç duymamaktadır. İşini nasıl icra etmesi gerektiğini düşünmesiyle icra etmesi öyle bir aradaki ifadede geçişlerdeki aksaklıklar sesin parçası olarak kalmaktadır. Doğadaki seslerin mükemmelliğini notalardaki ritimlere uygunlukla eş görenlerin/duyanların kulaklarını tırmalayan bu arızalar-detone olmalar sesin kendi sonu olmaktadır. Kişi kusurları ve emeğiyle katılmaktadır yaşama ve sanata. Doğada fiziğin yasalarına bir türlü uymayanları doğadaki düzensizlikle açıklamaya gayretine düşmüş böylesi zihin bu hataya biraz da kendini düzenlilik üzerinden kurmakla düşmektedir. Doğada olmayan değişim ve yenilik insan yaşamının, böylece, bir unsuru hâline gelmiştir. Doğada değişim değişmediği iddiasındaki aklın bir yanılsamasıdır. Doğa kendi yasalarını açmaz, kendi hikâyesini anlatır dinlemek isteyene. Doğa ifadenin bir aracı olarak değil sadece, dinleyenine kendi sesini vererek katılır anlatıya.

Mehmed Uzun Dengbêjlerim adlı çalışmasında dengbêj soğuk geçen bir kışın sebebiyet verdiği kıtlığı anlatır. Öyle bir kıtlık ki insanları onu yemek için bir kedinin peşine düşürür. Kedi insanlardan kaçarken damın birinin üstüne çıkar. Ardından gelenleri fark edince karşı evin damına doğru hamle yapar. Lâkin soğuk onu iki damın arasında mağlup eder ve kedi orada donup kalır. Bu hikâyeye müdahale eden doğrucu dinleyicilerden biri anlatıcıya “Ya olur mu öyle şey? Bırak yalan uydurmayı! Çöz o kediyi ya karşı dama geçsin ya da kendi damında kalsın!” Anlatıcı kendi varoluşuna da sebebiyet veren cevabı verir: Benim anlattığım, sadece bir öykü. Senin doğrularını sana anlatacağımı nereden çıkardın?

Dengbêjleri ve onların öykülerini, kendi doğrularını bize anlatan batı düşüncesi ve onun ürünü sanatı –ve onunda eserlerinden olan müziği- eleştirmektense bir hikâye anlatarak sohbetimize dair kılmak niyetindeyiz. Böylece bir öfke ya da eleştiri yerine, öyle olmayan başka bir yaşam alanını anlatarak olması olası olana işaret edebilmeyi istemekteyiz. Böylelikle anlatımızı açıklayabilme kaygısıyla değil anlatabilme coşkusuyla icra edebilelim. Dengbêjlerin anlatma tutkularının anlaşılır olma kaygılarından daha diri olmasındandır çoğu zaman anlaşılmasalar da sevilmelerine sebep olan.

Bahsi geçen coğrafyanın dağlarının, ağaçlarının, nehirlerinin; doruklarında hikâyeler tutuyor, dallarıyla şarkı fısıldıyor ve üzerinden tarih akıtıyor oluşu kendini doğadan tenzih etmeyenlerin varlıkları sayesindedir. Doğa kendini dinleyeni olmasa da anlatmayı sürdürecektir ve ona anlatanlarıyla sohbetlerde de canlılığını korumaktadır.

Bildiklerini duyduklarından edinmeye alışmış, ilk duyduğuna inanan bu toplumun kabullerini yıkmak pek mümkün değildir. Birileri anlatacak ve anlatılanlar önceki hikâyelerle benzerlik deyimlerle uyumluluk gösterecek ki kullanıma girebilsin. Dünyanın yuvarlak olduğuna döndüğüne ikna olamamış bu toplum diğer pek çok konuda olduğu gibi bilinenlerle söylenebilecek olanlar arasındaki mesafenin korunması gerektiğinin bilincindedirler. Bu dengeyi şaşırmış olanlar hikâyelerine konu olmuşlardır; kimi zaman kahramanlıklarıyla kimi zaman da ihanetleriyle. Onların yaşamlarıyla devletin öngördüğü arasındaki farktır buna sebep. Çoğunun askerde tanış olduğu bu devlet aygıtı kendi işleyişi yüzünden böyle görmekte ve göstermektedir. Sebebinin anlaşılmadığı ama uymak zorunda kalınan bu buyruklar öte dünyanın icadıdır. Ahirette hesabı sorulmak üzere yaşam alnından başka bir yere havale edilmiş bu olaylar çıkarılabilecek dersler olma mahiyetlerini korurlar.

Modern dönemlerle birlikte bilim temeli üzerinde yükselen yapılar insanın ayağını yerden kesmiştir. Bu yapının bozumu da temelin farklı olması gerektiği gibi farklı bilgilerle temellendirilmiştir. İnsanın bütün eylemlerinin belli bilme türleriyle anlamlandırılacağı yönlü düşünce doğa ile kurulan ilişkiyi de etkilemiştir. Bilginin değişimi yapılar üzerinde etki eder, oysa doğadaki işleyiş ise insanı bilmeye değil ona bilebildiği kadarıyla uygun eyleyebilmeyi gerektirmektedir. Bir kültürün yaşamasına engel olmak, onun nostaljisine bağlanmak kadar ondan sıyrılamamak gibi bir etkiye de yol açar. Dengbêjlere yöneltilen beğeni ifadelerinin onların icra ettiklerinin estetikle kurulan ilişkiden ziyade bir minnetten kaynaklı oluşu, işin nasıllığına eğilmeye engel olmaktadır. Şimdilerde eser vermek gibi engelleri olmayan Kürt müzisyenleri yeni uyarlamalarla bunları yeniden dile getirmektedir. Kürtlerin de kendi müziklerine eğilmelerine sebep olanın, modern müzik yapanların batılıların geleneksellerinden beslendiklerinin bilgisinden dolayı kendi geleneksellerine yönelmiş olmaları kaderin bir cilvesi olsa gerek. Bir müzik eseri ve müzisyenle kurulacak duygusal ilişki bireyin toplumsal-ahlakî varlığının değil kendi anlam dünyasıyla karşılık bulması beklenir. Günümüzde batı ve onun düşünce-eserlerine yönelik en yerinde eleştirinin gene batıdan gelmesi şaşırtıcı değildir. Fakat, doğunun kendi kültürüyle kurduğu ilişkinin eleştirel olması gerektiği yönlü düşüncesi –ki batı tarafından ödüllendirilmiş, neredeyse, bütün sanatçıların ya kendi kültürlerinin yaşama şansı bulamamış azınlığa ait olmaktan ya da kendi toplumunu hedef almışlardan oluşması bu yargıyı güçlendirmektedir- dışarıdan bir müdahaledir. Dışarıdan gelebilecek etkiler içten gelenlerle karşılık bulmalı. Eleştirmek ve eksiğini doğrudan yüze ifade etmek doğuluların yöntemi değildir. Onlar daha çok edimlerin ya da etkilerin gelenek ve hakikatle ilişkisi üzerinden kendi şahsi değil evrensel fikirlerden hareketle ifade edilmesini seçerler. Batının kendisini eleştirebilmek adına araç olarak kullandığı bu eserlerin doğuda nasıl iş gördüğü batılı düşüncelerin eserleriyle açıklanamaz. Duyguların oluşumu ve ifadesinin farklılığıdır burada bahsi geçen iki kutbu oluşturan, yoksa sadece coğrafi yönler değil.

Metnimizi Mehmed Uzun’ un Dengbêjlerim isimli çalışmasına yazdığı metinde, Mehmed Uzun ve onun eserleriyle bir İskandinavya’ lı olarak girmiş olduğu ilişkisinin eserinden söz eden Kerstin Ekman’ın sözleriyle sonlandıralım:

“Şimdilerde artık, neredeyse, tüm İsveçliler kendi köklerinden uzaklaşmış durumda. Kentleşmeyi öngören evrensel bir uygarlık bayırlarda dolaşmış, ısırgan otlarının çiçek açmasını görmüş çocukların tüm yaşadıklarını, tüm gördüklerini bir kitsch ya da oldukça pahalı yeniden yaratılmış mekanlar haline getirmekte. Bu nedenle, buyrun, işte size mutluluğun ne olduğunu bilen, mutluluğu yaşamış bir insanın yarattığı bir öykü, evet, mutluluk, karşı güçlerin tüm çabalarına rağmen yok edemedikleri bir kültür mirasına sahip olabilmenin mutluluğu” (2).

Dipnotlar:
(1) Ayna tutmak- altını çizmek yerine kullandığımız bu deyimin yazıda ifade ediliyor oluşunun kendindeki çelişkisinin farkında olarak.
(2) Mehmed Uzun, Dengbêjlerim, s. 6, İthaki yay., 2006. 

Kaynakça
UZUN, M., Dengbêjlerim, s. 6, İthaki Yayınları, 2006.
DERRIDA. J., Platon’un Eczanesi, çev: Zeynep Direk, Pinhan Yayınları, İstanbul:2014.
PLATON, Devlet, Çev: Sabahattin Eyüboğlu-M.Ali Cimcoz, İş Bankası Yayınları, İstanbul:2006.

Yazar: Ramazan Kurt

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.