Her gün uyanıp da taze dehşet kaynağımızdan yeni çıkmış korku öykülerini okumaya başlarken, kendimizi şu soruyla karşı karşıya buluruz; Albert Camus’nün ortaya koyduğu gibi, kendini mi öldürmeli yoksa bir kahve daha mı almalı? İntiharın tasavvuruna dalmakla meşhur bir filozof varsa o da Camus’dür; “Ortada ancak tek bir felsefi mesele vardır ki o da intihardır” savını ortaya atacak kadar [1].

Varoluşçular ve Stoacılar, birçok konuda kalın kafalı olarak bilinirler. Yine Simone de Beauvoir, intihara dair görüşleri Camus kadar bilinmemekle birlikte, aslında Varoluşçuların cevabının Stoacılardan çok da farklı olmadığını gösteren bir görüşü örnek verir.

1954’te, Beauvoir, ana karakteri Anne’in intiharı derinlemesine tasavvur ettiği The Mandarins kitabı ile Fransa’nın en prestijli edebiyat ödülünü aldı. Anne, dünyanın ne devasa ve sonu gelmez olduğunu gördüğünden beri artık onu kayıtsızlıkla izler olmuştur: “Yeryüzü donmuş; hiçlik ehlileştirmiş onu.” Büyük aşk macerası yıkılmıştır ve mesleği kendisini tatmin etmemektedir. Yalnızca kendi hayatının artık anlamsız olduğunu hissetmekte değil, varoluşun bir işkence ve anılarınınsa ıstırap olduğunu düşünmektedir. İntihar, acıdan kaçmanın bir yolu gibi görünmektedir. Kahverengi zehir şişesini elinde tutarken, Anne, dışarıdan kızının sesini duyar ve bu onu intiharın diğer insanlar üzerinde gerçekleşecek etkisini düşünmeye sevk eder. “Ölümüm bana ait değil,” diye karar verir, çünkü “diğerleri, benim ölümümü yaşayacak olan.”

Daha sonraları biyografisinde Beauvoir, aslında Anne’in gündelik varoluşunda kurtuluşunun bir galibiyet gibi görünmesini istediğini anlatıyor[2]. Bu sonuç, sadece intiharın ne kadar zor olduğunu değil, esas zorluğun duygusuzluğun geçerli bir seçenek olmadığında yattığını gösterir ki bunu kitaptaki bir karakterin ağzından da duyarız. Yaşamak, sadece nefes almaktan ibaret değildir; yaşamak hayatta etkin biçimde değer bulmak anlamındadır; Anne bunu ilişkilerinde bulmuştu. Başkaları hayatımıza her zaman neşe getirmez, ama anlam kazandırabilir.

Her halükarda, hayatı kucaklamak ve tutkuyla yaşamak, varoluşa dair umutsuzluğa düşmüş biri için söylemesi yapmaktan kolay olan bir iş. The Mandarins’de buna kesin bir cevap bulunmuyor. Bildik Varoluşçu tarzda, anlam yaratmak, hayatımıza neyin anlam kattığını anlamaya çalışmak kendi elimizdedir. Diğer bir taraftan, Beauvoir buna daha etkin bir ifade getiriyor: “Hayatını bugün değiştir. Gelecekle kumar oynama, hamleni şimdi yap, erteleme” [3]. Yalnızca tek bir hayatımız varken onu bir armağan gibi görmeli, olabildiğince fazlasını çıkarmalı içinden. Bir fincan kahve günlük hayata kanıksanmış bir dönüş olacaksa, bu yeterli değildir. Ancak biri çıkıp kahveyi varoluşun anlamlı bir parçası olarak alıyorsa, örneğin hayatın yaşanmaya değer olduğu ifadesi çıkıyorsa, o halde espressonuzu seçip güne atılın.

Stoacı filozof Epictetus daha doğrudan bir cevap sunar buna. İntihar, etik olarak kabul edilebilir, ancak sadece aşırı uç koşullarda. Tanıdık bir benzetmeden faydalanarak, dumanla dolmuş, yanmakta olan ev örneğini verir: “Durumunuzun gerçekten kötü olduğuna inanmayın, bunu kimse size zorla yaptıramaz. İçeride duman var mı? Boğucu düzeyde değilse içeride kalırım; şayet çok fazlalaşırsa, o zaman çıkarım. Her zaman şunu hatırlayın; kapı açık” [4]. Seçim sizin: Durumun katlanılmaz olduğunu düşünüyorsanız, kapı açık. Ama kalacak olursanız hayatı yaşamaya değer kılmak üzere elinizden geleni yapma sorumluluğunu kabul etmiş olacaksınız.

Discourses‘ın II.15 söylevinde Epictetus’a bir arkadaşının ölüm orucuna girdiği söylenir; kadim zamanlarda bu sık rastlanan bir intihar yöntemiydi. Derhal koşar, destek olmak ister ancak arkadaşının bu eyleminde iyi bir amacı olmadığını anlar. Söylentiye göre, Epictetus der ki: “Şayet kararına bizi ikna edersen, bak, burada sana yardım etmek üzere bulunuyoruz; ancak mantıklı değilse kararını değiştirmen gerek.”

Peki mantıklı karar nedir? Stoacılar pratik filozoflardır, örnekle anlatırlar. Zeno, okulun kurucusu, kendisini açlıktan ölmeye mahkum etti; çünkü artık fazla yaşlıydı, hassastı ve başkalarına bağımlı durumdaydı, artık topluma katkıda bulunamayacak haldeydi. Daha genç olan Cato (Julius Caesar’ın baş düşmanı) ise tiranların politik oyunlarına alet olmamak adına intihar etti. Seneca, bir isimsiz köleden söz etmektedir ki bu kimse, bir muhabere sonrasında yakalanmış, ölümü köleliğe yeğ tutmuştur.

Fakat bu madalyonun bir de olumlu yüzü vardır: Hayatı yaşamaya değer kılan, başkalarına faydalı olmak, dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek, sevdiğimiz insanlarla ilişkilerimiz ve özgürlüğümüz gibi ahlaki değerlerimizdir. Bunlara sahip olduğumuz sürece, sınırlı ölçülerde bile olsa, kalırız. Stoacılar için özgürlüğün garantisi olan o kapı ise orada açık durmaktadır. İşte bu, hayat katlanılmaz olduğunda çıkıp gidebileceğinizi doğrulayan bilgidir. Seneca’nın dediği gibi, özgürlük, sadece bilekleriniz kadar uzaktadır.

Ne zaman vaktimizin geleceğini kimse bilmez. Ama işte tam da bu yüzdendir ki yaşamın ne zaman sonlanacağını bilemeyiz, der Stoacılar, bu yüzden her anı dolu dolu yaşamalı, hayatımızı şu an’a ve burada’ya tutturmalı. Keyif almadığımız ya da önemsiz şeyler yapıyorsak, sahip olduğumuz ve kimsenin bize geri ödeyemeyeceği tek kaynağımızı boşa harcıyoruz demektir: Zamanı. Seneca’nın dediği gibi: “Her saati sımsıkı yakalayın. Bugünün işlerine odaklanın, yarına bağımlı kılmayın kendinizi. Biz ertelerken, hayat hızını alır” [5]. Filozof imparator Marcus Aurelius da aynı fikirde: “Ancak sınırlı bir zaman size verilmiştir, eğer bunu zihninizdeki bulutları dağıtmak için kullanamazsanız, zaman geçer, siz de göçüp gidersiniz; dönmemek üzere… ” [6].

Camus’nün sorusunun cevabı, Epictetus’unki olacak o halde: Hayır, intihar etmemelisiniz; zira Marcus’un “insanın görevi” addettiği işleri gerçekleştirmeniz gerek. Bir fincan kahve kapıp şükredin ve anlamlı ilişkiler kurmaya, projeler başarmaya, başkalarına faydalı olacağınız işlerle uğraşmaya ve kendiniz için bir şeyler öğrenmeye odaklanın. İşin doğrusu da bu, Anne’in yaptığını yapın ve kalın. Olur da oda dumana boğulacak olursa (tabii burada sigara dumanından söz etmiyoruz ki bir çok varoluşçuya kalırsa büyük mesele olurdu bu) o zaman kapıdan çıkıp gidebilirsiniz. Stoacılar ve Varoluşçular, hayatı anlamlı kılacak şeyin dışarıdan gelmeyeceğinde hemfikirler; onu ahlaki değer olarak kendiniz inşa edersiniz. Tabii yine de, intihar ya da kahve; karar size kalmıştır. Biz ikimiz içinse, ilk hedef en yakın kahveciye ulaşmak. Katılmak ister misiniz? 

Notlar

[1] Camus, Albert. 2000. The Myth of Sisyphus. Çeviren: Justin O’Brien. London: Penguin. Original edition, 1942, 3.
[2] de Beauvoir, Simone. 1968. Force of Circumstance. Çeviren: Richard Howard. Middlesex, England: Penguin Books, 283.
[3] Schwarzer, Alice. 1984. After The Second Sex: Conversations with Simone de Beauvoir. Çeviren: Marianne Horwarth. New York: Pantheon Books, 29.
[4] Discourses I, 25.17-18.
[5] I. On Saving Time, 2.
[6] Meditations II. 4.

 

Yazar: Skye C. Cleary ve Massimo Pigliucci
Çeviren: Selin Durmuşlar
Kaynak: iai news 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.