Teori

Film yönetmeni Wes Anderson, kullandığı çarpıcı renk paletleri aracılığıyla kolayca farkedilebilecek, kendine has bir estetik tarz geliştirmiştir. Bu araştırmanın amacı ise, Anderson’un filmlerinde kullandığı renk paletlerine bağlı olan sosyal tabakalaşma, sosyal yapılanma ve ailenin rolü konuları hakkında sonuçlar çıkarmaktır. Auteur Teorisine dayanarak yapılan bu araştırma; Anderson’un karakterlerini ve onlar ile kurduğu kişisel bağları birleştirmeye ve sosyal yapılanma ile bağlantı kuran zekice tasarlanmış renk kullanımının önemine dikkat çekmeye çalışmıştır.

I. Tanım

20.Yüzyıl’ın başlangıcıyla birlikte sinema, sosyal normların ve değerlerin resmedildiği, kültürler arası iletişime ışık tutan bir sosyal objektif görevi görmeye başladı. “Sinema“nın etkisi, belirli bir hikayeyi güçlü kılabilmeyi başaracak birçok etmene bağlıdır. Benzersiz senaryolar, ünlü oyuncular, son teknoloji kameralar, ışık ve set tasarımı gibi birçok ayrıntı, yapımın değerini belirlemede büyük bir rol oynarlar. Gişe filmleri, yapılan büyük çaplı reklam ve tanıtımlar ile vizyona girdikleri andan itibaren başarıyı yakalarlar ama le septieme art veya daha yaygın ismiyle yedinci sanat olarak bilinen sinema, derinlemesine bakıldığında daha çok artistik yorumlama denilebilecek bir tarza köklerini salmıştır. Estetik veriler, özgün bir ton yakalamak ve seyirciler ile bağlantı kurabilmek için, bir yönetmenin muhtemelen sahip olduğu en güçlü araçlardır. Yönetmenin kullandığı tarz, film sanatında baskın bir rol oynar. Çoğu zaman, nesilsel bir karakteristik özelliğin tanımlaması veya bir yaşam tarzı olarak kendini gösterir. Amerikalı yönetmen Wes Anderson ve kullandığı farklı renk paletlerinin yarattığı durumda olduğu gibi.

Sinema, modern sosyal yapıyı temsil eden küçük bir evren olarak göz önüne alındığında, ona maruz kalan kişilerin algısını şekillendirebilecek temel bir güce sahiptir. Görsel tasarım öğelerinin hepsi arasından renk, insan psikolojisini nasıl etkilediğini anlaması en zor olanıdır. Yumibe (2012)’ye göre “ Duygusal çekicilik yoluyla renk, izleyicinin zekasını ve duygularını etkileyebilir. Duyular, zeka ve duygular arasındaki bu bağlantının anlaşılması aynı zamanda doğamızda olan bir anlam çıkarma, sinestetik hislerimize hitap ediyor” (S. 32). Bu sinestezi veya birden fazla duyguyu içeren tepki, Anderson filmleri izleyicisinde bulunan genel bir özellik.

İzleyicinin ekranda bulunan “anlatı”dan çıkardığı deneyimler, gerçek hayatı taklit etmeye çalışan, ses ve aksiyonun renk ile oluşturduğu bir duyu kombinasyonudur. Görsel içerisinde renk faktörünün gerçekleştirmeye çalıştığı, beyinde psikolojik tepkimeler yaratmak ve seyircinin, gördükleri renkleri, belirli objeler ve duygular ile bağdaştırmasını sağlamaktır (Gegenfurtner and Sharpe, S. 317). Renkler toplum içerisinde belirli bir anlamı temsil ederler. İster bilinçli olarak kabul edilmiş olsun ya da olmasın. Anderson, değer bakımından özünde birbirine benzeyen temaları resmederken, genel bir estetik “kılavuz” kullanıyor. “[Onun] filmleri adeta birer sinematik oyuncak evler gibi; bu yapıların etkisi, kadraj dışında kalan devasa dünyanın mükemmele yakın rekreasyonunda yatıyor” (Austerlitz,2010, S. 382).  

Anderson, bir yönetmen olarak yaptığı işlerdeki özeni seyircinin farkedebilmesi için ekrana yerleştirdiği tüm görselleri özenle seçiyor ve yaratıyor. Bu son derece belirgin yönetmenlik stili son yıllarda Anderson’a ün ve şöhret kazandırdı.

II. Alt yapı

Filmlerde renk kullanımı, sinema tarihi boyunca hem çelişkili hem de yanlış yorumlanmıştır. Boyama ve diğer renk düzeltme yöntemleri, 1800’lerin sonlarından itibaren, görsel araçların gelişiminden beri kullanılmaktadır (Yumibe,2012, S. 2). Sessiz film döneminde düzeltme amaçlı uygulanan renklendirme ve günümüz sinemasında “doğal” renklerin kontrolü, filmlerde renklerin yüksek estetik değerlerinin anlaşılması için zorunludur. Hem 20. Yüzyılların başında asetat filmler için kullanılan renklendirme ve dijital video’nun gelişim düzeyi, bir temel amacı köklerinde barındırır: Algılanan gerçekliğin manipülasyonu.

Dijitalleşme ile yaşanan gelişim, birçok tarihçi ve eleştirmen tarafından hem övgü ile karşılanmış hem de dikkatlice irdelenmiştir. Özellikle, selüloit film için düzenlenen post-prodüksiyon süreci ile modern dijital sinema arasındaki astronomik farklar göz önüne alınırsa. Digital Visual Effects in Cinema: The Seduction of Reality, Prince (2012)  adlı kitabında dijital sinemayı,  izleyiciler üzerinde psikolojik kavramlar konusunda gelişmiş bir etki yaratmak ile bağdaştırmıştır (S. 4). Bu süreç son derece modernleştirilmiştir. Saniyeler içerisinde bir film editörü, canlı çekim bir filmde kameranın yakaladığı gerçekliği manipüle edebilir. “Görsel efektler, kurmaca film ile eş zamanlı varolurlar ve dijital araçlar sayesinde daha ifadeli, inandırıcı ve kapsamlı olmuşlardır (Prince, 2012, S.4). Bu “Gerçekliğin Çekiciliği” dijital sinemada daha kolayca başarılmıştır. Ultra-gerçekçiliğin yaratılışı yoğunlukla renk düzenlemesine ve ışıklandırmada sahip olunan gelişmelere dayanmıştır.

Bir görselin kadrajlandırılmasında ve kompozisyonunda, görsel ağırlığın dengesi, ortamdaki kararlılık veya kararsızlık duygusu için son derece zorunlu bir öğedir (Hurbis-Cherrier, 2012, S. 50). Bir ortamın yaratılışında, prodüksiyon tasarım ekibinin göz önüne alması gereken çok fazla etmen vardır. Öncelikle bir ton bulmaları ve sabitlemeleri, ardından belirgin bir stil yaratmaları, geçici ve mekansal ayarları bulmaları ve oyuncuların bu mekan ile nasıl bir etkileşime gireceklerini düşünmeleri gerekir. Prodüksiyon tasarımı yap-boz’un son derece önemli bir parçasıdır. Görsel etmenler, filmin vereceği algının yaratılışında ve izleyicinin çıkaracağı anlamda, çok önemli rol oynarlar.

Maalesef renk, dijital medya’da psikolojik olarak en yanlış anlaşılan görsel öğedir (Block, 2008, S. 136). Do You See What I See? The Science of Color Perception isimli BBC filminde, nörobilimsel ve evrimsel biyoloji konuları, renkler ile bağlantılı ortaya çıkan belirli duygusal durumlar ve reaksiyonların varlığına doğru bizleri yönlendirmiştir (Robinson, 2011). Verilen tepkileri yönlendiren bu algılar, kültürün etkisi ile yaratılmış ve zamanla insanoğlunun kollektif hafızasında yer edinmiştir. Yokluklarında kişi, belirli renklere karşı belirli bir önyargı yaratabilir veya diğer renklere karşı daha ilkel olumsuz tepkiler verebilir. Filmin anlatıcısı Samantha Bond, bir veya bir grup renge zorunlu olarak maruz kalmayı “algı esas anahtar” düşüncesi ile bağdaştırmıştır.

Anderson’un düzenli olarak birlikte çalıştığı prodüksiyon tasarımcısı Adam Stockhausen, Anderson’un senaryolarındaki ince detayları bileşenlerine ayırdığını ve Anderson’un renk paletleri ile bağdaşan belirli prodüksiyon öğelerini, alakalı olan görseller ile birleştirerek bir çalışma yürüttüğünü söylüyor (Grobar, 2015).  Renk ve detay için gösterilen bu ileri derece özen çoğu zaman ekranlarda, bir veya birden çok rengin aşırı baskın kullanımı olarak görülüyor. Kullandığı renk paletler, izleyicinin zihninde “izdüşümsel ön-plan” olarak yer ediyor ve bu sayede filmlerindeki dominant öğe haline geliyor (Yumibe, 2012, S. 116).

Yoğun görsel efekt kullanımı postmodern sinemada sıradan olmaya ve filmler çoğunlukla sosyal yorumlamalar olarak düşünülmeye başlandı. Bilgisayarla yaratılmış görüntü teknolojisinin (CGI) gelişimi ve üç boyutlu görüntülenen filmlerin günlük hayatımızda daha sık yer alması, algılanan gerçekliğin yaratılışını her zaman olduğundan daha da kolay kılmayı başardı. Bu durum, izleyicilerde oluşan görsel gerilim hakkında yapılan araştırma sayısını arttırdı. Pölönen, Salmimaa, Aaltonen, Häkkinen, ve Takatalo 2009 yılında, görsel efektlerin varlığında, izleyicilerde yaşanan rahatsızlıklar hakkında bir araştırma gerçekleştirdi. Birçok izleyici, görsel gerilim öğelerinden etkilendiler. Bazıları bu öğelerin film izleme deneyimini geliştirdiğini belirtirlerken, diğerleri ise itibarın zedelendiği konusunda yorumlarda bulundular (S. 462).  Bu kanıtlanabilir iddialar, sinema’da abartılı görsel efekt kullanımına maruz kalınması durumunda oluşacak psikolojik öğeler ile bir bağlam kurmuştur. Bu durum da Anderson’un stilini karakterize eder.

Sight, Sound, Motion; Applied Media Aesthetics, Zettl (2011) kitabında, stilize edilen estetik öğelere dikkat çekilmek istenmiştir. Prodüksiyon tasarımının estetik renk algısı üzerindeki etkileri hakkında araştırma yapmış ve hangi rengin izleyici üzerinde istenilen psikolojik anlayışı yarattığını bulmaya çalışmıştır (S. 55). İnsanlar film içerisinde kullanılan birçok farklı renk sinyaline adapte olabilirler ve bu sinyaller bizleri belirli bir odak ve tema üzerine yoğunlaştırır. Saturasyon ve renk karışımı, konu analizi bağlamında ele alınırsa katkı sağlayıcı veya eksiltici rol oynayabilir. Anlatı ortamında, renk ile objeler arasında kurulan bağ, seyircinin mekânı algılamasında önemli bir etmendir (S. 63).  Ayrıca ışıklandırma ve renk ısısı da, kurulacak ton ve duygusal durum üzerinde etkilidirler ve etraftaki renkler (Zıt veya benzer) birbirleri ile alakasız denebilecek objeler arasında bir bağ kurulmasına yardımcı olurlar. Zetti ayrıca renk enerjisi ile de bağlantı kurar ve bu durumun renk ve ışık arasında yaratacağı zıtlığa uygulanacağını belirtir. Böylece estetik bir enerji yaratılışının renge bağlı olarak ortaya çıkacak psikolojik tepkilere yol açacağını söyler (S. 67). Örnek olarak Zetti, kırmızı rengin fazla kullanılmasının izleyicide bir heyecan hissiyatı veya arzu duygusunu ortaya çıkardığını belirtir. Yeşil bir sakinlik getirirken, sarı renk pozitiflik veya mutluluk kazandırır.

Anderson’un ışık ve renkleri, karakterleri ve diğer objeler ile birlikte etkileşime girdiklerinde, bir izleyicinin gözünde etkileyici görsel efektler yaratmayı sağlıyorlar. Gegenfurtner ve Sharpe (2000)’nin iddiası, insanların zihinlerinde objeleri bölümlere ayırdıklarını ve renklerine göre onlara anlam yükledikleri. “Görsel Yöntem” in algılanan büyüklüğü ve önemi, bulunduğu ortam tarafından etkilenir. Bu sayede izleyiciler ekranda gördükleri objeleri birbirlerinden ayrılacak şekilde gruplandırabilirler ve görsel öğeler ile olan ilişkilerine göre tahminlerde bulunabilirler (S. 337).  Görsel tasarımın temposu ve ritmi seyircide modern toplumu taklit eden duygusal bir tepkimeye dikkat çekecek bir düzen yaratır (Hurbis-Cherrier, 2012, S. 460). Renklerin fazlasıyla tekrarlanması durumunda, izleyicinin rahatsız edici bulabileceği, toplumda bulunan bazı ince detaylar ile ilişkilendirilebilecek renklere karşı zihinsel bir önyargı oluşabilir. Örneğin ataerkillik veya tembellik gibi. Bu iki konuya da Anderson’un filmlerinde sıkça rastlayabiliriz.

Sırada bahsedeceğimiz inceleme, renk paletlerinin daha önce de bahsi geçen renk etkileri ile Anderson filmleri: Rushmore (1998), The Royal Tenenbaums (2000), The Life Aquatic with Steve Zissou (2004), The Darjeeling Limited (2007), ve  The Grand Budapest Hotel (2014) içerisinde nasıl kullanıldıklarını anlamaya çalışacak. Bu filmler aracılığıyla inceleme, Anderson’un filmlerinde,  renk yapımı ve tasarımının karakter gelişimi ile sosyal yapı kuruluşunu nasıl ilgilendirdiğini göstermeye çalışacak. Bu filmleri izleyerek ve renk algısının psikolojik bağlantılarını inceleyerek, aradaki farklılıklar göz önüne çıkarılabilir.

III. Teorik yapı

Bu yazının incelemesi auteur teorisine ya da diğer adıyla auteurism’e dayanır. Post-modern sinemanın bu tarzı, son derece belirgin, sarsılmaz bir sese sahiptir. Auteur veya yazar-yönetmen tarafından yaratılan filmler, yönetmenin gözünden aktarılan sosyal eleştiri mesajı taşırlar. Ekranda bulunan her ayrıntı, yönetmenin kendi hayatına dayanan algıların doğrudan temsilleridirler. Kişisel yargılar üzerinden, le cinéma d’auteur, yönetmenin görüşünün, bir ifade yolu olarak görüldüğünün altını çizer. Yönetmen, filmini, seyircinin kendi belirli yorum yetisini kullanabileceği şekilde, manipüle ederek yazar.

Alexandre Astruc, 1950’lerde filmler yapan bir Fransız yönetmen, bu tarz bir yönetmenlik stilini ilk kullanmaya başlayanlardandır. Le caméra-stylo ismiyle bir Fransız terimini ortaya çıkarmış ve kamerasını adeta bir kalme gibi kullanmaya başlamıştır. Bir yazar nasıl kalemini kendi duygularını gösterebilmek için yazmaya kullanıyorsa, bir yönetmen de filmlerini öz –düşünüm yapabileceği şekilde kullanır (Orgeron, 2007, S. 44). Sonuç olarak bu durum yönetmen için bağdaştırılabilen ve benzersiz bir stil yaratır, Anderson ve filmlerinde gördüğümüz gibi. Kabul etmek gerekir ki Anderson, Jean-Luc  Godard ve François Truffaut (Seitz, 2013, S.244) gibi Astruc ile birlikte bu metodun öncüleri olan yönetmenlerin büyük bir hayranıdır. Bu teoriden alıntılar yapılırsa, inceleme bizlere, Anderson’un filmlerini kendi deneyimlerinden yola çıkarak yazıp yönettiğini ve renkleri, kişisel merceğinden incelenen bir toplumun ifadesi olduğunu gösterir.

(Yazının 2. Bölümü vardır.)

Yazan: A. Vaughn Vreeland (Medya ve Görsel Sanatlar Bölümü –  Fransız Elon Üniversitesi)
Çeviren: Gökhan Çuhacı
Kaynak: elon

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.