Ne yazık ki, az sayıda film yapımcısı, psikanalizi anlamanın sinemaya sağladığı olasılıkları aktif bir şekilde ele almıştır. Şüphesiz ki bu, çoğunlukla, film yapımcılığının kapitalist ekonomi içinde yer almasından kaynaklanmaktadır: kârın zorunlulukları, seyircileri travmatize etmekten ziyade yatıştıran filmlere prim öder. Eğer Hollywood filmleri kendilerini bilinçdışının travmasına açarsa, çoğu kez bu açılmayı sonuçlarına doğru kapatırlar. Dolayısıyla, çoğu ticari film bize, travmayı nasıl zapt edebileceğimiz ve onunla nasıl başa çıkabileceğimizi gösterir, bir psikanalistin yaptığı gibi, onun bizi nasıl zapt ettiğini ve ele geçirdiğini değil. John Huston’ın Freud (1962) ve Alfred Hitchcock’un Spellbound (1945) filmleri de dahil olmak üzere, psikanaliz hakkındaki filmler, psikanalizi kendi formlarına dâhil etmekten ziyade kendi içerikleri seviyesindeki psikanalizle ilgilenmektedir. (Gerçi Hitchcock’un filmi, sürrealist ressam Salvador Dali tarafından yaratılmış resimlerle bir rüya sahnesi içerir.)

Psikanaliz direkt olarak en çok noir film geleneğinin gelişimi yoluyla varlığını hissettirdi. Birkaç noir film açık bir şekilde psikanalitik kavramlara gönderme yaparken, kara evrenin öykü yapısı ve sahne düzenlemesi bu kavramlara bir çeşit bağlılık sunar. Noir filmlerdeki dedektif karakteri bir analiste benzer: toplumun alt yapısını irdeler – gece – gün ışığında keşfedilemeyecek olan, sunulan gerçeğin araştırılmasında. Gerçeğin bu arayışında, kara dedektif toplumun asıl yozlaşma ve kargaşasını keşfeder – saflık yokluğu. Nitekim kara dedektif arzudan ayrılamayan kendi kendisine arzu duyan bu gerçeği keşfeder. Bu yapı hem The Maltese Falcon (1941), The Big Sleep (1946) ve Out of the Past (1947) gibi klasik noir eserlerde hem de Chinatown (1974) gibi yeni dönem noir eserlerde görülebilir.

Deneyimin bilinçdışı boyutunun zorlu keşfine karşın noir film, Freudyen dönemin öncesinde yapısal seviyesinde kalır. Bilinçdışı çalışmalarını vurgulamaktan ziyade örtbas eden öyküsel yapıyı sürdürür. Freud’un bilinçdışı ve rüyalar üzerine fikirlerini direkt olarak film formu içine entegre etmek için yapılan ciddi girişimler, başlıca avangart/yenilikçi ve öyküsel olmayan sinema ile sınırlandırılmıştır. Belle de Jour (1967), Le Charme discret de la bourgeoisie (The Discreet Charm of the Bourgeoisie, 1972) ve Cet obscur objet du desir (The Obscure Object of Desire,1977) gibi filmlerinde, arzunun tekrarlayıcı doğasını ve onun nesnesini bulma konusundaki yapısal başarısızlığını şeklen vurgulayan sürrealist yönetmen Luis Bunuel (1900-1983) dikkate değer bir istisnadır.

Bunuel’in psikanaliz anlayışının sinematik gelişimi konusundaki etkisine rağmen, belki de hiçbir yönetmen, hem Hollywood’da hem Hollywood dışında, David Lynch (b. 1946)’ten daha çok, rüya-işini temel alan bir estetik geliştirmemişti. Lynch’in filmleri, rüyanın mantığını takip ettiği için geleneksel öyküsel yapıdan ayrılır. Özellikle Lost Highway (1997) ve Mulholland Drive (2001) gibi filmlerinde Lynch, bu mantığa saygı göstermek amacıyla filme öykülemeler eklemiştir. Bununla birlikte, birçok avangart film yapımcısının aksine Lynch, öyküselden tamamıyla uzaklaşmaya kalkışmaz. Seyirci, gidişatın kendisi beklentileri yıksa bile, öyküsel gidişatı daima kavrayabilir. Karakterler diğer karakterlere dönüştürüldüğünde veya geçicilik yasaları göz ardı edildiğinde bu, Lynch’in bilinçdışının bir gerçekliğini inşa etme girişimini ifade eder. Blue Velvet (1986)’de olduğu gibi, öyküsel ilerlemeyen, ancak belirli bir karakterin bilinçdışı çağrışımlarını ortaya çıkarmaya çalışan montaj sekanslarında da görülebilir. En önemlisi, Lynch’in tüm filmleri, seyircinin, film aracılığıyla aydınlığa çıkartılmış, kendi arzusuyla travmatik bir karşılaşmasına önderlik eder. Bir Lynch filmi izlemek, birinin kendi arzusuna maruz kalmış bir seyircide olduğu gibi, analitik divandaki bir hasta ile aynı şekildedir. Filmin, uzun bir süre, seyircinin arzusunu azaltmaya çalışmasına direnen psikanalizin tüm çıkarımlarına karşı çıkmasına rağmen, sinema, nihayetinde, psikanalitik görüşlerin filmin biçimi üzerinde ve film ile seyirci arasındaki ilişki üzerinde potansiyel olarak köklü etkileri olabileceğini kaydeder.

Bilinçdışını sinematik açıdan keşif yatırımlarından dolayı Lynch’in filmleri, örnek teşkil eden birçok psikanalitik yorum ürettirmiştir. Bu eserler, filmleri fantezi, tekrarlama zorlantısı veya Oedipal kriz üzerinden görme eğilimindedir. Örneğin, Blue Velvet‘in psikanalitik yorumları genellikle filmi, bu imgelemin erkek cinsiyetinin ve öznelliğinin gelişiminde oynadığı rolü incelemek için ilk sahnenin imgeleminin tekrar canlandırılması olarak anladı. veya Lost Highway‘in döngüsel yapısını, tekrarlamanın kaçınılmazlığının tasviri olarak görmektedirler. Hatta Lynch’in ötesinde, bunlar psikanalitik yorumlamanın genellikle aldığı talimatlardır, ancak psikanalizin böylesine yorumlayıcı kullanımı, nispeten yenidir.

Çevirmen: Özge Mete
Kaynak: Film Reference