Dört yıl önce, bir yaz Pazarında, Portland bölgesindeki Forest Park’ın kuzey yamacında tünemiş mütevazı bir Viktoryenin kapısını çaldı ve Ursula Kroeber Le Guin ‘in kapıya gelmesini bekledi. Ursula’nın ‘Karanlığın Sol Eli’nden ‘Yerdeniz’e, ‘Mülksüzler’den ‘Lavinia’ya yazdıklarıyla büyüdüm ben ve o anlarda öteki dünyaya ait hissettim kendimi. Herkes kendi edebiyat kahramanının kapısını çalacak, içeriye buyur edilecek kadar şanslı olmuyor. Zaten ben de böyle bir ayrıcalık karşısında nutku tutulmuş haldeydim. Ev sahibim ise, kuşkusuz çok daha vakur bir haldeydi.

“İçeri gel Wray, dedi. Buraya rahat geldin, değil mi? Güzel. Şu (küfür) kediye dikkat et. Tam bir terörist.”

(Le Guin’in dilinin, 84 yaşında erkek saçlı bir kadından beklenebilecekten çok daha açık saçık olduğunu söyleyebilirim. Bırakalım bundan sonrasında, isterse, okuyucu boşlukları istediği küfürlerle tamamlasın.)

Bir kurmaca yazarına pek uyan şekilde, Le Guin’in evinin içi dışardan gözüktüğünden çok daha büyüktü. İçeriye dikkatlice girdim, sadece kedi yüzünden değil ama. Sonuçta, Paris Review’da yayımlanması için Le Guin’le bir röportaj yapacak ve bir hafta sonu boyunca evinde olacaktım. Paris Review, kurmaca sanatına dair yaptığı derinlemesine röportajlarla bilinen entelektüel bir edebiyat dergisiydi ve ben, eserleri janrlaşan Le Guin ile röportaj yapmak için editörüme bir ay boyunca lobi yapmıştım. Neyse ki, ‘edebi’ New York’un kendisi hakkında ne düşündüğü Le Guin’in pek umrunda değildi. Belki de böyle bir düşünce aklına dahi gelmemişti.

Ona ilk sorduğum şeylerden biri eserlerinde uyguladığı, ‘bilim kurgu’ kavramı hakkında ne düşündüğüydü. Bu sorumu cevaplamaya, yakından tanıdığım bir sesle başlamıştı: iyi huylu, aşağılayıcı bir pofurdama ile.

 “Ben sadece bilim kurgu yazarı olarak anıldım Wray. Fakat değilim. Ben bir romancı ve de şairim. Beni dar kalıplarınıza tıkıştırmayın, zaten uymam buna. Bunların üstündeyim. Kollarım o kalıplardan dışarı taşar, her bir tarafa doğru.”

Kollarım o kalıplardan dışarı taşar, her bir tarafa doğru. Le Guin’in şaşırtıcı derecedeki çok yönlü ve maceraperest işlerini bundan daha iyi tanımlayabilecek bir tanım olsaydı, inanın bilirdim. Kuşkusuz o, Harry Potter frençayzinginin hayal bile edemeyeceği sofistike, nüanslı, derin hümanist kurmacaları ve rüştünü çoktan ispatlamış büyüleyici romanları, Yerdeniz serisi ile hatırlanacak. Fakat o, bir bilim kurgu veya fantastik roman yazarından çok daha fazlası. 1960 ve 1970lerin ezici derecedeki şovenist ve erkek egemen bilim kurgu dünyasındaki öncü karakter olmaktan, cinsiyet üzerine, etik üzerine ya da materyal dünya üzerine ikonoklast bir düşünür olmaktan çok daha fazlası. Onun ‘Karanlığın Sol Eli’ kitabındaki çok tartışılan akışkan cinsiyet meselesi, Le Guin’in hayata, düşünüşe ve üretmeye dair bakış açısını çok iyi yansıtan bir metafor: Çünkü o uygun gördüğü şekilde düşünme, yazma ve tepki verme hakkını elinde tuttu. Hatta, farklı bir fırsat veya proje geldiğinde farklı bir role bürünme hakkını da…

Le guin, okurlarının da iyi bildiği gibi, bir çok şeyi tutkuyla önemsiyordu. Mesela, yerli insanların haklarını, acımasız ekonomik sistemimize alternatifler aramayı, doğuştan geldiğine inanılan cinsiyet farklılığı efsanesini ve bizlerin gezegeni yavaş yavaş katletmemizi. Fakat bana kalırsa, onun en önemsediği şey, tüm düşünen bireylerin kendileri için, ve kendileri tarafından, kişisel girişimlerini ifade edebilmeleri için gerekli olan ‘yüce özgürlüktü.’ Onu tanıdığımda Le Guin, kendi mirasıyla ve zamanın geçişinin indirgeyici etkileri ile barışıktı. Tabii bu barışıklık, sonuna kadar, bir anarşistin barışıklığıydı.

St. Helens Dağı’nın karlı tepesine bakan o muhteşem manzara eşliğinde çay içip tüm gün konuştuğumuz o gün, o verandada Le Guin’den çok şey öğrendim. Birinin metnini gözden geçirip düzeltirken, okuduğunu seslice fısıldamanın anlamsızlığından; cümlenin duyuşunu doğruca anlamak açısından bunu yapmanın, bir şekilde, normal sesle okumaktan daha çok işe yaradığından konuştuk. Etnografyaya olan ilginin bütün dünyaları değilse de tüm toplumları hayal etmek isteyen yazarlara sağlayacağı faydalardan söz ettik. Sanatçıların, yaratıcı dönemlerinin son aşamalarında, başkalarını değil sadece kendilerini mutlu etmek için yazdıklarındaki gizemli güçleri hakkında konuştuk.

O zamanlar, ben de bir bilim kurgu romanım, ilkinin, üzerinde çalışıyordum. Ona her şeyin ne kadar karmaşıklaşmaya başladığını; neşeli ve sürükleyici olmasını umduğum kitabımın, neredeyse anlaşılması güç bir hale gelmeye başladığını itiraf etmiştim. Cevabı şaşırtmamalıydı beni, ama şaşırtmıştı:

 “Onları eğlendirmek çok güzel bir şey Wray, peki yazdığın şey onları düşündürüyor mu?”

Biraz savunur bir şekilde cevaplamıştım sorusunu, bence kitabımın çoğu okurun aradığından, belki de, fazla düşündürdüğünü söyleyerek. O pofurdama gelmişti yine.

 “Kitap alırken ne aradığımızı bilmeyiz biz, türü ne kadar belirli olursa olsun” dedi. “Biliriz sanırız, ama bilmeyiz. Sakın insanlara, sırf onu bekliyorlar diye bekledikleri şeyi verme. Bizim işimiz onları şaşırtmak, onları sarsmak, beklentilerini akıllarına döndürmek. Neden, biliyor musun Wray?”

Neden bilmem, gevelemeye başladım.

 “Çünkü beyinlerinin emarı ne zaman aydınlanırsa, işte o zaman görmeye başlarlar.”

Le Guin’i aklınızdaki kalıba sıkıştırmaya çalışmayın sakın. Ya da kalıplara, bu kalıplar bir düzine de olsa. Onun kolları dışarı taşar çünkü, hem de her bir tarafa doğru.

Yazar: John Wray
Çeviren: Emir Melek
Kaynak: nytimes

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.