Filling the Void: Emotion, Capitalism and Social Media’nın yazarı Marcus Gilroy-Ware ile bir söyleşi.

Facebook ve Instagram gibi platformlar dünyada milyarlarca kişinin hayatının vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Fakat bu platformlar bir nevi bilgi ve eğlence kaynağından mı ibaret, yoksa kapitalizmin aşırılıklarının uğursuz bir semptomu mu? Batı İngiltere Üniversitesi’nde (Uni. Of the West of England) dijital gazetecelik alanında kıdemli öğretim görevlisi olan Marcus Gilroy-Ware, yeni kitabı Filling the Void: Emotion, Capitalism, and Social Media’da (Boşluğu Doldurmak: Duygular, Kapitalizm ve Sosyal Medya), bu soruyu irdeliyor. Kitap, sosyal medyayı kullanmamızın ardındaki gerçek sebepleri ve kültür, politika ve kapitalizme ilişkin fikirlerimizi nasıl etkilediğinin cevabını arıyor. Bu söyleşide yazar, bazı savlarını değerlendiriyor.

 

Sizi bu konuya yönelten ne oldu?

2008 senesinde bilginin internetteki yayılışı hakkında gazetecilere verdiğim bir eğitimin ardından, insanların sosyal medyayı kullanmalarının ardındaki sebebin ne olduğunu ve neyin arayışında oldukları konusuna merak saldım. O dönem, internet kullanımının esasen rasyonel ve bilgi odaklı olduğuna dair -doğru bulmadığım- bir fikir söz konusuydu. Kaliteli gazetecilik yaparsan insanları çekersin, böylece hem gazetecilikte hem de demokraside kutsallaştırılan “bilgi edinme hakkı” teknolojiyle perçinlenecektir. Bu görüşe hiç mi hiç inanmadım, zannımca son yıllarda, “yalan haberlerden” tutun da Buzzfeed’in liste-haberlerine ve Facebook’un iki milyar kullanıcı eşiğine ulaşması gibi gelişmeler bu kuşkuyu haklı çıkardı.

Obsesif akıllı telefon kullanımı yaygınlaştı. Sizce bu bir sorun teşkil ediyor mu?

Akıllı telefon kullanımının özünde bir sorun olduğunu düşünmüyorum, öyle olduğunu söylesem veyahut düşünsem büyük bir ikiyüzlülük yapmış olurdum. İşin ilginç noktası şu ki, her yaygın davranışta olduğu gibi, akıllı telefonlar üzerinden sosyal medyaya erişimin yaygınlığı da bu durumun yaşandığı toplumlara ilişkin birtakım özellikleri ortaya çıkarıyor. Akıllı telefonlar, çeşitli iletişim ve medya platformlarına erişim sağlayan en kullanışlı araçlardan birisidir, fakat aslında akıllı telefonlar bu platformlara erişmek için kullanılan bir araçtan fazlası değildir. Kanımca incelenmesi gereken şey, erişimi sağlayan araçtan ziyade, bizlerin bu platformları tüketim biçimimizdir. Az önce “obsesif” kelimesini kullandınız; obsesif davranışlar daha çok bilinçli ve belirli bir amaçtan ileri gelse de -mesela sürükleyici bir roman okumak gibi veya kıskanç bir sevgiliyi örnek olarak düşünebilirsiniz- bu ifade neredeyse doğru sayılabilir. Ben bu davranışı daha çok “kompülsif” kelimesiyle tanımlardım, yani sebebini bilmesek de kendimizi bunu yapmaktan alıkoyamıyoruz. Neden diye durup bir sormalıyız bence. Araştırmalar, insanların artık araba kullanırken ve cinsel ilişkiye girerken de akıllı telefonlarını kontrol ettiklerini söylüyor! Bu uç örnekler, idrak etmemiz gereken çok daha geniş kapsamlı, kompülsif sosyal medya tüketim davranışımızın bir parçasıdır. Akıllı telefonları da kapsayacak şekilde, sosyal medyayı kullanış biçimlerimizi incelediğimiz takdirde, geç kapitalizmin içinde bulunduğumuz bu dönemine, kapitalizmin tüketim arzusunu yaratarak bundan nasıl istifade ettiğine ve aynı zamanda insanların kendilerini uzaklaştırmaya çalıştığı bir gerçekliği nasıl ürettiğine dair bir şeyler öğrenebileceğimizi düşünüyorum.

Peki, sosyal medyayı kullandığımızda neyin yerini dolduruyoruz ve bu mevcut siyasi ve ekonomik konjonktürle mi alakalı?

Bu sorunun basit bir cevabı var. Yerini doldurduğumuz şey tam da sizin “mevcut siyasi ve ekonomik konjonktür” şeklinde ifade ettiğiniz şey aslında. Bazı okurlar, Mark Fisher’in, içinde yaşadığımız, kendini alternatifsiz gibi sunan postmodern geç kapitalizmi inceleyen ve tanıklık ettiğimiz depresyon ve diğer ruhsal sorunların yaygınlaşmasıyla arasında bir bağ kuran çalışmalarından haberdardır sanırım. Çoğumuzun çalışma ortamındaki giderek istikrarsızlaşan şartları, ekonomi mantığının romantizm veya yaratıcılık gibi hayatın birçok alanına nüfuz etmesini ve yapacağımız hiçbir şeyin bir fark yaratmayacağı ya da daha parlak, daha temiz bir gelecek kuramayacağımız hissine kapılmamızı, Fisher’in “kapitalist realizm” adını verdiği akımın farklı yönlerine örnek gösterebiliriz. Daha net bir ifadeyle, beni bu kitabı yazmaya teşvik eden şeylerden biri, Fisher’ın “depresif hedoni” fikriydi. Normalde depresyon anhedoniye -yani keyif alamamaya- neden olsa da, kapitalist realizmin yarattığı depresif ruh hali, Fisher’a göre, “sürekli mutluluğu/keyfi kovalamak dışında hiçbir şey yapamama”ya neden olabilmektedir, özellikle de kapitalist realizmden başka bir şeyle tanışmamış gençlerde. Sosyal medyadaki ana sayfalar aşina ve güvenilir kaynaklardan gelen, yeni, çeşitli ve sayısız bir dizi medya içeriğini içermektedir. Bu son derece cazip bir kombinasyon. İnsanların ana sayfadaki içerikleri kullanış biçimlerini gözlemlerken fark ettim ki Facebook, Instagram ve Twitter gibi mecralar, genelde akıllı telefonun aracılık ettiği, depresif hedoninin dijital formunun mükemmel örnekleridir. Sosyal medyayı hayatınıza daha fazla dâhil ettikçe dijital depresif hedoniye olan arzunuzun ticari değer taşıyan veriler için sömürülmesi, manzarayı daha karanlık bir havaya büründürüyor. Ve tüm bunlar daha siz sözde “yalan haberlere” bakmadan oluyor, bu durum kitabımın son bölümünde de ele alınıyor.

Sosyal medya kimlik performansımızı nasıl etkiliyor?

İlk olarak, sosyal medyanın bir şeyleri “etkilediği” yönündeki bu indirgeyici düşünceye karşı temkinli olmalıyız. Zira değişimi gerçekleştiren asıl özne genellikle insanların kendisidir. Bütün teknolojilerde olduğu gibi, sosyal medya da önceden arzu edilen fakat mümkün olmayan şeyleri mümkün kılmaktadır. Böylece, toplumların (ve kimliklerimizin) farklı koşullarda tespit edilmesi güç olabilecek yönleri açığa çıkarılmaktadır. Yeni teknoloji, açılmakta olan bir kapıya benziyor, fakat her daim kapıyı kimin, neden açtığını ve bundan ne çıkar elde ettiğini sorgulamalıyız. Aynı soruları, tost makinesinden makineli tüfeğe veya elektrikli arabalara kadar diğer her türlü teknoloji için de sorabilirsiniz.

Kimlik konusuna gelecek olursak; Danah Boyd’un çalışmalarında kapsamlı bir şekilde ele aldığı, Sherry Turkle’nin ilk çalışmalarında yer verdiği ve diğer pek çoğu tarafından ele alınan bu soruyu değerlendirmenin geleneksel yolu, insanların internet olmaksızın kolaylıkla elde edemeyecekleri kimlikleri oluşturmak amacıyla sosyal medyayı nasıl kullandıklarına bakmaktan geçiyor. Bunun neticesinde de birçok kişi, kimliği başlı başına bir performans olarak nitelendiren sosyolog Erving Goffman’ın çalışmalarını sosyal medyaya uyarlıyor. Kimliğin tümüyle dijital sunumu -örneğin bir sosyal medya profilinde olduğu gibi- kişinin kimliksel performansını süslemesine ve hatta kimi yönlerini düzeltmesine olanak sağlıyor.

En çok üzerinde durmamız gereken nokta ise, -sınıf, ırk, cinsiyet, cinsel yönelim ve benzeri özelliklerimiz ve bilhassa bu özelliklerimizin kimliğimizle kesiştiği noktalardaki- politik kimliğimizin çevrimiçi sosyalliğimizle temasa geçme şeklidir. Son dönemde, politik kimliği çevreleyen oldukça büyük bir baskı ve gerilim var, internet ise bu güçlü duyguyu ifade ettiğimiz yer konumunda. Dijital mecraları kullanırken sergilediğimiz serbestlik, politik kimliğin doğasında var olan gerilimleri, kanımca en hafif tabirle üreticiliği yıkacak şekilde, tırmandırmaktadır. Nitekim bu durum yalnızca, bir süredir sosyal medya kullanımını incelemekte olduğum aşırı sağ için değil, Twitter’da ana akım haline gelmiş sosyal medya eleştiri kültürü için de geçerlidir.

İnsanların, adalet ararken ve eşitsizliklerin hesabını sorarken, karşısındakinin de bir insan olduğunu unutarak son derece art niyetli ve saldırgan bir üsluba başvurmaları beni çok üzüyor. Dijital mecralarda, müttefik bildiğim kimselerle dahi, herhangi bir siyasi tartışmaya girmeye çalışmaktan bile vazgeçtim. Ömrünü haksızlıkla mücadeleye adamış insanların etrafında büyüdüm ben, tüm insanlığın birlikteliğine ve dayanışmasına duyduğum gereksinim benliğimin merkezinde yer etmiştir.

Sanal ile gerçek yaşam arasında anlamlı bir ayrım yapılabilir mi?

Artık mümkün değil. Böyle bir ayrım düşüncesi her daim popülerdi; özellikle de internetin erken dönemlerinde, yabancılarla iletişime geçebilmenin ve uzak yerlerden arkadaş edinmenin yeni olduğu zamanlarda, insanlar genellikle interneti, gerçek hayattan farklı, “bağımsız bir alan” olarak algılıyorlardı. Hiçbir dönemde böyle bir ayrımın mümkün olduğunu düşünmüyorum, ancak insanların böyle düşünmeleri gayet anlaşılır bir durum. İnternet teknolojileri günlük yaşamımıza daha fazla nüfuz ettikçe, internetin bağımsız bir alan olduğu metaforu giderek daha az kullanılmaya başladı. Günümüzde, herhangi bir sosyal ağdaki çevrimiçi arkadaşlarınız gerçek hayatınızdaki arkadaşlarınızdan oluşuyor, Facebook’ta beğendiğiniz şeylerin dijital olmayan karşılıkları var ve dijital medya kullanımımızın meydana getirdiği durumlar nedeniyle tutuklanabiliyor, işimizden kovulabiliyor, hatta yaşamımızı kaybedebiliyoruz; bu nedenle, böyle bir ayrıma varmanın doğru veya kullanışlı olduğunu düşünmüyorum. Yaşamımızın diğer alanlarındaki kültürel, ekonomik ve sosyal ilişkileri ve güç dengesini internette de görebilmekteyiz, gerisi ise büyük ölçüde hüsnükuruntudur.

Son zamanlarda “filtre baloncuk”ları ve sosyal medyanın haberler tüketimimizi etkilediği hakkında çok şey işittik. Bu endişe verici bir durum mu?

Hem evet, hem hayır. Beni esas kaygılandıran, yaşanan kutuplaşma. Fakat bunun, belli bir ölçüde her daim var olagelmiş bir toplumsal sorun olduğu kanısındayım. Yes, Prime Minister’da ne diyordu? “Guardian ülkeyi kendilerinin yönetmesi gerektiğini düşünenler tarafından okunuyor; Times ise ülkeyi bizzat yönetenler tarafından okunuyor.” Günümüzde bu ifade büyük bir doğruluk payı taşıyor; hem sosyal medya hem de televizyon ve gazete gibi (halen satın alan az sayıdaki kimseler için) her türlü mecrayı kullanımımız ne derece kutuplaştığımızı ortaya koyuyor. Wall Street Journal tarafından gerçekleştirilen “Blue Feed Red Feed” (Mavi Haber Kırmızı Haber) deneyi, kutuplaşmanın ABD’deki korkunç durumunu gözler önüne sermiştir. Facebook ve Twitter gibi haber akışı sağlayan ana sayfalara sahip olan sosyal medya platformlarının, insanların mevcut önyargılarını veya yanlış inançlarını perçinleyebiliyor oluşunun kaygı verici olduğunu düşünüyorum; fakat internette okuduklarımızın, mesela (AB’de) kalmak veya ayrılmak ya da Hillary veya Trump arasındaki tercihimiz gibi düşüncelerimizde köklü bir değişime neden olduğundan kuşkuluyum. Cehalet ateşini ve zaten var olan kutuplaşmayı körüklemesinin aksine, sosyal medyanın bu türden ilksel düşünce oluşumuna neden olduğuna ilişkin yeterli kanıt yoktur.

İncelediğiniz bu modelin politik neticeleri nedir?

Kanımca sosyal medyada çoğu kişinin, bilgi ve aklıselim bir münazara gibi rasyonel birtakım arayışlardan ziyade, -gülmek, sevgi, öfke, nefret ve benzeri- duygusal dürtülerin peşinde koştuğunu kabul ettiğiniz zaman, sosyal medya platformlarının kullanıcılarının hangi zaaflarını suistimal ettiğini gerçek anlamda göreceksiniz. Bu durum aslında insanların sermayeyle karşı karşıya olduğu anlamına geliyor, fakat çoğu kişi bunun farkında bile değil; bu yüzden, daima kullanıcıların tarafını tutmak zorundayız. Bence bu habersiz mücadelenin birçok yönü var; bu yönleri burada özetleyeceğim, ancak kitabımda daha derinlemesine ele alınıyor.

İlk olarak, “yalan haber” olgusunun varlığını, insanların aradıklarının duygu olmasına ve böylece, özellikle de kişinin inançlarıyla çatıştığında, “gerçekler”in öneminin ikinci plana itilmesine borçlu olduğu görüşündeyim. İnsanlar yanıldıklarını duymak için bağlanmıyorlar internete; öncelikli arayışlarının gerçekten ziyade duygusal olduğunu kabul ettiğinizde bu düşünce anlam kazanıyor.

İkinci olarak ise, Facebook, Instagram ve diğer mecralara yüklediğimiz bize ait olan içeriklere nasıl yabancılaştırıldığımız hususunda birtakım sorunlar olduğunu düşünüyorum. Elbette, giderek artan sosyal soyutlanma dikkate alındığında, hepimiz hayatlarımızdan bazı anları paylaşmak için can atıyoruz. Fakat bebeğinizin fotoğrafını Facebook’a yüklemek, bu fotoğrafı Mark Zuckerberg’in tercih ettiği bir reklam ajansına e-postayla göndererek, birkaç arkadaşınızı da karbon kopya (CC) kısmına ekleyerek “Buyurun, beğen’e tıkladığınız sürece bunu dilediğiniz yerde kullanabilirsiniz,” demekten farksızdır. Kaç ebeveyn böyle bir şey yapar ki?

Son olarak, ana sayfadaki sonu gelmeyen yeni medya akışını tüketmeye ve sosyal ağlarda birbirimizle iletişime geçmeye duyduğumuz (tamamen anlaşılır) dürtünün, bir şekilde, dikkatimizi Facebook, Google, Twitter ve diğer kuruluşlar tarafından sistematik bir şekilde yürütülen gözetim, deneysel çalışmalar ve veri toplama işlemlerinden farklı şeylere yönlendirdiğini düşünüyorum. Shoshana Zuboff ve Aral Balkan bu yöntemlere dikkat çekerek harika bir iş yaptı; bu yöntemler kitabımda derinlemesine incelenmekte.

Mevcut trendler tersine döndürülebilir mi? Her daim akıllı telefonlarımıza ve sosyal medyaya bu denli bağımlı mı olacağız?

Söylediğim gibi, esas sorun akıllı telefonlar veya sosyal medya değil, bu araçların yarattığımız topluma dair bize anlattıklarıdır. İnsanlar sosyal medyaya ilgi duymayı bıraktığında mutlu olacağım, zira kültürel ve ekonomik koşullar bile bizleri bunalıma iterek ruh sağlığımıza bu kadar zarar vermiyor. Asıl soru, sosyal medyaya ilgi duymaktan vazgeçtiğimiz noktaya nasıl ulaşacağımız, ancak “depresif hedoni” ve Silikon Vadisi’nde türlü tezahürlerle para kazanmayı amaçlayanlar var olduğu müddetçe, kafamızı biraz olsun dağıtmak için çeşitli ekranlara bakıyor olacağız. Akıllı telefonlara ve donanımlara değinecek olursak, insanlar çoktan akıllı telefonun günlerinin sayılı olduğundan söz etmeye başladılar bile. Google Glass, Apple Watch veya Facebook’un sanal gerçeklik platformu Oculus Rift gibi cihazlar, işlerin telefona hiç mi hiç benzemeyen bir şeylere doğru gittiğini gösteriyor bizlere.

Gidişatı nasıl görüyorsunuz?

Şahsen teknolojiye dair bir şeyler yazmaktan uzaklaşıyorum. Bir bakıma kitabım, sosyal ağlardan ziyade, sosyal medyayı mümkün kılan politik kültürle ilgiliydi. Şu anda, iki büyük küresel sorunla karşı karşıyayız: ilki, Myanmar’dan tutun Filistin’e ve Charlotsville’e kadar dünyanın dört bir yanında faşizme ve politik şiddete dönüş; ikincisi ise, doğanın karşı karşıya kaldığı tehlike. IŞİD’in petrol ticaretinden beslenmesi, İngiltere’nin silah ticareti ve bunun Yemen gibi yerlerdeki ölümcül neticeleri, Amerikan aşırı sağının köle ticaretinin yaşandığı günlere duyduğu özlem veya iklim değişikliğini reddedenlere sponsorluk eden kara para… Piyasaların ve sermayenin etkisini, kaygı verici politik gerçekliğimizin çoğu yönünde görebilirsiniz. Titanik’in oturma düzenini sil baştan düzenlemek için birbirimizle kavga edeceğimize, paranın ve kapitalizmin bu krizlerdeki karanlık parmağını gün yüzüne çıkaracak ve gerçekte olup bitene dair bir farkındalığın temellerini atacak yeni bir yöne kırmalıyız dümeni. Bana göre, gazetecilik bölümünde insanlara bu meselelerden nasıl haberdar olacaklarını ve noktaları nasıl birleştireceklerini öğretmek, bu durumu tersine çevirecek en önemli şeydir.


Yazar: Samira Shackle
Çeviren: Onur Aydın
Kaynak: New Humanist

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.