İllüstrasyon: Giacomo Gambineri

Henri Rousseau’yu meşhur eden akşam yemeği

1908’de, Pablo Picasso ile şair ve sanat eleştirmeni olan yakın arkadaşı Guillaume Apollinaire, o sıralar pek yerilen ressam Henri Rousseau için bir akşam yemeği ziyafeti vermeye karar verirler. Picasso o sırada Montmartre’daki bir eskiciden Rousseau’nun bir resmini satın almıştı; satıcı böyle şişman bir kadın portresinin berbat bir şey olduğunu ve aslında üstünü boyamak gerektiğini söylemişti. Ancak Picasso 5 Frank vermiş olduğu resmi, başka türlü bir bakışla beğenmişti: Evet çok kötüydü ve işte bu yüzden çok iyiydi. Apollinaire’le birlikte nüktedan bir şekilde, bu yemeği, üst düzey gümrük memurunun –bu isim, uzun yıllar görev yaptığından dolayı Rousseau’nun lakabı olmuştu- şerefine düzenlemeyi düşünmüşlerdi. İkisi, kaymak tabakaya davetiyeler yolladılar; bunların arasında Alfred Jarry, Georges Braque, Juan Gris, Max Jacob, Marie Laurencin, Gertrude ve Leo Stein, Alice B. Toklas gibi isimler vardı. Kendilerini Picasso’nun Bateau Lavoir’daki, sanatçılara mesken olmuş yeşil döküntü binadaki dairesine davet ediyorlardı.

Empresyonist cangıl sahnelerinde boy göstermeden önce Rousseau, o zaman 64 yaşına gelmişti, memuriyetteki işinden emekli olmuş ve artık tüm zamanını resim yapmaya adamış, utangaç bir emekli bürokrat profili çiziyordu. Butte Montmartre kafeleri ve sanatçı camiasında aşina olunmuş bir isimdi; hatta Salon des Indépendants’ta düzenlenen ünlü ressamlar sergisine katılmış ancak eserleri hiçbir zaman öne çıkartılarak sergilenmemişti. Naif sanatçı tarzıyla, eleştirmenlerce öne çıkarılmaktan ziyade saçma bulunuyordu. Bazı resimleri çakı darbelerine bile maruz kalmıştı. Kaldığı pansiyonun parasını sokakta keman çalarak çıkarıyordu.

O gece gerçekleşenlere dair birkaç farklı anlatım var ki yıllar içinde iyice dallanıp budaklanmış, abartılıp şişirilmiş de olabilir. Kimilerinin dediğine göre Picasso’nun yemek şirketine yanlış gün bildirmesi üzerine, Picasso’nun sevgilisi, model Fernande Olivier davetlilere, “riz à la Valenciennes” yani pirinç, deniz ürünleri ve tavuktan yapılan bir yemek hazırlamıştı. Başka bir anlatıma göreyse Olivier’in yeni döndüğü İspanya seyahatinden esinlendiği ve denediği bir İspanyol paella tarifinin telafisi olarak ortaya çıkmıştı. Gertrude Stein’ın son anda çevredeki dükkânlardan sardalya ve peynir bulmaya çalıştığı dedikoduları dönüyordu. Ama hepsi de yemeklerin harika olduğunda hemfikirdi. Onur konuğu bir elinde kemanıyla birlikte gelip ardından Apollinaire’in yüksek perdeden haykırdığı şarkılar ve şiirsel nidalar arasında Braque’ın akordeonuna eşlik etmişti. “Picasso’nun senin şerefine doldurduğu şu şaraplar /içelim haydi, madem içmek vaktidir/ hem nasıl da ahenkle çığırmakta/ “Çok yaşa! Rousseau çok yaşa!” Rousseau kalabalığa katılıp herkesi melodileriyle keyiflendirmişti üstelik.

Gece yarısı olduğunda, parti daha da serkeş bir hal almıştı. Davetliler için olan oturma düzenindeki yemek bittiğinde, Butte civar kafe-barlardaki insanlar da partinin dedikodularını duymuş ve katılmaya karar vermişlerdi. Yakınlardaki, şişkin evcil eşeğiyle ünlü kafe Lapin Agile’in sahibi Frédéric, kalabalık karşısında riskli bir dans yapmış ve düşmüştü; kör kütük sarhoş olmuş, tatlı olarak servis edilecek pastaların üstüne yuvarlanıvermişti.

André Salmon ile Maurice Cremnitz gürültülü bir ağız dalaşına tutuşmuş görünüyorlarsa da sonradan bunu numaradan yaptıklarını açıklamışlardı. Bir noktada, Rousseau, bunca övgü karşısında keyiflenerek Picasso’ya “Sen ve ben en büyük ressamlarız: Ben modern anlamda, sen de Mısır usulü” deyivermişti. Kendisi sabahın erken saatlerinde Stein’larla birlikte ayrılmıştı. Kalan misafirler yerlerde uyumuşlardı.

Şaka olarak başlamış olmasına rağmen bu yemek Roussea’yu sanat dünyasında meşrulaştırmasıyla anılmaktadır. Picasso “Portrait of a Woman,” (Bir Kadının Portresi) resmini Roussea’nun 1910’daki ölümünden sonra bile saklamış hatta bir defasında onun hakkında “Fransız psikolojik portresinin en gerçekçi örneği” diye söz etmişti. Resim şimdi Paris’teki Picasso Müzesi’ndedir.

İllüstrasyon: Giacomo Gambineri

İnsan Hakları Özgürlük Savaşçılarını Teşvik Eden Akşam Yemeği

Her güzel çorba gibi, bir kase Louisiana Gumbo’su (yerel bir çeşit bamya çorbası) da ortada ayaklanacak hiçbir şey yokken bile sizi ayağa kaldırmaya yeter. 17 Eylül 1960’ta, New Orleans’ta, üçü siyah biri beyaz olan bir grup öğrenci, McCrory’nin yalnız-beyazlar için ayrılmış yemekhane bölümüne oturmuş ve yemek verilmeden kalkmayı reddetmişlerdi. Öğrenciler kışkırtıcılık suçlamasıyla Lombard Louisiana’ya Temyiz Mahkemesine sevk edileceklerdi (1963); bu, ırk ayrımcılığına karşı savaşta kilit bir andı. Ancak bu tarihi yemekten daha öncesi de vardı; bütün bunlar aslında birkaç gün önce Chase’in restoranında yenen Gumbo sayesinde ortaya çıkacaktı.

Gumbo insana cesaret verir; ruhunu tatmin eder ve insanı konuşkan yapar, diyor Leah Chase. Kendisi Afrika asıllı-Amerikalı, Creole mutfağı ustası, 94 yaşında hala yemek pişirmeye devam ediyor. “Tatlım, bu işi burada planladılar işte” diyor, New Orleans’tan telefonda, sesi sıcak ve müzikal. Irk Eşitliği Kongresi CORE’un- (Congress of Racial Equality) genç aktivistlerinin o Eylül ayında defalarca öğlen ve akşam yemeklerini restoranın üst katında yediğini hatırlıyor.

Liderleri Rudy Lombard, 21 yaşında ateşli bir konuşmacıydı. Yanında da diğer bir siyahi öğrenci olan Cecil Carter Jr., beyaz öğrenci Lanny Goldfinch, annesi Vergie, Dooky Chase’de bar sorumlusu olan, cesur siyahi insan hakları savunucusu siyahi öğrenci Oretha Castle vardı. O dönemde Güney’de siyahi ve beyaz kimselerin aynı restoranda yemek yemeleri yasa dışıydı, ancak bu tehlike, yeri geldiğinde dava için canlarını feda etmeyi savunan CORE üyesi öğrencileri yıldırmıyordu. Hep birlikte, kokulu defne yaprağıyla kavrulmuş deniz mahsullü Gumbo ile kızarmış tavuk ve Lombard’ın meşhur salamlı, kaparili, zeytinli İtalyan salatasını yerel bir avukat olan Lolis Edward Elie ile paylaştılar. Yemeğin ötesinde, davaları adına kanun karşısında ne yapıp yapamayacaklarının üzerine gayet hassas tartışmalar dönmekteydi. Aktivistler, planlarını Barq’ın kök birasıyla kadeh tokuşturarak hazırladılar. Chase, “çalıştıkları sırada bir şişe kadar bile içmezlerdi” diyor.

1960 yılında, Dooky Chase, New Orleans’ta siyahilerin ütülü masa örtüleri üzerinde yemek yiyebilecekleri ender yerlerden biriydi. Lombard bir zamanlar bir radyo röportajında, gençken bir gün öyle bir yerde yemek yiyebilmeyi hayal ettiğini söylemişti. Annesi zengin bir ailenin yanında aşçılık yapıyordu, yolun hemen karşısındaki güzel restoran Pascal’ın Yeri’nden söz ediyordu. Rudy çocukluğunda, orada yemek yiyebilmeyi hayal ediyordu. Chase, ona ve diğer CORE üyelerine restoran rahatlığını tattırmıştı.

Orada düzenli olarak yemek yiyen diğer bir aktivist de New Orleans Üniversitesi’nde fahri tarih profesörü olan Raphael Cassimere Jr. idi. Cassimere N.A.A.C.P. toplantılarında “herkes hararetle ayaklanmışken” yemeği görünce tekrar oturduklarını hatırlıyor. Chase’in Gumbo’suyla “yeniden gülmeye başlardınız” diyor. Bu yemek Louisiana büyükannelerinin yemeği gibiydi. “24 saat yiyebilmeniz ve ucuz olması da cabası,” diyor. Chase, bazen aşırı cömert şekilde, para bile almadan bir çok “Özgürlük Yolcusu”nun (Freedom Rider) karnını doyurmuştur. Zira 1961’de birçoğu Güneye doğru tehlikeli otobüs yolculukları gerçekleştiriyordu ve yol üzerindeki “yalnızca beyazlar” için olan tuvaletleri ve restoranları kullanmaya çalışıyorlardı.

Bazen aktivistler restorana üstü başı kirlenmiş bir halde, hapisten çıktıkları gibi gelirlerdi. “Canlarım benim,” diye anlatıyor, “onlara çok üzülürdüm.” Chase onları hemen Vergie’nin köşedeki evine banyo yapmaya yollar, sonra da karınlarını doyururdu.

Başkanlık Umutlarını Suya Düşüren Yemek

İllüstrasyon: Giacomo Gambineri

Yıl 1884, Maine’li Cumhuriyetçi senatör James Gillespie Blaine, öyle bir akşam yemeği yedi ki bu yemek onun başkanlığı kaybetmesine mal oldu. Blaine bugün neredeyse tamamen unutulmuştur, ancak Yaldızlı Çağ (Gilded Age) sırasında, 1876’dan 1892’ye kadar Beyaz Saray’ın gözde adayıydı; her ne kadar o bu işi istemese de, üstelik peşini bırakmayan finansal skandal kokularına rağmen. “Blaine, Blaine, kimdir en yalancısı bütün kıtanın, geldiği yer Maine,” diye tekerlemeler uyduruyordu karşıtları; bu sırada destekçileri, yani “Blainiyak” dedikleri kesim, ona heybetli “tüylü şövalye” adını takmıştı.

Blaine her ne olursa olsun, Sarayın sözcüsüydü, Dışişleri bakanıydı ve yemeyi seven bir adamdı. Dönem de tam şu Büyük Barbekü Dönemi’ydi (Great Barbecue). Bütün o politikacılar, yatırımcılar ve demiryolu korsanlarının hepsinin bir araya gelip katıldıkları mangal partileri… Kimisi kamu güvenini kazanmak kimisi de istiridyeler ve şampanya peşinde olsa da… Ekim’in 29’unda yani seçime tam bir hafta kala, Blaine, Demokrat rakibi Grover Cleveland’ı yenmekte kararlı halde, kendisine gelen bir daveti kabul etti; onuruna verilen yemek New York City’de Delmonico’s Restaurant’ta düzenlenecekti. 1837’den beri varlıklı ve şöhretli kimseler orada yerdi: Abraham Lincoln, III. Napoleon, Jenny Lind ve hatta Amerikan mutfağına tepeden bakan Charles Dickens bile. Delmonico’nun yeri tek başına Amerikan usulü yemek hakkında fikir vermeye yeterdi; bir tarihçinin deyişiyle “işitme dışındaik tüm duyuları tahrip ediyordu.”

Delmonico ailesi, “tarladan sofraya” kavramına oldukça hâkimdi; taze sebze, meyve yetiştirmek üzere Brooklyn’de 200 hektar arazi satın almışlardı. (Her şeyin ötesinde, restoran menüsü Fransız usulüydü, hatta dili bile gerçekten Fransızcaydı). “Delmonico” ismini, lüksü çağrıştırması için seçmişlerdi. Bir de aşırılığı… Yine böyle savurgan bir yemeğin verildiği bir gece, bir kadın, peçetesinin altın bir bilezik üzerine sarılı olduğunu görmüştü. James Blaine yemeği gecesindeyse, orkestranın vatansever nameleri yankılanırken 200 davetli bembeyaz örtüler, tropikal eğrelti otları ve nüfuzlarını ifade eden diğer simgesel süslemelerle döşeli devasa masalar etrafına yerleştirilmişlerdi. Blaine’in masasındaysa şekerden yapılmış bir Beyaz Saray modeli bulunuyordu.

Blaine Beyaz Saray’da hiç bulunmamıştı. Yemeğin ertesi günü, Associated Press menü ve davetli listesini yayınladığında, aralarında ülkenin en zengin adamları; Andrew Carnegie, John Jacob Astor ve Jay Gould gibi milyonerler bulunuyordu ki kendileri burada dokuz çeşit yemeği karşılayabilecekleri imasıyla “dokuz çeşit yemek değerinde bir başkan”a da gönderme yapmaktaydı. Başlangıcı “consommé à la Victoria” ya da “crème de volaille à la Berchoux” ile yaparken ardından “kofana à la Richelieu” ya da kızarmış gümüş balığı alabilirlerdi. “Relevés,” dedikleri yemek, “selle de chevreuil à la Tyrolienne”a sarılı (ekşi elma marmeladıyla süslenmiş tartlar, kabarık çörekler üzerinde rosto karaca butları) ya da “filet de boeuf à la Clarendon.” Başlangıç şöyle devam ediyordu: “ailes de volaille à la Lucullus” (kaz ciğeri köfteleri ve trüf mantarı ile süslenmiş tavukgöğsü ), “ris de veau au chancelier” (sos içinde tatlı ekmekler) veya “terrapène à la Maryland” (kaplumbağa güveç). Tabii bunların yanında gelen “pommes à l’Anglaise” (İngiliz usulü patates) ve yaban ördeği rosto unutulmamalı. Tatlılar arasında, Fransız usulü erik likörlü jöle ve kestaneli “soufflé” sayılabilirdi ve tabii hepsi de uygun şarapla birlikte servis ediliyordu. Yemeğin ardından davetliler araçlarına sendeleyerek gidebilmişlerdi.

Yemeğin haberleri başka bir milyoner olan Demokrat Joseph Pulitzer’in gazetesi The New York World’deki “Belshazzar Blaine ve Para Krallarının Görkemli Ziyafeti” isimli baş sayfa karikatürüyle yayıldı. Karikatürde şişko zenginler “lobi pudingi” ya da “patron pastasına” yumulurken bir işçi ailesinin masanın altında dökülen kırıntıları topladığı temsil ediliyordu. Arka planda ise duvardaki el yazmasına atıfta bulunan İncil’den alıntı sözler görülüyordu.
Cleveland taraftarları bu karikatürü poster haline getirip eyalet duvarlarına yapıştırmışlardı.

James Blaine New York’u yalnızca 1.000 oyla kaybetti. Ama bu, Beyaz Saray’a girebilmesi için gereken hayati oranda oyu kaybetmesi anlamına geliyordu ve bir daha da Beyaz Saray’a hiçbir zaman bu kadar yaklaşamadı, başkan olarak bile. Ancak Amerikan yaşamında ikinci perdeler vardır. Andrew Carnegie ile İskoçya’ya yaptığı uzun ve dikkat çekici seyahatin ardından Blaine, 1888 yılında desteğini Benjamin Harrison’a vermeye karar verdi; Benjamin Harrison, seçilirse Blaine’i yeniden Dışişleri bakanı yapacaktı. Bir sonraki seçimde, 1892’de Blaine’in başkanlık politikalarına olan iştahı azalmış, hırsı zayıflamıştı ve sessizce ziyafeti terk etti.

 

Yazar: Jessica B. Harris
İllüstrasyonlar: Giacomo Gambineri
Çeviren: Selin Durmuşlar
Kaynak: The New York Times