“İnsan ömrü bir an sürer, özümüz artsız aralıksız bir akış, algımız belirsiz, tüm bedenimiz bozulmaya yazgılı, ruhumuz bir kargaşa, yazgımız öngörülmez, ünümüz güvenilmezdir. Tek sözcükle, bedenimize ait olan her şey akan bir ırmaktır, ruhumuza ait olan her şey de salt düş ve yanılsamadır; yaşamımız yabancı bir ülkede savaş zamanı ve yolculuktur, ölümden sonraki ünümüz ise unutuluştur. Bize koruyacak ne kalıyor geriye? Tek, biricik şey, felsefe” (1).

Stoacı felsefe Helenistik dönemin Epikurosçular ile birlikte adından en çok bahsettiren felsefe okullarından biridir. Sokrates’in “kendini tanı” buyruğunun miras kaldığı bu dönemde, Epikurosçuluk ve Stoacılık bu mirası bilgece bir yaşam için, kendine yeterli olma (autarkeia) amacı için kullanmışlardır. Fizik, mantık ve ahlak olarak felsefeyi üç kısma bölen Stoacı filozoflar, kendine yeterli bir yaşamın ancak bilgelikle mümkün olduğunu ve bilgeliğin doğanın anlaşılması yoluyla doğaya uygun bir yaşamı da örgütleyeceğini düşünmüşlerdir. Dolayısıyla Stoacılar fizik, mantık ve ahlaka birbirleriyle oluşturdukları bütün bakımından değer vermişlerdir. Bu yüzden Stoacı düşüncede bilmek, doğru bir şekilde organize etmek ve iyi yaşamak ancak bir arada mümkündür. Öyleyse Stoacı ahlaka verdiğimiz önemi, Stoacı mantık ve fiziğe de vermemiz gerekir.

Antik dünyada fizikten anlaşılan bizim bugün anladığımız anlamda fizik değil, doğanın anlaşılması anlamında fiziktir. “Doğrulukla ve sık sık belirtildiği gibi fizik sözcüğünün kaynaklandığı physis, Grekçe büyümek anlamına gelen phyein fiilinden gelir: doğadan söz eden, yaşamdan söz eder” (2). Burada Stoacıların doğa felsefesinden, onların bilgiye yönelik kavrayışlarını açık kılmak için kısaca söz etmekle yetineceğim.

Stoacılar doğayı, Tanrı ve ateşle özdeşleştirerek, onu bir yandan akılsal bir yandan canlı kabul etmişlerdir. Doğadaki her şey bir yandan akılsal fakat aynı zamanda da maddi ve canlıdır. Bu iki özellik, dünyanın etkin ve edilgin ilkesidir. Bu durumda insan ruhu da maddi ve akılsal bir özellik taşır. Doğayla kurulan böyle bir ortaklık onu anlamanın da mümkün olduğu, dolayısıyla akla uygun yaşamanın aynı zamanda doğaya uygun yaşamak olduğu anlamına gelir.

Stoacılar için doğayı anlamanın yolu deneyimdir. “Stoa deneyimciliği, kendisini içsel bir deneyim ile her bir bireyin içinde yaşadığı dışsal dünyadan oluşturmaya yöneldiği deneyim arasındaki uyumla tanımlamayı amaçlayan bir bilgeliğin ortaya çıkışıdır” (3). Burada karşımıza phantasia (tasarım) kavramı çıkar. Plutarkhos phantasia’yı phantastikon’dan dikkatlice ayırır. Phantastikon (hayal), nesnesi olmayan bir harekettir. Phantasia’nın ise nesnesi olan bir tasarımlanan şey vardır. Stoacılar için phantasia, deneyimin bilgiye dönüşmesinin ilk aşamasıdır. Phantasia nesne ile karşılaşmanın, duyumun öznedeki temsilidir. Duyum ile karşılaşılan nesne, öznenin zihnine tasarım olarak yansır ve bu tasarım ile aynı zamanda özne de dönüşür.

Dünyada birbiriyle aynı olan iki bireyin olmadığını ve her bireyi karakterize eden şeyin ondaki içsel gerilimler olduğunu düşünen Stoacılar için tasarım, nesnenin içsel gerilimleri ile öznenin içsel gerilimlerinin bir etkileşimidir. Dolayısıyla tasarımın nesnel bir özellik taşıması mümkün değildir. Her birey kendi tikel yatkınlıkları ile bir tasarım meydana getirir. Fakat bilgiyi elde etmek için tasarım yeterli değildir. Bilgi için tasarımın öznenin onayına veya reddine ihtiyaç vardır. Bir tasarımın özne için anlaşılır olması onun onay vermesine, tasarımın gerçekliğini kabul etmesine bağlıdır. Yani tasarımın bir kanıya dönüşmesi için aklın bir tepkisi gereklidir. Tasarımı onaylamanın ne zaman mümkün olduğu konusunda ise diyalektiğe ihtiyacımız vardır. Diyalektiğin yöntemlerini kullanarak tasarımın onaylanmasına Stoacılar phantasia kataleptike yani anlaşılır tasarım der. Kataleptike, katalepsis’ten türemiştir ve katalepsis ele geçirmek anlamına gelir. Dolayısıyla anlaşılır tasarım, farklı bireylerin farklı şekillerde algıladıkları nesnelerin, akıl ile anlaşılır kılınmasıdır. Yani burada bir ve aynı gerçekliğin farklı yollardan ele geçirilmesi söz konusudur. Sonuçta açık seçik ve uygun bir kavrayışa götüren ortak unsur ise akıldır. Bu da bize Stoacılar için şunu söyleme imkânı verir: Akıl birdir, ama yolları çoktur.

Stoacıların tanrısal ve dolayısıyla akılsal kıldıkları doğa anlayışları, insanın da akılsal bir varlık olmasından dolayı doğanın anlaşılabilirliğini mümkün kılar. Doğaya uygun yaşamanın aynı zamanda erdemli bir hayat yaşamak anlamına gelmesi, doğanın bilgisini şart koşar. Bilginin elde edilme sürecindeki unsurlar ise ilkin tasarım ikinci olarak tasarımın akla uygunluğunun teşhisidir. Tasarım öznenin nesneyle karşılaşmasından sonra onun hakkında meydana getirdiği bir imgedir. Farklı özneler aynı nesneleri farklı şekillerde temsil ederler. Bu temsile onay verip vermemek ise aklın faaliyetidir. Stoacılar diyalektiği de, yanlışı onaylamamayı sağlayan bir yöntem verdiği için erdem olarak kabul ederler.

Sonuç olarak erdemli bir yaşam, bilgelikle geçen bir yaşamdır. Stoacılar için erdem birdir ve erdem ile erdemsizlik arasında dereceler yoktur. Ya bilge ve erdemlisindir ya da akılsız ve erdemsiz. Gene de erdemin tasarımları birden fazladır. Farklı şekillerde tasarlanmış erdemler, aslında birbirine bağlı tek bir erdemdir (4). Ele geçirilmesi, keşfedilmesi gereken bir hakikatin varsayıldığı bir dünya anlayışı içerisinde, tasarımların birden fazlalığının olanaklılığını tanıması açısından Stoacı düşüncedeki phantasia kavramının önemsenmesi gerekir. Erdemin ve aklın birliğini kabul eden Stoacı felsefe, farklı bireysel varoluşların bir duyumu farklı şekillerde temsil etmesinin ve gene de aynı inanca varmasının mümkün olduğunu gösterir. Bugün dünyanın “keşfedilecek” “bir” anlamı olduğu inancından uzak da olsak, Stoacılar sonuçta bize, çoğulcu bir düşünce sisteminin olanaklılığını gösterir.

Dipnotlar
(1) Marcus Aurelius, Düşünceler, YKY, İstanbul, 2016, II.Kitap, 17.
(2) Jean Brun, Stoa Felsefesi, İletişim Yay., İstanbul, 2016, s. 51.
(3) A.g.e. s. 40.
(4) A.g.e. s. 94.

Kaynakça
AURELIUS, Marcus, Düşünceler, YKY, İstanbul, 2016.
BRUN, Jean, Stoa Felsefesi, İletişim Yay., İstanbul, 2016.
ARSLAN, Ahmet, İlkçağ Felsefe Tarihi 4, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yay., İstanbul, 2012.

Yazar: Ayşe Bilge Demir

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. 

Please complete the required fields.