Avrupa’nın mağara sanatının itinalı bir araştırması, tekrar tekrar ortaya çıkan ve dünyanın en eski kodu olabilecek 32 şekil ve çizgiyi ortaya çıkardı.

Kolyeyi ilk gördüğünde, Genevieve von Petzinger, dünyanın bir ucundan Fransız Les Eyzies-de-Tayac köyüne yapılan gezinin boş yere olduğundan korkmuştu. Her biri boncuk gibi delinmiş düzinelerce antik geyik dişi, kabaca aynı görünüyordu. Aralarından bir tanesini çevirdiğinde ise tüyleri diken diken oldu. Arkasında üç tane kazınmış sembol vardı: bir tane çizgi, bir X ve bir çizgi daha.

Kanada’daki Victoria Üniversitesi’nden bir paleoantropolog olan Von Petzinger, olağandışı bir mağara sanatı çalışmasına öncülük etmekte. Çalışma alanı, alışılagelmiş boğa, at ve bizonların nefes kesici tablolarına değil, yanlarında sık sık bulunan küçük, geometrik sembolleri kapsıyor. Çalışmaları onu, basit simgelerin rastgele karalamalar olmaktan çok atalarımızın zihinsel becerilerindeki köklü bir değişimi temsil ettiğine ikna etti.

Bildiğimiz ilk resmi yazı sistemi, şu anda Irak sınırları içinde olan Uruk antik kentindeki 5000 yıllık çivi yazısıdır. Ancak o ve onun gibi diğer sistemler -Mısır hiyeroglifleri gibi- oldukça karmaşıktır ve yoktan var olmamıştır. İnsanların ilk basit ve soyut işaretlerle oynamaya başlamaları daha öncesi bir zamana dayanmalıydı. Von Petzinger, yıllarca, insanların 40.000 yıl önce mağara duvarlarına bırakmaya başladığı dairelerin, üçgenlerin ve biçimsiz çizgilerin, tarihimizdeki özel zamanla, yani insanın yarattığı ilk kodla ilgili ipucu verip vermediğini merak etti.

Eğer öyleyse, bu işaretler yabana atılamaz. Soyut bir işaret kullanarak bir konsepti ima etme yeteneğimiz, başka bir hayvanın, hatta en yakın akrabalarımız olan şempanzelerin bile yapabildiği bir şey değildir. İlerlemiş, küresel kültürümüzün temelini oluşturduğu da tartışılabilir.

Petzinger’in teorisini kontrol etmesinin ilk adımı; işaretleri, işaretlerin konumlarını, yaşlarını ve stillerini titizlikle belgelemek ve herhangi bir model oluşup oluşmadığına bakmaktı. Bunun için von Petzinger, mümkün olduğunca fazla sayıda mağarayı ziyaret etmek zorunda kalacaktı: Arkeolojinin hayvan resimlerine odaklanmış olması, bu işaretlerin mevcut kayıtlarda sıklıkla göz ardı edildiği anlamına geliyordu.

Bu iş hiç kolay ve göz kamaştırıcı değildi; çünkü çok sayıda Taş Devri sanatı bulunan Fransa’daki mağaralara giriş sağlayabilmek korkunç derecede karışık olabilecek bir durum. Mağaraların çoğu arkeologlar tarafından özel olarak sahiplenilmekte veya korunmakta. Sembollerin tümüne erişmek için, von Petzinger, gösterişli tabloları olmayan ve tanınmayan birçok mağarayı da ziyaret etmek zorunda kaldı. İspanya’nın kuzeyindeki El Portillo’da, üzerinde çalışmak için elindeki tek şey bir arkeologun 1979’dan kalan ve “kırmızı işaretler” ile ilgili olan notuydu; yazılış zamanından beri de kimse bunun üzerine gitmemişti. İlk başta, von Petzinger mağaraya girişi bulamadı bile. Sonunda, diz seviyesinde ve su sızan küçük bir giriş fark etti. “Tanrıya şükür klostrofobik değilim,” diyor. Dağın içindeki çamurun içinde 2 saat kaydıktan sonra, pembeye çalan toprak boyalı iki nokta buldu.

2013 ve 2014 yılları arasında von Petzinger, Fransa, İspanya, İtalya ve Portekiz’de 52 tane mağarayı ziyaret etti. Bulduğu semboller noktalar, çizgiler, üçgenler, kareler ve zikzaklardan; merdiven şekilleri, el kalıpları ve peniform denilen tüy şekilleri gibi daha karmaşık formlara kadar uzanıyordu. Bazı yerlerde, işaretler daha büyük resimlerin bir parçasıydı. Başka yerlerde ise, İspanya’nın kuzeyindeki El Castillo’da bulunan (aşağıdaki resme bakın) ya da İspanya’da Santian’daki 15 peniform paneli gibi, resimlerden bağımsızlardı.

bir siyah peniform ve Çan şekilleri, El Castillo in Spain

“Soyut bir sembolle bir konsepti ima etme yetisi tamamen insana özgüdür.”

Belki de en şaşırtıcı bulgu, ne kadar az işaretin bulunduğuydu: tüm Avrupa’da sadece 32 tane. Atalarımız, kullandıkları sembollerde, on binlerce yıldır tutarlılarmış gibi gözüküyorlar. Bu, hiç değilse, işaretlerin bir çeşit önemi olduğunu ileri sürer. “Tabi ki bunlar bir şeyler ifade ediyor,” diyor Fransız tarih öncesi araştırmacısı Jean Clottes. “Bunu eğlence olsun diye yapmadılar.” Fransa’nın Niaux mağarasındaki P şeklindeki klaviform işaretinin birden çok kez tekrarlanmasının “tesadüf olamayacağını” söylüyor.

Von Petzinger’in titiz bir şekilde tutulmuş kayıtları sayesinde, akımları görmek artık mümkün – tek bir bölgede beliren, modası geçip yok olmadan önce bir süre etrafta görülen yeni işaretler. Örneğin, el kalıpları, ileri Paleolitik çağın ilk kısımlarında, 40.000 yıl önce başlayıp, 20.000 yıl geçtikten sonra azalmıştı. Von Petzinger, “Kültürel bir değişim yaşandığını görüyorsunuz” diyor. Bilinen en eski tüy şekli yaklaşık 28.000 yıl önce Kuzey Fransa’daki Grande Grotte d’Arcy-sur-Cure’dedir ve sonra güneye yayılmadan önce batıda da biraz görünür. Sonunda kuzey İspanya’ya ve hatta Portekiz’e ulaşır. Von Petzinger, bunun insanlar göç ettikçe yayıldığına inanıyor; ancak daha sonraki yayılma şekli ticaret yollarını takip ettiğini gösteriyor.

Araştırma ayrıca, modern insanların, Avrupa’ya ilk yerleştiklerinde hali bu işaretlerin üçte ikisini kullandığını ortaya çıkartıyor ve bu da şaşırtıcı bir ihtimal. “Bu yepyeni bir icadın başlangıç aşaması gibi görünmüyor,” diyor von Petzinger, yakın zamanda yayımlanan The First Signs: Unlocking the mysteries of the world’s oldest symbols [İlk İşaret: Dünyanın en eski sembollerinin gizemlerinin kilidini açmak] (Simon ve Schuster) adlı kitabında. Başka bir deyişle, modern insanlar Afrika’dan Avrupa’ya ilk kez taşınmaya başladığında, yanlarında zihinsel bir sembol sözlüğü getirmiş olmalılar.

Bu, Güney Afrika’daki Blombos mağarasında çapraz tarama ile kazılmış 70.000 yıllık bir okranın keşfi ile iyi bir uyum sağlıyor. Von Petzinger, Avrupa dışındaki mağara sanatında sözler veya sembollerin çizimleri için arkeoloji belgelerine baktığında , 32 işaretin çoğunun dünya çapında kullanıldığını buldu.

Bununla beraber, buz devri Avrupa’sında oldukça özel bir olay gerçekleşmiş gibi görünmekte. Von Petzinger, çeşitli mağaralarda belli sembollerin sıklıkla kullanıldığını keşfetti. Örneğin, 40.000 yıl öncesinden itibaren el izleri genellikle noktaların çevresinde bulunuyor. Daha sonrasında ise, 28.000-22.000 yıl önce, yumuşak mağara duvarlarına parmaklarla yapılmış paralel çizgilerle tamamlanıyorlar.

Taş Devri Avrupasının kalıntılarında görülen semboller, dünyanın geri kalanındaki mağaralarda da bulundu. Benzerlikler, işaretlerin rasgele karalamalardan fazlası olduğunu düşündürüyor.

Kazınmış dişler

Bu tür kombinasyonlar, özellikle yazı sistemlerinin derin kökenlerini arıyorsanız ilginçtir. Günümüzde, cümleleri oluşturmak için kelimeleri ve kelimeleri oluşturmak için harfleri zahmetsizce birleştiriyoruz; ama aslında bu çok karmaşık bir beceri. Von Petzinger, Üst Paleolitik halkının kasıtlı olarak tekrarlanan sembol sekansları kullanarak bilgi kodlamanın daha karmaşık yollarını denemeye başlayıp başlamadığını merak ediyor. Ne yazık ki, düzenlemelerin kasıtlı yapıldığını veya tamamen rastgele olduğunu, mağara duvarlarına bakarak söylemek zor. d’Errico, “Bir işaretin iki ya da daha fazla farklı işaretin bir kombinasyonu olarak tasarlandığını göstermek zordur” diyor.

Von Petzinger, bu bilmeceyle boğuşurken, güney Fransa’da Saint-Germain-de-la-Rivière’de 16,000 yıl önce ölen genç bir kadının mezarındaki diğer eserlerin arasında kızıl geyik dişlerinin kolyesini buldu. Von Petzinger, dişlerin birçoğunun üzerinde geometrik tasarımların kazınmış olduğunu bir kitaptaki açıklamadan biliyordu. Bu yüzden, yapbozunun eksik parçasını bulma umuduyla, Kanada’dan, dişlerin saklandığı Les Eyzies-de-Tayac’daki Ulusal Prehistorya Müzesi’ne gitti.

İlk [dişi] çevirdiğinde, bu geziye değdiğinin farkındaydı. X’ler ve düz çizgiler, daha önce çeşitli mağaralarda bir arada ve ayrı ayrı gördüğü sembollerdendi. Şimdi ise oradalardı: birleşik bir harf oluşturmak için iki çizginin arasına sıkıştırılmış bir X. Dişleri çevirdikçe hepsinin arkasından daha fazla süsleme açığa çıktı. Birçoğu mağaralarda da bulunmakla beraber, toplamda 48 tanesi tek bir sembolle ya da sembollerle kazınmıştı. D’Errico, sembollerin gerçekte yazı olup olmadığının “yazı” ile ne demek istediğimize bağlı olduğunu söylüyor. Kesin konuşmak gerekirse tam bir sistem, bütün insanlığın konuşmasını kodlamalıdır – bu da Taş Devri sembollerini hariç tutar. Ancak, bilgiyi kodlamak ve iletmek için bir sistem olarak düşünülürse, sembolleri yazının gelişimindeki ilk adımlar olarak görmek mümkündür. Bununla birlikte, tarih öncesi kodun çözümlenmesi, imkansızı kanıtlayabilir (bknz. “Ne anlama geliyor?”). Clottes, “Bizim kare olarak adlandırdığımız şey Avustralya Aborjinlerine bir kuyuyu temsil edebilir” diyor.

D’Errico’ ya göre sembollerin anlamını, sıklıkla ilişkili oldukları hayvan tasvirlerini de göz önünde bulundurmadan asla anlayamayız. “Bu ikisinin birlikte anlamlı olduğu açık” diyor. Benzer şekilde, çivi yazısı da piktogramlardan ve sayım hesaplarından oluşur. Örneğin bir erzak payı, bir kase ve insan kafası ile temsil edilir, ardından da miktarı ifade eden çizgiler bulunur.

Von Petzinger, sembollerin özel olduğuna inanmak için başka bir nedene işaret ediyor. “Gerçekçi bir at veya mamut çizme yeteneği tamamen etkileyici” diyor. “Ama herhangi biri bir kare çizebilir. Bu işaretleri çizmek için sanatsal olarak yetenekli insanlara bağlı değilsiniz.” Bir anlamda, bu şekillerin mütevazı doğası onları daha evrensel bir şekilde erişilebilir kılıyor ve bu etkili bir iletişim sistemi için önemli bir özellik. “Ne için kullanılabilecekleri ve onları kimin kullandığı konusundaki olasılıklar geniş kapsamlı.”

Her şeyden çok, ilk kodun icat edilmesinin, atalarımızın bilgiyi paylaşma şeklindeki kapsamlı bir değişimini temsil ettiğine inanıyor. İlk defa, birbirleriyle iletişim kurmak için artık aynı yerde olmak zorunda değillerdi ve bilgi, ona sahip olanları kurtarabilirdi.

Görev henüz sonlanmış değil. Von Petzinger, Taş Devri sözlüğünü, taşınabilir nesnelere, diğer kıtalardaki mağaralara ve hatta dalgaların altında bulunanlara bile işaret zenginliği ekleyerek genişletmeyi planlıyor (bknz. “Sanat için dalış”). “Şu anda sadece resmin bir kısmına sahibiz. Heyecan verici bir sürecin zirvesindeyiz. ”

Ne anlama geliyorlar?

Hayvan duvar resimleriyle birlikte bırakılan geometrik işaretler, arkeologların merakını yıllardır üzerine çekmesine rağmen son zamanlarda sadece bir araştırmacı, Genevieve von Petzinger, önemlerini belirlemeye çalışmak için hepsini içinde arama yapılabilen bir veri tabanına sistematik olarak kataloglamaya başladı. (ana hikayeye bakınız).

20. yüzyılın başlarında mağara sanatı okuyan Fransız tarihçi Henri Breuil için resimler ve gravürler tamamen avcılık ve büyüyle ilgiliydi. Soyut sembollerde, tuzakların ve silahların temsillerini gördü ki bu daha büyük resimlerle özünde bağlantılı oldukları anlamına gelmekteydi. 1960’larda, Fransız arkeolog André Leroi-Gourhan, ovaller ve üçgenlerin dişiyken, çizgilerin ve kancaların erkek işaretleri olduğunu açıkladı.

Bu yorumların bazıları tıkanmış durumda. Daireler ve ters çevrilmiş üçgenler hala literatürde vulvanın temsili olarak gösterilmektedir. Mağara sanatını okuyan önceki alimlerin çoğunun erkekler olduğuna ve bu durumun yorumlarında cinsiyet yanlılığına yol açmış olabileceğine dikkat çekmek önemlidir. “Bu çalışmayı önceden yapanların çoğunlukla erkek arkeologların olması ilginçti ve her yerde çok sayıda vulva tespit edildi. Bu, zamanının bir ürünü olabilirdi; ancak şimdi de birçok kültür doğurganlığa önem vermekte ”diyor von Petzinger.

Daha sonra, Güney Afrikalı arkeolog David Lewis-Williams, bazı semboller için nöropsikolojik bir yorum önerdi. Akranlarının çoğu gibi, Lewis-Williams, bazı Taş Devri sanatı örneklerinin, şaman ritüellerinin bir parçası olarak, halüsinojenik yolculuklar sırasında veya sonrasında yapılmış olabileceğine inanıyor. Eğer öyleyse, semboller basit halüsinasyonların gerçek ifadeleri olabilir. Bazı araştırmalar ise, ilaçların ve migren ataklarının, buz çağı sanatında görülenler gibi hem doğrusal hem de sarmal kalıpların çizilmesini tetikleyebileceğini göstermektedir.

Ancak üzücü gerçek şu ki, zaman makinesi olmadan, atalarımızın bu işaretlerle nasıl bir iletişim kurduğunu asla bilemeyeceğiz.

Sanat için dalış

Avrupa’daki en çarpıcı mağara sanatlarından bazıları, 1985 yılında keşfedildi – dalgıçlar Fransa’nın güneyindeki Marsilya yakınlarındaki Akdeniz kıyı şeridinin 37 metre aşağısındaki Cosquer mağarasının ağzını buldular. Son buz çağından sonra deniz seviyelerinin yükselmesiyle girişi su altında kalmıştı. Benzer mağaralar ise keşfedilmeyi bekliyor.

Bu yüzden, von Petzinger, California Berkeley’de düşük maliyetli sualtı robotları yapan OpenROV’dan David Lang ile birlikte çalıştı. Gelecek yıl, İspanya’nın kuzey kıyısındaki batık mağara girişlerini keşfetmek için onları kullanmayı planlıyorlar. Bölge, çoğu kıyıya yakın olan resimli mağaralar bakımından zengin, bu nedenle diğerlerinin de suyun altında saklanıyor olabileceği muhtemel.

Eğer herhangi bir tanesini bulurlarsa, yeni siteleri güvenli bir şekilde keşfedebilmek için, kameralarla donatılmış uzaktan kumandalı mini denizaltılar gönderecekler.

Yazar: Alison George
Çeviren: Rüveyde Müge Turhan
Kaynak: NewScientist

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Please complete the required fields.