Paylaş

Eğer orada çalışmıyorsanız hastanede bulunmak, insanda bunaltı düzeyinin az ya da çok artmasına neden olur. Hasta ve hasta yakınları bir an önce buradan ayrılmak ister. Muayene sonrası hastadan tetkik istendiğinde doğal olarak o tetkikin hemen yapılıp sonuçlanması beklenir. Ancak kimi tetkiklerin hazırlanış ve yapılış aşamalarının doğası gereği veya tetkik isteminin çok fazla, tetkik yapan insan ve cihaz sayısının ise az olmasından dolayı randevu verilmesi gerekir. Bu randevu süreci gerilimi biraz daha arttırmaktadır. Sonunda randevu tarih ve saati gelen hasta laboratuara başvurur ve A tetkiki için randevusu olduğunu belirtir. Tam bu noktada hastayı içeri alacak ve tetkik işlemlerine başlayacak ilgili görevli ile (doktor veya teknisyen) hasta veya hasta yakını arasında yaşanan diyaloglar hep dikkatimi çekmiştir. Şöyle ki: Adını söyleyip randevusu olduğunu belirten hasta ya da hasta yakınına ilgili görevli düzgün bir Türkçe ile “Evet hanımefendi (Ayşe Hanım), randevu listenizde adınız var, şimdi lütfen şöyle oturun sıranız gelince (içerideki hasta çıktıktan sonra) sizi çağıracağım.” şeklinde hitap ettiğinde, bazı hastaların “Daha mı bekleyeceğiz!” veya “Ama bizim sıramız değil miydi?” gibi serzenişleri olmaktadır. Ya da durumdan hiç memnun olmadıklarını belirten jest ve mimikler izlenebilmektedir. Ancak ilgili görevli “Hah! Tamam, teyzem. Şimdi sıra sende, şöyle bir otur dinlen, çağıracağım seni biraz sonra” diye durumu açıklarsa bu serzenişler ya da memnuniyetsizlik ifadeleri çok daha az sergilenmektedir.

Tepkilerdeki farklılığın sağlık sorunu ve tetkik bunaltısı nedeni ile sıkıntılı olan kişinin alışık olduğu sosyal yakınlık ve destek hissini alıp alamaması ile ilgili olduğunu düşünüyorum. İlk durumdaki düzgün açıklama, genellikle sıkıntılı durumlara düştüğümüzde çevremizden duymaya alışık olduğumuz açıklama tarzına benzemez. İkinci tarz açıklama ise devrik cümle yapısı ve prozodisi bol, sanki arada bir tanıdıklık varmış hissi veren içeriği ile sıkıntılı durumlarda yanımızda olan insanların tarzına daha çok benzer. İşte bu tarz kişinin içinde bulunduğu bunaltıyı azaltmaya ve verilmek istenen mesajın daha olumlu şartlarda ve daha net alınabilmesine neden olmaktadır.

Büyük ozan Yunus Emre “Söz ola kese savaşı söz ola bitire başı/ Söz ola ağılı aşı bal ile yağ ede bir söz” der. Gerçekten lisan hem insanı canından edebilir hem de canını kurtarabilir. Lisanın etkili ve tehlikeli olmasının nedeni onu üreten organ, yani beynin yapısıdır. Bu yapıyı belirleyen şey ise tüm diğer organlarda olduğu gibi bu organın var oluş şartlarıdır. Sosyal canlılar olarak ait olduğumuz grup ile birlikte hareket etmemiz hayatta kalma şansımızı arttırır. Sosyal desteğe muhtacızdır. İşte bu nedenle beynimiz bir grubun parçası olmamıza, o grupla eş güdüm içinde davranabilmemize ve o grup tarafından kabul görmemize yardımcı olacak davranış örüntülerini tanıyıp onları uygun şekilde sergileyebilecek şekilde yapılanmıştır.

Sosyal yalıtım günümüzde de bireye verilebilecek en ağır cezaların başında gelir. Bu yaptırım yaşam şartlarının çok daha ağır olduğu geçmiş dönemlerde bireyin yok olması anlamına gelebilmekteydi. Beynin sağlıklı kalabilmesi ve sağlıklı yaşlanabilmesi için bir sosyal çevre içinde bulunması gereklidir. Erişkinlikleri boyunca entelektüel ve sosyal aktivitelerle yoğun ilgilenen kişilerin yaşlanırken yaşa bağımlı bilişsel düşüşten daha az etkilendiklerini ortaya koyan çalışmalar vardır (Ballesteros ve ark.,2015). Epidemiyolojik çalışmaların gösterdiği gibi sosyal ağların/geliştirici etkenlerin yokluğu veya azlığı durumunda –bu durum bunama nedeni olmasa da- insanlarda bunamanın öncül bulguları izlenmektedir (Dodge  ve ark.., 2014). Beyin sosyal bağlam içinde evrilmiş bir organ olmanın özelliklerine sahiptir. Bu özellikleri onu kimi zaman çok güçlü kılarken kimi zaman da aciz bırakır, akıl almaz hatalar yapmasına neden olur. İki ucu keskin kılıç haline getirir.

Aynı şey beynin en üst düzeyde sembolik işlevi olan lisan için de geçerlidir. Örneğin, sosyal canlı olmamızın beynimize en önemli etkilerinden birisi tanıdıklık etkisi dediğimiz şeydir. Tanıdık olan yani daha önce karşılaştığımız ve bize bir zarar vermeyen kişi ve şeylere yönelik olumlu duygulara sahibizdir. Bize tanıdık gelenin, olumlu olanın tercih edilmesi geçmişte atalarımız için faydalı bir uyum sağlama şekli olmuştur. Ancak bu tarz düşünmemizin günümüzdeki diğer etkileri neler olabilir? Bu etki kötüye de kullanılabilir ve tanıdık olduğumuz kişiler tarafından aldatılmaya daha açık hale gelebiliriz. Bu etki lisanımızda da aynı şekilde işler. En az 12 farklı dilde tekrarlanmış olan bir araştırma, insanların kendi isimlerinde bulunan harfleri içeren kelimeleri, bu harfleri içermeyen kelimelere tercih ettiklerini; kendi isimlerinde bulunan harflere karşı şaşırtıcı bir bağları olduğunu göstermiştir (Marcus, 2008). Bu etkiyi bilen kurnaz bir satıcı adınız örneğin “Cansu” ya da “Cem” ise size “C” harfi ile başlayan benzerlerinden daha kalitesiz veya daha pahalı olan bir ürünü rahatlıkla pazarlayabilir.

Sosyal bir canlı olmanın davranış ve lisanımıza etkileri keşke bu ölçülerde kalabilseydi. Ancak bu etkiler ne yazık ki toplumsal açıdan da istenmeyen sonuçlara neden olabilmektedir. Tanıdıklık etkisi bireysel kararlar dışında sosyal kararlara da etkir. Elimizde toplumsal politikaların işe yaradığını gösteren bilimsel veriler olmasa da, şu an yürürlükte olan politikaları, yürürlükte olmayanlara tercih etme eğilimini taşırız. Maliyeti ve faydalarını karşılaştırmak yerine çoğunlukla basitçe şu bildik dededen kalma sezgiyi kullanırız: “Eğer yürürlükteyse, işe yarıyordur.“ Bir kötü haber daha: içinde bulunulan koşullarda hissedilen tehdit algısı arttıkça bu etki de artmaktadır. Ayrıca içinde bulunduğumuz grubun davranış eğilimlerinin dışına genellikle çıkmayız, yani bir diğer deyişle safları bozmayız. Milyonlarca yıldır çetin doğa koşullarında bir bireyin varlığının diğer birey için hayati öneme sahip olduğu 50-150 kişilik küçük gruplarda yaşamanın getirdiği davranış kalıplarına sahibizdir. Var olan kuralı uygulamaya, dâhil olduğumuz topluluğa uymaya eğimliyizdir. Ortada bir varsayım varsa, o konuda genelde hiçbir şey yapmayız.

Günümüzde de bu böyledir. Örneğin yasal olarak ‘organ bağış kaydı yaptırmayan kişiler bağışçı değildir’ (Danimarka., İngiltere, Almanya gibi) varsayımı olan ülkelerdeki organ bağışı, ‘organ bağışından vazgeçmediği sürece herkes organ bağışçısıdır’ varsayımı olan (Fransa, Macaristan, Avusturya gibi) ülkelerden çok daha düşüktür. Çünkü ilk gruptaki ülkelerde yaşayan bireylerin organ bağışçısı olmak için fazladan bir şey yapmaları gerekmektedir. “Hayır! Ben organ bağışçısı olmak istiyorum” beyanlarını resmi kurum ve kuruluşlara bildirmeleri gerekmektedir. Bu ülkelerde bu işlem genelde basit işlemlerle çok kısa süre almasına rağmen kişiler organ bağışı yapmak isteseler de ait oldukları varsayılan gruptan çıkıp bu kısa işlemi çoğunlukla yerine getirmezler. Ancak ikinci grup ülkelerdeki gibi kişileri eğer doğuştan yasal olarak aksini belirtmedikçe organ bağışçısı safına katarsanız bu kez de bireyler organ bağışçısı olmak istemeseler de genelde bunu belirten kısa basit işlemlerin zahmetine girmez ve ait oldukları varsayılan grup içinde kalırlar (Johnson ve Goldstein, 2003)

Keşke bu safları bozamayışımızın sonuçları her zaman bu kadar telafi edilebilir olsaydı. Bir grubun başındasınız ve önünüzde bir A görevi var. Yapılması ya da yapılmaması konusunda şüpheleriniz mevcut. Bireysel olarak tek başınıza sorumluluk almak istemiyorsunuz ya da gruba tek başınıza içinizden geçen seçeneği yaptırabileceğinizi düşünmüyorsunuz. İşte burada dilin o beynin yapılanmasında gizli olan zayıflıklarına dayanan ölümcül gücünü kullanabilirsiniz. Ve ne yazık ki bu güç geçmişte çok kötü şekillerde kullanılmıştır. Şöyle ki eğer A görevinin yapılmasını istiyorsanız gruba görevi açıklayıp “Önümüzde sevimsiz bir A görevi mevcut. Karar hepimizin! A görevini yerine getirmek istemeyenler bir adım ileri çıksın” derseniz grubun çoğunluğu A görevini yerine getirmek istemese de çok az kişi safı bozabilecek ve bir adım öne çıkacaktır ve sevimsiz görev yerine getirilecektir. Ancak A görevini yerine getirmek istemiyorsanız yine dile başvurup cümlede küçük bir değişiklik yapmalısınız “Önümüzde sevimsiz bir A görevi mevcut. Karar hepimizin! A görevini yerine getirmek isteyenler bir adım ileri çıksın.” dediğiniz anda bu kez de tam tersi olacak ve çok az kişi bir adım öne çıkacak ve görev yapılmayacaktır.

Beynimizin ve tabii ki bu beynin dışa açılan işlevi lisanımızın her zaman güzel söz ve davranışlara imza atamadığı bir gerçek. Öyle ki bazen hiç istemeden de hem kendimize hem de çevremizdeki insanlarai hatta içinde yaşadığımız topluma zarar verebiliyoruz. Hem de yararlı olabilecekken. Bu hatalardan kaçınabilmek için beynimizin var oluş koşullarını geçirdiği evrimsel süreci iyi tanımamız zayıf ve güçlü yanlarını iyi bilmemiz gerekiyor. Özellikle de beynimizin en etkili işlevi olan dili olumlu ve iyi yanlarımıza hitap ve hizmet edecek şekilde kullanabilmeyi öğrenmeliyiz.

Kaynakça:

Ballesteros S, Kraft E, Santana S, Tziraki C.  (2015) “Maintaining older brain functionality: A targeted review” Neuroscience and Biobehavioral Reviews 55;453–477
Dodge, H.H.,Ybarra, O., Kaye, J.A., (2014) “Tools for advancing research into social networks and cognitive function in older adults.” Int. Psychogeriatr. 26,533–539.
Johnson EJ, Goldstein D. (2003) “Do Defaults Save Lives?” Science  21:Vol. 302, Issue 5649, pp. 1338-1339. DOI: 10.1126/science.1091721
Marcus G., (2008) Kluge, İnsan Zihninin Gelişigüzel Yapısı Çev.:Armağan Özdemir Remzi Yayınevi, 2010 syf:59-60.(Orijinal Çalışma: Nuttin JM. Eur J SocialPsychol.,1987)

Yazar: Tuğrul Atasoy

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.


Paylaş

Tuğrul Atasoy

Doğmak nedense 1967 yılına nasip olmuş. Ankara’da geçen ve oldukça uzun gelen okul yıllarını Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinden 1991'de mezun olarak tamamladım. Yetmedi yine aynı ciddi şehirde uzmanlık eğitimi alıp 1997’de nöroloji uzmanı oldum. Sonrasında Haziran 2001 tarihinde yolum Zonguldak'a düştü. Halen bu şehirde Üniversitenin Nöroloji Kliniğinde Öğretim Üyesi olarak hayatımı kazanmaktayım. Davranış bilimleri dışında, müzik, edebiyat ve doğa fotoğrafçılığı diğer ilgi alanlarım. Okumak dışında elimden geldiğince yazmayı ve yazdıklarımı paylaşmayı da seviyorum. Yazdıklarımı bir araya getirdiğim yayımlanan kitaplarım var; Yeni Yetenlere (Şiir); Olduğu Gibi (Şiir); Sormadan Gidilir Bazen (Öykü); Yarının Dünüdür Bugün (Öykü); Gölgeler Güneşte Gezinir (Öykü); Bir Nöroloğun Gözünden İnsan Neden Sanat Yapar? (Araştırma-İnceleme).