Woody Allen, bunun “üzücü” olduğunu söyledi. Quentin Tarantino, olaylarla ilgili olarak “acısını” ve “duygularını” dindirme ihtiyacı duyduğunu söyledi. Oliver Stone, çıtayı biraz daha yükseltti ve sadece Woody Allen’ın “cadı avları” ile ilgili “korku tellallığına” destek çıkmakla kalmadı, ayrıca bir “vigilante sisteminin” ortaya çıkma potansiyeliyle ilgili uyarılarda da bulundu. Fakat insanların, gözden düşen yapımcı Harvey Weinstein’ın da zor zamanlar geçirdiğini anlaması gerektiğini belirtti: “Onun yaşadıkları da kolay değil.”

Bu ifadeleri saldırgan kılan şeylerden biri de -ve evet itiraf ediyorum, bunlar birçok açıdan saldırgan yorumlar- kadınlara yönelik cinsel taciz, saldırı ve tecavüz iddialarını, esasen erkekleri odağına alan bir anlatı içinde, olay örgüsünün bir diğer parçası olarak tasvir etmeleridir.

Belki de şaşırmamalıyız, çünkü bu, geçen yüzyılın büyük bölümünde Hollywood’un hayali fabrikası tarafından satılan anlatıdır.

Popüler kurguda – ve bu önemli kitapların birçok film uyarlamasında – tecavüz, sıklıkla kahramanı anlatı yolculuğuna çıkarmak için mekanik bir anlatı aracı olarak kullanılır.

Tecavüz, bir erkek karakteri kötü adama çevirir veya alternatif olarak onu kahramana dönüştürür çünkü talihsiz kadını kurtarmasına vesile olur. Her iki durumda da, kadınlar nadiren kendi başlarına bir karakter olarak sunulurlar ve çektikleri acı, ancak başka bir şeyin metaforu olarak fark edilebilir.

Burada, çok belirgin bir örnek olmasına rağmen sadece Game Of Thrones’dan bahsetmiyorum.

Eğer benim kadar yaşlıysanız, o zaman vasat İngilizce hocanızın, cinsel şiddet meselesini, bir sonenin estetik karmaşıklığı tartışmasına geçme hevesiyle nasıl da kaygısızca geçiştirdiğini anımsayacaksınız.

Örneğin W.B. Yeats’in “Leda ve Kuğu” şiirini ele alırsak bunun kesinlikle tecavüz hakkında bir şiir olduğunu anlarız, zira eser, “savunmasız göğüs”, “gevşeyen uyluklar” ve “beyaz akın”ı tasvir eder,

Bazı kimseler sıklıkla Leda’nın tecavüzünün İrlanda’nın fethine yapılan bir gönderme olduğunu savunuyorlar; ama bu daha makul bir açıklama değil. Akademik olarak belirtmek gerekirse, “tecavüz” ya da “metafor olarak tecavüz” gerçek, şiddet içeren ve travmatik tecavüz eyleminin yerini alıyor. Kısaca, kadın tecavüz kurbanlarının, başka bir şeye giden yolda kabul edilebilir zaiyatlar olarak addedilmesinde kadın düşmanı bir taraf var.

Batı edebiyatında cinsel şiddet

Batı edebiyatı tarihine dair herhangi bir iptidai incelemede bile çok sayıda cinsel şiddete rastlanır. Bunlar kurbanın suçlandığı, özgür bir hayat süren kadınların aşağılandığı, cinsel nesneleştirme, önemsizleştirme, travmanın inkarı ve yön değiştirme hikayeleridir. Ayrıca, tecavüz sahnesi yalnızca, garip Grek-Roma mitlerini uyarlama konusunda ön plana çıkan erkek yazarları ilgilendiren bir problem değildir. (Bu garip mitlerden çok vardır aslında. Eğer İngilizce dersinizde Leda ve Kuğu’yu okumadıysanız bile muhtemelen Persephone, Callisto, Daphne, Europa veya Io’nun tecavüzünü okumuşsunuzdur ve liste böyle devam eder.)

Samuel Richardson’ın Pamela: Or Virtue Rewarded‘ı, zengin patronu tarafından tecavüze uğrayan bir hizmetçinin hikayesini anlatır; bu muhtemelen Pamela’nın tecavüzcüsüyle evleniyor olduğu gerçeği dışında -ki ödüllendirilen fazilet tam da budur- iş yerinde cinsel tacizle ilgili uzunca bir hikayedir. Richardson’ın çokça bilinen bir diğer kitabındaki Clarissa ise tecavüze uğrar, tekrar tekrar kaçırılır, hapsedilir ve sonra da ölür.

Roman türünün tarihinin büyük kısmı, erkeklerin varlıklı ve güçlü oldukları, kadınların güçsüzleştirildiği ve seks ile şiddet arasındaki sınırların bulanıklaştığı bir toplumun kültürel ürünü olan işlevsiz ilişkilerin uzayan bir tasviri olarak görülebilir.

Bunlar sadece Stephanie Meyer’ın Alacakaranlık ya da E.L. James’in Grinin Elli Tonu gibi mazoşist aşk anlatılarına bir sıçrama, bir adım ve bir atlamadır.

Yazarların kadın cinselliğine dair pozitif temsiller yaratmak istiyor gibi göründükleri noktalarda bile sonuçlar tekinsiz olabilir. “Şüphesiz ki bu hiddetli sürprizleri daha hassas herhangi bir yaklaşıma tercih ediyordum,” diyor kitaba ismini veren, gayrimeşru sevgilisinin bilfiil fiziksel saldırıda bulunmanın eşiğinde gezindiği kahraman Jane Eyre. Evet, Rochester sonunda sakatlanıyor ve Jane de bir servete konuyor ve bu onları eşit kılıyor. Ama asıl kahramanın, öfkeli eşini çatı katına kilitleyen bir erkek olduğu gerçeği sorgulanmalıdır.

Ve sonra bir de Uğultulu Tepeler’deki Heathcliff var. Isabella’nın köpeğini asıyor. Başka söze gerek var mı?

Baskıcı iktidar fantezilerine karşı durmak

Elbette baskıcı iktidar fantezileri konusunu ele alan yazarlar var. En bilinenler arasında Thomas Hardy’nin, işvereni tarafından tecavüze uğrayan, kocası tarafından reddedilen ve tacizcisine geri dönmek zorunda kalan genç bir kızı konu alan Tess of the D’Urbervilles’i vardır. Hardy, bu romanda, kurbanı utandırma alışkanlığının toplumumuzda son derece derin kökleri olduğuna ve kurbanın kendisini suçlamayı öğrendiğine dikkat çekiyor. “Neden bana erkeklerin tehlikeli olduğunu söylemedin?”

Hardy, Tess’e “Saf bir kadın” alt başlığını verme konusunda son derece dikkatliydi. Ve Tess’in “saf” kalmadaki ısrarı, çağdaşlarında büyük bir şaşkınlık yarattı. Bu alt başlık, sadece metni aksi şekilde yorumlayacak eleştirmenlere karşı önleyici bir saldırı olarak okunmamalıdır. Aynı zamanda, dünyanın bir gün farklı olacağına dair bir beklentinin ip uçlarını da taşır.

Ve yine de, ileriye doğru gitmediğimiz görülüyor.

Tess, beyaz perdeye, hüküm giymiş bir çocuk tecavüzcüsü olan ve Alec D’Urberville’in eylemlerinin yırtıcı ve vahşi doğasını baskılayan Roman Polansky tarafından aktarıldı. (Bu yüzden de, edebi eleştirmenler, Tess’in “tecavüze” mi uğradığını yoksa sadece “zorla ikna” mı edildiğini tartışmaya devam ettiler. )

Tabii bir de ırk meselesi var.

Irk stereotipleri, genellikle en azından kısmen cinsel stereotiplerin ve cinsel şiddetin dışında inşa edilmiştir; ve “saf beyaz kadın” figürü (ve yırtıcı Siyah, Arap veya Hintli erkek) sömürgeci “Medeniyet Misyonu” edebiyatında standart tarifedir.

Toni Morrison’ın Beloved‘ı ırk ve cinsel şiddet temsiline dudak uçuklatan biçimde müdahale etmesi ve cinsel şiddeti kölelik kültürünün sistematik bir parçası olarak ele alma şekli nedeniyle eşsizdir. Çoğu kez, basitçe, “çocuk öldürme” ile ilgili bir roman olarak tanımlanan eser, kadın karakterlerin tecavüz kurbanı oldukları ve bunun sonuçlarının acısını çektikleri bir toplumu tasvir eder. 1998 yapımı film adaptasyonunda Oprah Winfrey, Sethe rolündedir.

Kesinlikle, bu kitapların herhangi birinin müfredatta bulunmaması gerektiğini savunmuyorum. Hatta önsöze “geçmişte yaşanan olumsuz deneyimleri hatırlatabilir” uyarısı eklenmesini de önermiyorum. Aksine, bu hikayelerin tekrar okunmasına acilen ihtiyaç var.

Ancak, ikidarı “tutku”, şiddeti de “ikna” olarak yorumlayarak veya bir metnin estetik yönüne değinmek için cinsel şiddet politikalarını göz ardı ederek değil… Bu kitaplar tam da onları meydana getiren baskıcı toplumların yansıması oldukları için önemliler. Ve aslında, zulmün henüz bitmediğini hatırlatan bir şey olarak işlev görüyorlar.


Yazar: Camilla Nelson

Çeviren: Zeynep Şenel Gencer
Kaynak: The Conversation 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.