Pauline Kael tarafından ‘şeker kaplı bir yalan’ tabiriyle nitelenmişti ama The Sound of Music’in kalıcı başarısı manipüle olmanın keyfini izleyiciye yaşatmıştı. Tıpkı Mamma Mia! gibi.

The Sound of Music gibi klasik müzikallerin beyaz perdeye dönüşüyle bir kere daha sinemalar canlandı. Kemerindeki beş Oscar’la, filmdeki gibi giyinmeye ve şarkı söylemeye eğilimli olanlar dahil adanmış fan birlikleriyle, tüm zamanların en çok hasılat yapan 10 filmi arasında olacak kadar box-office geliri elde etmiş olan The Sound of Music rahatça ve tartışmasız biçimde ses getiren bir hittir. Julie Andrews, Christopher Plummer, Rodgers ve Hammerstein, yönetmen Robert Wise, tüm o şakıyan Von Trapp çocukları ve hatta şımarık ve ruhsuz keçi çobanı. Sizlerin önünde eğiliyoruz, sizler haddinden fazla sevilen bir film yarattınız. Ancak pek çok filmi ezbere bilen fanın sormak istemeyeceği soru şudur: The Sound of Music gerçekten o kadar iyi miydi?

Filmin 1965’deki ilk gösteriminde çoğu eleştirmenin bu soruya yanıtı düz bir “hayır”dı. Birleşik Krallık’ta Monthly Film Bulletin tabir ettiğine göre bu, bir kızcağızın yedi büyümüş de küçülmüş çocuğa ve onların gergin dul babalarına müzik ve sevginin hediyesini verdiği, “fazlasıyla şekerli” malzemelerle çırpılmış, “eğer müzikler daha iyi olsaydı katlanılabilir” olan üç saatlik masalsı bir deneyim. Diğer eleştirmenlerin ise bu lezzetle adeta ağzı tıkanmış. Meşhur huysuz Bosley Crowther’in New York Times’da “rahat- rahatlatıcı- bayat” şeklinde tanımladığı gibi. Diğerleri de bu filmi sadece tatlılığıyla değil aynı zamanda tarihi bozmuş olmasıyla da bir istisna olarak görür. Orijinal sahne müzikalindeki gibi film de Avusturya’da Nazi istilasının zirve zamanlarında geçer. Aile izleyici kitlesini davet ediyor ancak film faşizm tehdidini şiddetli bir biçimde sulandırıyor. Vogue’da Joan Didion “Tarihin insanlar için olmadığı önerisinde bulunuyor … Yalnızca mutlu bir nağme fısıldıyor ve Anschluss’u (Avusturya’nın İlhakı) geride bırakıyor” şeklinde fırça atmıştı. En meşhur olanı da Pauline Kael’in “insanların yemek isteyeceğini düşündürecek şekilde şeker kaplı bir yalan … ve eleştiriyi tamamen umutsuz şekle sokan da işte bu tutum. Neden yönetmen Robert Wise’a: ‘Sen kazandın ve ben kayıp mı ettim?’ yazan bir telgraf çekmiyoruz ki?” sözleriydi.

Neden olmasın ki, olabilir. İzleyiciler ve Akademi bu olumsuz bildirimlerden biraz ders çıkarabilir. Aslında belki de The Greatest Showman’in ve fanların diğer favorisi olan Mamma Mia!’nın (Peter Bradshaw’ın “ruhsuz panto” dediği) son zamanlardaki başarısı bize, izleyiciler ve eleştirmenlerin müzikallerden çok farklı şeyler beklediğini anlatıyor. Eleştirmenler The Sound of Music’i yavaş, şekerli ve yalancı bulurken izleyiciler çocukluk ile çekici ve iyimser şarkılar hakkında kalp ısıtıcı bir hikâye keşfetmişti.

King’s College London’dan müzikal eksperi Dr. Martha Shearer: “Filmde izleyicinin de filmin ne kadar kötü olduğunu anlayamayacak kadar aptal olduğuna dair bir ima var. Veya kandırmış olabilirler.” yorumuyla meseleyi eline almıştı.

Bunun aksine The Sound of Music tam olarak ne vaat ettiyse onu sunuyor: güleceksiniz, ağlayacaksınız ve haftalarca My Favourite Things’i mırıldanacaksınız. Eleştirmenlerin manipülasyon gördüğü yerde izleyiciler bestekar ve yayıncı Neil Brand’in “En yüksek seviyeden Hollywood profesyonelliği” dediği şeyi alkışladı. Film Julie Andrews’in Maria rolündeki tartışmasız muhteşem performansının etrafında dönüyor – sadece büyük bir yetenek ve cazibe ile şarkı söylemiyor, şüphesiz aynı zamanda önceki yıl Mary Poppins’teki anne verimliliğinin temiz kalpli ve kullanışlı aurasıyla pek çok izleyiciyi de çekti.

Brand bazı eleştirmenlerin şarkı-dans şovlarına karşı alerjisi olduğunu kabul ediyor: “İçindeki becerinin temellerini reddetmek için müzikal en kolay türdür. ‘Gerçek’ insanların aniden müziğe kapıldığını ve dans etmeye başladığının sanatını kabul edebilirsin veya etmeyebilirsin.” Shearer cinsel bakış açısını da seziyor. Eleştirmenin erkek veya kadın olmasına göre fark ediyor: “Eleştirmenler arasında bir şekilde dişil olarak kodlandıklarını düşünüp özellikle müzikaller ve ana akım filmlerden uzak durma şeklinde bir eğilim var.”

Shearer’ın yorumuna göre The Greatest Showman açılışında ulaştığı seyirci sayısı sayesinde başarılıdır. Seyirciye arkasına yaslanmasını ve gösteriden keyif almasını söyler. “Son derece yalın ve hatta eğlenceyi sevmediğinden dolayı bu şovu da beğenmeyen bir eleştirmen karakteri dahi var.” The Sound of Music de buna benzer seviyede. Filmin tam başlarında rahibeler şu soruyu soruyor: bir problemi nasıl Maria gibi çözebilirsiniz? Onun coşkun ruhundan keyif almak mı veya kurallara karşı geldiği için onu suçlamak mı sorusunu etkili bir biçimde soruyorlar. Siz hangi taraftasınız?

Ayrıca The Sound of Music’i izlemenin birden çok yolu var. Filme Anschluss’un gerçek hikâyesinin dramatize edilişi olarak bakmak en iyi yaklaşım değil. Pek çoğumuz bu filmi çocukken izledik ve sonradan da yavaşça açılan konusu ile nostalji rahatlığındaki sık şarkı misillemeleri ritüellerinden keyif aldık – UK TV’nin Christmas Day’deki ilk yayınının bu olması tesadüf değil. Akademisyen Stacy Wolf dâhil çok sayıda insan erselik Maria’yı ışık saçan “lezzetli bir tuhaflık” şeklinde okuyor. Buna alternatif olarak iklim değişmeden ve bu tür karanlık yollara girmeden önce aile-arkadaş stüdyo müzikalinin son nefesi bu filmin çekici güzelliğine dalabilirsiniz.

Manipüle olmak dahi keyif verebilir. “Ne kadar saçma olduğunun anlaşılıyor olması, keyifli yanının bir parçası” diyor Shearer. Brand’e göre Andrews tek başına biletin ücretine değiyor. “O bir fenomen” diyor. “Kusursuz İngiliz aksanıyla bir Avusturyalı’yı oynaması sinema tarihindeki en nazik asi oluşundan ötürü bizi onun adına endişelendiriyor. Bu onun şarkı söyleme sesini heyecan verici kılıyorken bunun sadece ve sadece hararetli bir eğlence olduğu izlenimi veriyor. Hepsinden öte Audrey Hepburn’e erkek fatma seviyesinde meydan okuyor.” Tıpkı Captain Von Trapp gibi şüpheci olarak yaklaşabiliriz ona ama az sonrasında kendimizi yürekli Maria ve onun gitarı ile ısınırken buluyoruz.

Kael’in kendisinin dahi bu filme duyarlı olduğunu unutmamalıyız. “Şeker kaplı bir yalan” cümlesi The Sound of Music filmini iyi ifade ediyor ama bu cümleyi bir sonraki yıl McCall’s Dergisi’nde The Singing Nun filminin incelemesinde yazmıştı. New Yorker’daki imzasız bir yazı olan onun bu filmle ilgili ilk değerlendirmesinde ise filmin entrikaları ve cazibesine duyarsız olmadığı ve Plummer’ın “kötü niyetli, şeytanca çöken performansı” ile de memnun olduğu kabul ediliyor.

“Böylesine bir operet kimi rahatsız edebilir ki?”  diye yazmıştı. “Her ne kadar cevabı verilebilir nitelikte olsa da bu şekilde manipüle olmaktan tiksinen ve hissetmek için yaratıldığımız tepkilerin ne kadar ucuz ve basit olduğunun farkında olanlar rahatsız olabilir. Kendimizi iç bayıltıcı, iyilik timsali şarkılar mırıldanırken bulduğumuzda duygusal estetik embesillere dönüşüyor olduğumuzun daha da farkında olabiliriz.” Kael, Edelweiss şarkısını söyleyerek mi sinemadan çıkmıştır? Belki de nihayetinde Wise’a teslim olmak için ona bir telgraf yollamalı.

Yazar:    Pamela Hutchinson
Çeviren: Ömer Murat Urhan
Kaynak:  theguardian

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.