Yaklaşık olarak 250 yıl önce günümüz Almanya’sının güneybatı bölgesinde bulunan Stuttgart’ta, monarşinin yavaş yavaş çöktüğü dönemlerde Georg Wilhelm Friedrich Hegel adında Alman bir filozof doğdu. Doğumundan ölümüne kadar ürettiği bilgi ve fikirlerin etkisi çağdaşlarına ve kendinden sonra gelen hemen hemen herkese ilham kaynağı oldu ve yine günümüz topluma veya bireye özgü fikirlerin çoğunda kendine en azından ucundan kıyısından yer buldu. Yüzyıllardır her kesim tarafından zaman zaman eleştirilen, zaman zaman göklere çıkarılan Hegel, aynı kendisinin de bahsettiği gibi mükemmel değildi. Çünkü hâlihazırda hiçbir şey başlangıçta mükemmel olamazdı

Eğitimini teoloji ile tamamlayan Hegel, bu eğitiminin ardından felsefeye karşı büyük bir ilgi duymaya başladı. Her ne kadar felsefe alanında büyük bir düşünür olarak anılsa da teolojik olarak dönem içerisinde tüm dikkatleri üstüne çekti. Hatta öyle ki Protestan teologların çoğu o zamanlar onun felsefesini benimsemeye çoktan başlamışlardı. Dolayısıyla hayatı boyunca teoloji ile felsefeyi harmanlayarak çokça fikir ortaya çıkaran Alman filozof, yine bu fikirleri ortaya çıkarırken eski Yunan kültürü ve Kant’ın yeni felsefesinden de oldukça etkileniyordu. Aynı şekilde kendi yöntemini geliştiren Hegel, bu fikirleri üretirken diyalektikten de faydalanıyordu. Pek tabii diyalektikten faydalanırken esasında diyalektiğin de sınırlarını ve şemasını çoktan ortaya çıkarmıştı. Ancak bu yazıda diyalektikten ziyade, Hegel’in konularından biri olan “mutlaklık” terimine değineceğim; çünkü esasında mutlaklık, Hegel felsefesinin içyüzünü oluşturan, üzerine çokça düşünülmüş temel unsurlardan biri.

Hegel, felsefesinin şemasını çıkarırken zaman zaman daha doğuya dönük fikirler içerisinde hareket ediyordu. Örneğin Kierkegaard’ya göre hayatta belli seçimler yapmak bir zorunlulukken, demek istediğim hayatı seçimler yönlendirirken, Hegel’de bu durum biraz daha farklıdır. Hegel’e göre hayat aynı doğu felsefelerinde olduğu gibi bir akış hâlindedir ve engellenmesi, değiştirilmesi hâlihazırda çok mümkün değildir. Dolayısıyla bir seçim hâlinde olmak çok da mühim değildir. Bunun da sebebi, din felsefesine göre dünya, Tanrı’nın bir tezahürü ve yine Tanrı, esasında kendi yarattığı şeydir. Bu durumda mutlaklık içerisinde dönüp dolaşan insan, seçimleri ile bu mutlaklığın sınırlarını geçemez veya o sınırları değiştiremez. Bu durumda yapılan seçimlerin yaşamlarımızda hiçbir etkisi yoktur diyebiliriz.

Aynı şekilde Hegel’e göre din felsefesinin Tanrı’yı ispatlama isteği bulunmaktadır ancak yine din felsefesinin konusu diğer felsefe konularına göre somut değildir. Bu da Hegel’in yaptığı gibi çok fazla varsayım ve öznel düşünceler üzerinden yola çıkmak demek oluyor. Bu anlamda Hegel’de ortaya çıkan ilk düşünce Hristiyanlık’ın “tamamlanmış din” olmasıdır. Peki tamamlanan, yani sona ulaşan bir şey hakkında düşünmeyi gerektiren koşullar nereden doğuyor? Hegel’in esasında açıklamaktan kaçındığı nokta ise burada başlıyor. Çünkü “tamamlanmış olan” hâlihazırda üzerinde daha fazla söz hakkımız bulunmayan anlamına geliyor. Peki, Hegel’in deyimi ile din, “mutlak ve evrensel nesnenin bilinci” ise bu konuda fikir üretimine nereden başlamamız gerekiyor? Pek tabii ki tamamlanmış olandan, yani sondan.

Spinoza şöyle der: Bir şey kendisiyle aynı doğadan başka bir şeyle sınırlandırılabiliyorsa, o şeye kendi cinsinde sonlu denir. Basit bir örnek ile açıklamak gerekirse bu cümle şu anlama geliyor; bir kalemimizin var olduğunu düşünelim. Bu kalem yine benzeri bir kalemden ayrı ve farklı şekilde varlık gösteriyorsa bu, o kalemin mutlak olmadığını, yani kendi içerisinde belli sınırları olduğunu ve sonsuz olmadığını gösterir. Çünkü mutlak olabilmesi için ona benzer bir kalem olmamalı, tüm kalemleri kapsamalıdır. Yani, mutlaklık tekil olmalıdır. Ancak burada ufak bir çelişki bize göz kırpmaktadır. Çünkü mutlaklık esasında sonsuzluğa denk düşen bir durum değildir. Mutlak dediğimizde bir kümeyi kastediyoruz. Bu yüzden Tanrı’nın mutlaklığından bahsetmek ve hatta Tanrı’ya sanki insandan ayrı bir oluş gibi “Tanrı” diye seslenmek ağızda tatlı-tuzlu bir tat bırakıyor. Çünkü mutlaklıktan bahsediliyorsa orada ikinci bir varlık, yani Tanrı diye bir şeyden söz edemeyiz. Tanrı bizim mutlaklığımızın dışında durmuyor, hâlihazırda insan bu mutlaklığı yaşıyor olmalı. Bu anlamda Spinoza etkileri ile zaman zaman Hegel’de de görülen “panteist mutlaklık” yapısı tam mânâsı ile açıklığa kavuşturulamıyor. Her ne kadar panteist düşünce, Hegel’in ortaya koyduğu mutlaklık kavramının izdüşümü olsa da tam anlamı ile genel çerçeveyi oluşturmada yeterli olmuyor. Çünkü bu bakış açısı ile çizilmiş Tanrı figürü, Hegel’e göre mutlaklığın bir biçimi olsa da aynı zamanda hiçlik ile yakın anlamlar taşıyordu. Yani, panteizm ile sağlanan mutlaklık, insanın Tanrı’dan ayrı şekilde tekil varlığını kapsamıyordu. Bu yüzden Hegel daha çok Hristiyan öğretisinde bulunan üçlü birlik içerisindeki “Baba-Oğul” fikrini daha mantıklı buluyordu. Bunun da sebebi insan ile Tanrı arasındaki mutlaklığı açıklamada iyi bir yöntem olduğunu düşünmesinden kaynaklanıyor. Ancak Hegel Baba ile Oğul’un varlığını tekilden ziyade çoğul olarak ele alıyordu. Her ne kadar bahsedilen mutlaklık benim düşünceme göre tam bir çerçeveye oturtulamasa da, Hegel’in öldüğü yıl içerisinde doğan “metafiziğin annesi” H.P. Blavatsky mutlaklık ile ilgili oldukça tatmin edici bir görüş ile yola çıkıyor. Pek tabii, Hegel’den etkilenmediğini söylemek abesle iştigal etmek olur. Gelgelelim, H.P. Blavatsky birçok kesim tarafından çok tutulmayan, hatta yer yer bilinmeyen ve hatta hor görülen bir kimse. Yaşamı boyunca ilgilendiği alanları bir kenara bırakırsak, Blavatsky’e göre mutlak olana ibadet etmek veya benzeri herhangi bir eylem içerisinde bulunmak oldukça yersiz ve anlamsız. Çünkü mutlak olanı koca bir bilgi kümesi olarak düşünürsek, mutlaklığa bu “var olan hareketi algılama bilinci”ni atfedemeyiz, çünkü var olan ne ise mutlaklık odur. Hegel bu anlamda bu düşünceye yakın hareket ediyor, ancak Hristiyanlık dışında herhangi bir dinin bu mutlaklık içerisinde yer almadığını düşünüyor ve burada yanılıyordu. Var olan dinle ilişkili veya dinden bağımsız en ufak düşünce bile bu mutlaklık içerisinde gerçekleşiyorsa, var olan tüm dinler ve düşünceler bu mutlaklığı oluşturan insan üretimi temel niteliklerdir. Bu yüzden Blavatsky’nin mutlaklığı tüm dünyayı ve insan üretimi tüm bilgileri kapsıyor ve bizi daha doğru bir kapıya çıkarıyor diyebiliriz.

Ancak yine din öğretilerinin sunduğu mutlaklık tanımına bakarak, çok küçük bir örnek üzerinden gidersek ve mutlaklığın bir sınırı olduğunu kabul edersek, evrenin de bir sonu olmalıdır. Evrenin sonsuz olduğu hipotezinden yola çıkarsak bu durumda mutlaklıktan söz edemeyiz. Söz etmemiz durumunda karşımıza şöyle bir soru çıkar: Mutlak bir sonsuzluk olabilir mi? Burada karşımıza iki seçenek çıkıyor. Ya bahsi geçen mutlaklık, sürekli sınırları değişen bir mutlaklıktır ya da çok katmanlı bir mutlaklıktır. Sınırları değişen bir mutlaklık düşüncesi pek akla uygun olmadığı için çok katmanlı mutlaklık üzerinden düşünmeye devam etmemiz gerekiyor. Bunu dünya metaforu üzerinden açıklarsak şöyle diyebiliriz; ilk olarak en geniş katmanda atmosfer var iken, en alt katmanda da barisfer bulunur. Ancak en altta bulunan katman en üstteki katmandan ayrı değildir ve hatta öyle ki en üstteki ve her şeyi kapsayan katman en alt katmanın var olmasına neden olandır diyebiliriz. Bu durumda herhangi bir oluşu kendi sınırları ile mutlaklığa atfedersek, var olan en geniş katman bilinçdışı bir şekilde bir harekete sebep olur ve diğer alt katmandaki mutlaklık onun varlığından haberdar olmasa bile ona bir şekilde bağlıdır ve bir bütünü yani tam mutlaklığı oluştururlar. Bu da bizi mutlaklığın sonsuz olmadığına ve bir sınırı olması gerekiyor fikrine geri götürür.

En nihayetinde yüzyıllardır tartışılan ve hâlâ daha tam mânâsı ile net bir cevaba sahip olmadığımız mutlaklık konusu, Hegel’de de karşımıza öznel fikirlerle çıkıyor. Hâliyle bu öznel düşünceleri kalıba oturtamadığımızda elimizde kafamızı karıştıran, sonu gelmeyen sorular kalıyor. Ama her ne olursa olsun mutlaklık ile ilgili “kesin” bir söz edebilmek için onun sınırlarını ve işlevini bilmek zorundayız. Aksi durumda hiçbir şekilde doğru bir sonuca ulaşamayız, çünkü az önce bahsettiğim kalem metaforu üzerine tekrar düşünürsek ve tekil mutlaklık olarak ele alırsak, bu mutlaklıktaki diğer tekil nesne yani alt katman mürekkeptir. Pek tabii mürekkep olmadan kalemin bir işlevi dolayısıyla bir anlamı da olmaz. Bu da aslında demek oluyor ki, mutlaklık Hegel’in zannettiği gibi Tanrı-insanoğlu gibi iki ayrı oluş gerektirmiyor, aksine farklı katmanlar olmasını zorunlu kılıyordu. Belki de kimbilir; Hegel bunu yanlış isimlendiriyordu.

Kaynakça:
HEGEL, G. W. Friedrich. Din Felsefesi Dersleri. İstanbul: Pinhan Yayıncılık, 2016.
BUMİN, Tülin. Hegel’i Okumak. İstanbul: Kabalcı Yayınları, 1993.
RUSSELL, Bertrand. Batı Felsefesi Tarihi 3. Cilt. İstanbul: Alfa Yayıncılık, 2017.

Yazar: Kaan Onur Kaftanoğlu

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.