Bu, savaş karşıtı başyapıtların bir listesi. Dikkat edin! Savaş üzerine yapılan filmlerin listesi DEĞİL. Ateş etme sahneleriyle veya zafer hikâyeleriyle dolu filmler yok. Bazıları oldukça rahatsız edici filmler. Ama komediler de var! Hepsinin geçtiği yer farklı: I. Dünya Savaşı, II. Dünya Savaşı, Kore Savaşı, Vietnam Savaşı. Fakat önemli olan olay ya da yer değil.

Aşağıdaki filmlerin hepsi savaşın gerçek doğasına derin bir dalış: çaresizlik, yıkım ve ölüm. Umutsuzluk ve vizyonsuzluk. Nefret. Bütün bu filmler, kendi çaplarında, savaşın kötü yönlerini gözler önüne sererler; savaşı insan doğasında bir bozulma olarak görürler. Yönetmenleri yeni bir film çekmekle kalmamış; aynı zamanda bir gün huzur içinde yaşayacağımızı boş yere ümit ederek savaşların ve askeri hiyerarşinin anlamsızlığını göstermek için sanatlarını kullanmışlardır. Şiirsellikle veya mizahla, mükemmel performanslarla ve usta sinematografiyle bizlere – bana – aşağıdaki başyapıtları hediye etmişlerdir.

  1. Hiroshima mon amour (Alain Resnais, 1959)

Savaş yaralarını hayatın boyunca taşırsın

Savaş sonrası Japonya’sında geçen, evli bir Japon mimarla bir Fransız aktör arasındaki tutkulu bir aşk hikâyesini anlatan film, ‘yeni Fransız sinemasının doğuşu’ olarak görüldü. Fransız bir aktris olan Elle, savaş karşıtı bir filmin çekimleri için Japonya’ya gider. Orada Lui isminde Japon bir adamla tanışır ve ikisini de derinden etkileyen savaş tecrübelerinden bahsettikleri 36 saati birlikte geçirirler.

Başlangıçta, atom bombası üzerine bir belgesel çekmek isteyen Alain Resnais; zaman, mekân, hatıralar veya duygular üzerinde oynarken her tür doğrusal anlatım şeklini bir kenara bırakarak kadın ve adam arasında geçen aralıksız bir sohbetin filmini yapar. Bombanın atıldığı gün bütün ailesi orada olan adam, Hiroşima’daki hatıralarına geri döner. Kadın, hikayeye girip onun duygularını paylaşmaya çalışır, ama reddedilir.

En sonunda, kadın savaş travmasını anlatır: doğduğu kasabada, savaş bittiğinde, ayıplanmıştır ve Alman bir askerle aşk yaşadığı için kafası kazınmıştır. Aşkı cezalandırılmıştır ve tıpkı ertesi gün saçlarını yastıklarında bulan Hiroşima’daki kadınlar gibi, saçlarını kaybetmiştir.

Savaş travmaları, hayatları boyunca insanların peşini bırakmaz. Anlaşılması güç olduğu için tedavi edilemezler, iyileştirilemezler. Savaşın insanların hayatına getirdiği yıkım korkunç ve anlatılamazdır. Savaş, insanları yarınsız bırakırken, ana karakterler yarını olmayan öfkeli bir aşkla savaşa karşı çıkmaya çalışırlar.

  1. Doktor Garip Aşk Ya da: Üzülmeyi Nasıl Bırakıp Bombaları Sevdim (Stanley Kubrick, 1964)

Panik yapmayın, sadece III. Dünya Savaşı’na hazır olun

Bu etkin hiciv, savaş sonrası dönemde insanlığın korkularını sorgular: nükleer silah savunma programlarını geliştirme konusunda Birleşik Devletler ve Sovyetler Birliği arasındaki aralıksız rekabetten dolayı ortaya çıkabilecek bir nükleer savaş.

Çıldırmış bir komutan, komünistlerin suya flor katarak Amerika toplumuna saldırdığına inanır ve üstlerinin bilgisi olmadan nükleer saldırı düzeneği kurar. Saldırıyı iptal etmek için şifresi olan tek kişidir ama iletişimi kapatmıştır. İngiliz bir subay iptal kodunu bildiğini düşünür ve Pentagon Komuta Merkezi’ne mesajı iletmeye çalışır.

Orada, ABD başkanı, ABD Genelkurmay Başkanı ve diğer üst düzey yetkililer bunu nasıl durduracaklarını, Sovyet misillemelerine ve kıyamete nasıl engel olabileceklerini tartışmak üzere bir araya gelmişlerdir. Bu nedenle nükleer savaş danışmanını, eski bir Nazi subayı olan Dr. Garipaşk’ı çağırırlar.

Hem soğuk Savaş paranoyasını hem de Sovyetler Birliğiyle yüzleşmek için eski Nazilerle kurulan yakın ilişkileri hicveden Kubrick, hükümetlerin II. Dünya Savaşı’nın zulümlerinden ders çıkarmadıkları ve aynı hataları yapmaya meyilli oldukları imasıyla, karşılıklı garantili imha stratejisini ortaya atan adı çıkmış roket bilim adamı Wernher von Braun’dan ilham aldığı, Nazi selamı yapmamak için sağ elini kontrol etmeye çalışan tekerlekli sandalyede bir adam olarak Dr. Garipaşk karakterini yaratır.

  1. Tepe (Sidney Lumet, 1965)

Savaş içinde savaş

Sinemanın iyi gizlenmiş cevherlerinden biri olan bu film, Sidney Lumet ve Sean Connery arasındaki işbirliğinin başlangıcıdır. Hikâye II. Dünya Savaşı sırasında Kuzey Afrika’da askeri bir hapishanede geçer. Her biri İngiliz Milletler Topluluğu vatandaşı olan beş mahkûm ve aralarından itaatsizlikle suçlanan John Roberts hapishaneye girerler. Birkaç mil ötede Müttefik Birlikleri Rommel Ordusu ile savaşırken, askeri suçlular sıcak Afrika güneşinin altında onları kampın merkezindeki yapay bir tepede bir ileri bir geri koşmaya zorlayan sadist bir hapishane gardiyanı ile uğraşmak zorundadırlar.  

Bu, II. Dünya Savaşı’nın savaş meydanlarındaki değil, ‘sırça bir köşk’teki hikâyesidir. İhtişamlı bir mekân olmayabilir ama yine de ordu da var savaş da. Buradaki düşman Naziler değil, gardiyana dönüşen silah arkadaşlarıdır. Ağır veya hafif suçlarla suçlanan mahkûmlar, katı askeri kurallara itaat edemedikleri için aşağılamaya veya fiziksel cezaya maruz kalırlar.  Kampın diğer yöneticileri en sonunda istismarları bildirmeye karar verdiklerinde, mahkûmların içinde biriken öfkeyi dizginlemek çok zordur.

Film her birinin deneyimlerinin ve ahlakının emrettiği şekilde yaşamaya çalıştığı küçük bir hücreye tıkılmış beş mahkûmu yakından incelemesi sebebiyle bir kişilik çalışmasıdır. Herkesin farklı bir disiplin anlayışı olduğu için, aynı çatışmalar gardiyanlar ve kamp doktoru arasında da patlak verir. Savaşın zalimliği ve askeri düzen hepsini, mahkûmları ve gardiyanları, kapana kıstırmıştır.

  1. M.A.S.H. (Robert Altman, 1970)

Savaşmayın – sevişin

Diğer yönetmenlerin reddettiği bir senaryoyu alarak onu kült bir 70ler savaş karşıtı film haline getiren – ve Altın Palmiye sahibi yapan – o zamanlar nispeten daha az tanınan Robert Altman’ın yönettiği savaş üzerine yapılmış kara mizah unsuru en yüksek olan bu film, çalkantılı 60ların sonunda gösterime girmiştir.

1950’de üç yeni cerrah, Güney Kore’deki cephe hattından sadece üç mil uzaklıktaki Askeri Seyyar Cerrahi Hastane’ye gelirler. Orduya alınmışlardır ve askeri yaşam tarzını, itaati ve ritüelleri hiç sevmezler. Zamparadırlar, alkoliktirler ve muzipliğe meyillidirler…ancak her şeye rağmen iyi cerrahtırlar.

Kamp komutanı, işlerini iyi yaptıkları sürece tüm bunları önemsemez fakat kampta askeri düzeni sağlamak isteyen bir grup askeri personel vardır. Askeri düzeni ve hiyerarşiyi bozan birtakım komik olayların meydana gelmesi, savaşın anlamsızlığına ayak uydurmanın tek yolunun mizah gücü olduğunu gösterir.

  1. La Grande Illusion (Jean Renoir, 1937) & Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (Lewis Milestone, 1930)

Savaşın şanlı bir tarafı yoktur

Birbirlerini çok iyi tamamladıklarını düşündüğüm iki film, listenin altıncı sırasını paylaşıyorlar. İki film de farklı açılardan Birinci Dünya Savaşı ile ilgili hikâyeler anlatıyor: ilki Fransız bakış açısından, ikincisi Alman bakış açısından.

Sinematografide sanatsal bir başarı olan “La Grande Illusion” Almanlar tarafından ele geçirilen iki Fransız subayının, bir aristokrat ve bir orta sınıf adam, hikâyesini anlatır. Film, farklı esir kamplarına gidip gelmelerinin ve kaçma çabalarının hikâyesidir. Hem Alman hem de Fransız aristokratlarının ordunun geri kalanından çok birbirlerine yakın hissetmeleriyle Renoir bu savaşın, ‘aristokratik’ doğasını ve savaşların fakirlerin hayatına karşılık zenginlerin çıkarlarına hizmet etmek için yapıldığını vurgulamıştır.

“Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” sadece bir yıl önce yayımlanan Erich Maria Remarque’nin bir romanına dayanır ve Amerika’nın en iyi destansı filmlerinden biri olarak görülür. Film, hocalarının vatansever konuşmalarından etkilenerek askere yazılan ve cepheye gidip ancak ölüm, sakatlık gören ve şanlı hiçbir şeye rastlamayan bir grup Alman acemi askerinin hikâyesidir. İsmi rahatlıkla “La Grande Illusion” olabilirdi.

Nazi tehdidinin yükselmeye başladığı iki savaş arasında gösterime giren iki film de izleyicinin aklına ‘son savaş’ olması beklenen savaşı getirir. 

  1. Büyük Diktatör (Charles Chaplin, 1940)

Savaş bir insanlık hali değildir

Her şey New York Modern Sanatlar Müzesi’nde, Leni Riefenstahl’ın yönettiği “Azmin Zaferi” isimli Nazi propaganda filminin gösteriminde başladı. Rene Clair ustaca yönetilmiş bir filmin gücünden dehşete kapılmıştı ve yasaklanması gerektiğini haykırıyordu. Chaplin, gülerek bir köşede oturuyordu. Aklına bir fikir geldi.

1937 yılıydı ve Hitler ve Nazi partisinin nereye doğru gittiğinden çok az insan şüphe duyuyordu. Chaplin şüphe duyanlardandı. Ve sessiz film döneminin bitişinden on yıldan uzun bir süre sonra ilk sesli filmini çekmeye girişti. Yahudilere yapılan muamele ile ilgili Almanya’dan sızan bilgilerle şoka uğrayan Chaplin, dünyayı fethetmek üzere yola çıkan, I. Dünya Savaşı’nın kaybeden tarafındaki Tomania’nın diktatörü Hynkel hakkında politik bir hiciv yazdı, yönetti ve rol aldı.

Chaplin ayrıca I. Dünya Savaşı’nda savaşmış ve yaralanmış Yahudi bir berber rolündedir ve gettoya döndüğünde Yahudilere yapılan soykırım hakkında hiçbir bilgisi yoktur. Bir oda kiralar, bir berber dükkanında çalışır, komşusuna aşık olur ve daha önceki filmlerinde polislerle oynamaya alışık olduğu gibi Nazilerle saklambaç oynar; o hala Serseri’dir.

Chaplin sesli filmi ustalıkla yaptı; bir bomba patlamasından sonra, küçük berberin ailesini arayarak etrafı dolaştığı ve bizim görüntü yerine sesler duyduğumuz bir savaş sahnesinde ses yerine görüntü bile koydu. Diktatörün dünya şeklindeki bir balonla dans ettiği sahnede olduğu gibi sessiz filmlerin vücut dili burada da var.

Ancak bizim zihnimize kazınan, Hynkel ile karıştırılan berberin büyük bir kalabalığa dürüstlüğü ve doğruluğuyla birçoklarını etkileyen son derece duygusal insancıl bir şekilde hitap ettiği final konuşmasıdır. Son kelimeleri şunlardır:

“Gelin dünyayı özgürleştirmek – ulusal sınırları ortadan kaldırmak – için, açgözlülüğü, nefreti ve tahammülsüzlüğü yok etmek için savaşalım. Bilimin ve ilerlemenin tüm insanları mutluluğa götürdüğü mantık dünyası için savaşalım. Askerler! demokrasi adına, gelin hepimiz birleşelim!”

  1. Kıyamet (Francis Ford Coppola, 1979)

Savaş, korkuyla hüküm sürer

Bu, Vietnam hakkında başka bir film değil. Tam anlamıyla savaş karşıtı bir film bile değil. Bir açığa çıkarma. Francis Ford Coppola,  John Evanjelist’in kitabına atıfta bulunan Yunanca ‘apokalipse’ kelimesini kasten kullanır: savaşın, vahşi hayatın, insan gücünün sınırlarının derinliklerine bir seyahat.

Coppola’nın, Conrad’ın yazdığı “Karanlığın Kalbi” eserinin serbest uyarlaması olarak çektiği ve belki de tüm savaşların en ‘rezili’ olan Vietnam Savaşı’nın bitiminden sadece birkaç yıl sonra gösterime giren bu film, Albay Walter Kurtz’ü, artık kendi savaşını yöneten bir hain,  öldürmek için küçük bir asker ekibiyle Kamboçya sınırındaki Vietnam ormanına girmek üzere görevlendirilen Kaptan Willard’ın seyahatinin hikâyesidir. Başlangıçtaki The Doors şarkısından anlaşıldığı gibi, sona yapılan bir yolculuktur.

Aksiyon sahneleri gelecek ile ilgilidir. Helikopterler, devasa Evanjelist Demir Canavarlar, hoparlörlerinden “Ride of the Valkyries” (“Sabahları Napalm kokusunu severim”) çalarken Napalmların turuncu alevleri içinden geçip kampları ve okulları bombalar. Mahrum askerler, orduyu eğlendirmek için helikopterlerden ormanın derinliklerindeki bir sahneye inen fahişelere koşarlar ve sonra birbirleriyle dövüşürler. Willard’ın ekibi, tatildeymişçesine yeni çıkan rock parçalarını dinleyerek ve kayak yaparak Nong Nehri üzerinde sürat teknesinde gezinti yapar.

Nehrin yukarılarına çıktıkça orman kararır, koyulaşır ve daha tehditkâr bir hal alır. Düşman her yerdedir ve hiçbir yerde görünmez. Willard adamlarını teker teker kaybeder, sonunda, Albay ve yerlilerden oluşan sadık ordusuyla karşılaşır. Albay, anlatıldığı gibi çılgın mıdır yoksa savaşın paranoyasını ve korkusunu yaşayıp çok sayıda zulümle karşılaştıktan sonra ahlak konusundaki düşünceleri tamamen değişmiş midir? Marlon Brando’nun rolünü üstlendiği Kurtz’ün filmi sonlandıran monologu sinema tarihindeki en etkileyici monologlardan biridir. 

  1. Zafer Yolları (Stanley Kubrick, 1957)

Savaşta adalet yoktur

Bu, listedeki Stanley Kubrick’in yönettiği ikinci film. Sinema dahisi savaştan nefret etmeyi seviyor gibi görünüyor. Film Kubrick’in ergenlik çağındayken okuduğu bir romana dayanıyor. Tiyatrodaki gösterimi bir fiyaskoydu ancak yine de Kubrick filmini çekmek istedi ve her ikisi de gişede çok şansı olmadığını bilmesine rağmen Douglas kabul etti.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransız – Alman cephe hattındaki siperlerde geçen bir olayın gerçek hikâyesidir. Zaman aktığı ve birçok kaybın karşısında çok az ilerleme kaydedildiği için Komutan Georges Boulard, Komutan Paul Mireau’ya Almanların işgal ettiği kilit bir mevziiyi ele geçirmek için bir saldırı düzenlemesini emreder. Her iki komutan da kendi şan ve şöhretleri için zafer peşindedir, oysa çok az bir başarı şansı olduğunu bilmesine rağmen emirleri uygulamak zorunda olan Albay Dax astlarının hayatını önemsediği kadar zaferi de önemsemektedir.

Askerler bariz ölüme gönderildiklerini anlayınca geri çekilirler ve Mireau topçulara onları vurup tekrar savaşa göndermelerini emreder. Topçular bunu yapmayı reddedince, harekâtın başarısızlığına sinirlenen Komutan Mireau, rastgele üç askerin askeri mahkemede yargılanmasına karar verir. Dax, askerlere yönelik adaletsizliği hissederek askerlerin savunmasını üstlenir.

Acımasız bir Grande Illusion olarak “Zafer Yolları”, savaşın kime hizmet ettiğine dair bir şüpheye yer bırakmaz. Soylu bir aristokrasi değil, sadece diğer insanları, fakir insanları, Birinci Dünya Savaşı siperlerindeki askerleri kişisel hırslarına ulaşmak için piyon olarak kullanan güç sahibi insanlar.

  1. Burma Arpı (Kon Ichikawa, 1956)

Savaşta çok fazla ölüm var

1. Dünya Savaşı muhtemelen insanlık tarihinin en ağır dönemidir. Gezegenin her ucundan milyonlarca sıradan insanın hikâyesi, yaraları ortaya dökebilmek ve bu savaşın birçok yönünü kayda almak için sinemaya, görüntünün yanı sıra anlamı da yayabilen yeni bir sanat türüne, mükemmel bir fırsat sundu.

Amerikalılara karşı ağır yenilgilerinden sadece birkaç yıl sonra Japonların yazdığı ve filme aldığı bu başyapıt, ücra bir köşede, neredeyse ‘ölü’ bir tarihsel zamanda geçer.

1945’te küçük bir grup Japon askeri o zamanlar İngiliz sömürgesi olan Burma’da dolaşmaktadır. İlginç bir askeri birliktir: yüzbaşı bir müzisyendir ve Mitsushima, gözcü, muhafız arkadaşlarına arpıyla çaldığı şifreli müzikle uyarıda bulunur. Bir köyde İngiliz birlikleriyle yapılacak başka bir savaş için hazırlanırken, gözcü onlara Japonya’nın silah bıraktığını, savaşın bittiğini ve teslim olmaları gerektiğini bildirir.

Esir kampına gitmek üzere yola çıkmadan önce, İngiliz subay onlardan bir askeri başka bir Japon birliğine göndermelerini ve onları teslim olmaya ikna etmelerini ister. Mitsushima oraya gider, ancak teslimiyeti utanç olarak gören yurttaşlarının fikrini değiştiremez. İngilizler siperlerini bombalar ve Mitsushima bir sürü cesedin arasında uyanır. Kan ve katliamla, o kadar çok gömülmemiş vücutla karşılaşmış olmak aklından çıkmaz ve arkadaşlarına geri dönmesine engel olur. Orada ölen halkın etrafa saçılmış üyelerini toplayan ve gömen bir keşiş olarak Burma’da, Buda’nın ülkesinde, dolaşır.

Japonların, modern tarihlerinin bu acılı kısmıyla yüzleşmeleri için büyük cesaret gerekir. Ve bu film bunu basit, dürüst ve şiirsel bir şekilde başarır. Yönetmen kamerayı küçük düşürücü bir teslimiyete maruz kalan askerlerden ayırmaz ve her iki tepkiyi de anlar: öfke tepkisi ve yarını düşünmeyi tercih edenlerin tepkisi. Ve üçüncüsü, savaş alanında kalan Mitsushima’nın yalnızlığı, tepkiyi ölüm ve anlamsız kayba karşı kişisel savaş alanına dönüştürür: “Ölüleri gömmek için burada kalacağım.” Savaş karşıtı filmlerin en tepesindeki bu film hayata, ölüme, hafızaya ve aşka adanmış bir ağıttır.

  1. Johnny Silahını Kaptı (Dalton Trumbo, 1971)

Savaş her şeyi sadece mahveder

Dalton Trumbo fişlenmiş, işini kaybetmiş ve Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi’nde tanıklık etmeyi reddettiği için bir eyalet hapishanesinde birkaç ay yatmış, tanınan bir senaryo yazarıydı. Hayatı boyunca, fişlenmiş olsa da olmasa da, birçok harika senaryo yazdı, iki Oscar aldı. Sadece bir kere kameranın arkasına geçti ve bu da kendi romanını yönetmek içindi, “Johnny Silahını Kaptı”, başka filmlere benzemeyen savaş karşıtı lirik bir film.

Johnny, I. Dünya Savaşı’nda bir asker, savaşın son günü bir kovan parçasıyla ağır yaralanmıştır. Kaderi ölümden beterdir: bütün uzuvlarını ve yüzünü kaybeder, sağır ve kördür, sadece beyni, akciğerleri, kalbi ve penisi çalışıyordur. Doktorlar ve mareşaller onun kaderi hakkında konuşurken o, hatıralarında kaybolmuş bir şekilde askeri hastane yatağında yatmaktadır. Aklı, onlarla iletişim kurmanın ve onlara dileğini anlatmanın bir yolunu aramaktadır: onların kendisini öldürmesini veya savaşın ne anlama geldiğini anlamaları için insanlara göstermesini ister.

Johnny’nin düşünce labirentinin sahnelenmesinde; geçmiş yaşamından parçalar; kız arkadaşıyla güzel anlar; babasıyla ve hocası İsa ile hayali diyaloglar; askerlerden, doktorlardan, sempatik hemşireden ve canavara dönüşmüş vücudun etrafında yavaşça dolanarak, “Tanrı’nın değil, insanların hatası” sözünü benimsemiş rahipten oluşan hastanenin acımasız, sonu gelmez gerçekliği arasında gidip gelen filmde ana karakterle kendini özdeşleştirme fikri öylesine sarsıcıdır ki filmi iki kere izlemek imkânsızdır.

Film, Trumbo’nun ölümünden 13 yıl sonra rock grubu Metallica’nın “One” şarkısına çektikleri video klipte filmden sahneler kullanmasıyla su yüzüne çıkmıştır. Johnny’nin İsa ile diyaloğunu Luis Bunuel yazmıştır.

Mansiyon Ödülleri: İnce Kırmızı Hat, Kwai Köprüsü, Leylekler Uçarken, Full Metal Jacket, Teneke Trampet, Au revoir les enfants, Savaş Günahları, Yasak Oyunlar, Büyük Firar,  Büyük Resmigeçit, Okraina, Gelibolu, Broken Lullaby, Savaş Atı, Breaker Morant.       

Yazan: Reggina Zervou
Çeviren: Ayça Sofu
Kaynak: tasteofcinema

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.