“Cehennem ateşine gömülmeden önce bizi ölüme götürenleri ölüme yollayacağız, bizden esirgemedikleri yolları düzleştireceğiz, sonra son olacak…”

(Caraco, Kaos’un Kutsal Kitabı).

Bugünden sekiz yıl önce bir kitapevinin en dip köşesinde, kendi kendine düşmemek için tutunan bir kitap geçti elime. Esasında şans eseri değildi, öncesinde varlığını biliyor ancak kendisi ile bir türlü denk gelemiyorduk. Bu yüzden hayli uzunca bir süre kendisini aradım, tam umudu kestiğim anda ise hayatıma müthiş bir karanlık ve kararlılık ile dahil oldu. Işık Ergüden’in deyimi ile, son yüzyılın peygamberi ve tarihte görülmemiş şekilde dehşet saçan bir yazar, filozof. Birçoğunuz belki çoktan anladı bile, pek tabii ki Albert Caraco’dan bahsediyorum.

1919 yılında İstanbul’da hayata gelen Caraco, her ne kadar tam anlamı ile belli bir ekolün altında yer almasa da, artık popülist kesimin ağzına sakız etmekten çekinmediği Nietzsche, Cioran benzeri bir anlayışa ve yazım tarzına sahip. Ancak bir farkla: Mutlak karanlık ve umutsuzluk ile. Az önce bahsi geçen sekiz yıl içerisinde yazmış olduğu Kaos’un Kutsal Kitabı’nı kaç kere okuduğumun sayısını gerçekten bilmiyorum. Ancak bildiğim bir şey var ki, günümüzde bir peygamber beliriverse, Caraco’da olduğu gibi; ölümün, umutsuzluğun, kin ve nefretin peygamberi olurdu. Bu yüzden kendisinden önce gelen (az önce adı geçen) yazarlardan, filozoflardan oldukça farklıydı. Yazmış olduğu Kaos’un Kutsal Kitabı’nı okuyan herhangi bir insan, son sayfayı da çevirdikten sonra artık hayatına aynı şekilde devam edemez.

Caraco’ya 20. yüzyılın peygamberi denmesinin illa ki sebepleri var. Bugün gelinen nokta bunu daha net şekilde görmemizi sağlıyor. Bir tür hapishane içerisinde yaşadığımız dünyada, kendi küçük hapishanelerimizi kendi ellerimiz ile inşâ ediyoruz. Aynı Gnostik’lerde olduğu gibi kendi sınırlarımızı kendimiz kapatıyoruz ve bunun ile de övünüyoruz. Tüketiyor, tüketiyor ve hiç durmadan, doymadan tüketiyoruz. Sonsuz bir şekilde ürüyor yeniliklere ölümü dayatıyoruz. Sürekli birbirimizi yeriyor, sürekli yeni savaşlar türetiyoruz. Çünkü içerisinde yaşadığımız dünyada savaş ve düzen birbirine bağlıdır. Bu yüzdendir ki, içerisinde yaşadığımız yüzyıl ölümün yüzyılıdır…

Ölümün efendi, bizim ise köle olduğumuz bir dünyada hiçbir diyalektik, hiçbir fikir, hiçbir bilgi insanoğlunun sonunun gelmesini engelleyemeyecek. Çünkü birçoklarımız bizi saran çemberin sınırlarını dahi göremiyoruz. Ortalık yerde dönüyor, birbirimize çarparak farkındalık yaratmaya çalışıyoruz. Her gün sonumuzu getirecek yeni binalar inşâ ediyor, bu kirli zihin ürünlerine sahip olmak ile övünüyoruz. Aslında farkında olmadan ölüm satın alıp, altında can çekişiyoruz. Öyle ki delilik bile artık elli katlı konutlarımızın altında kuluçkaya yatıyor. Ancak biz sırtımızı ahlaka, düzene, paraya dayıyor, ölümü ve deliliği bir uyurgezer gibi geçiştirmeye çalışıyoruz. Bizi daha çok delirten şeylere kucak açıyor ve ölüme ibadet ediyoruz. Tabii tüm bunlar olurken gözden kaçırdığımız bir şey var, ne yaparsak yapalım nihaî olandan kurtuluşumuz ve kaçışımız yok. Caraco’nun da bahsettiği ve beslendiği şey esasında buradan geliyor. “Kurtuluşumuz yok!” Caraco’nun, Nietzsche’de olduğu gibi bizi kurtuluşa itecek bir “üstinsan” tanımı ve hatta herhangi bir sistemi de yoktur. Çünkü insan yetersiz ve farkındalığa sahip değildir. Farkında olanlar ise aynı kendisi gibi “kesin olana” önden koşarak gidiyor.

Her ne kadar tarihte birçok kez insanın tanımı yapılmış olsa da, Caraco’ya göre insanoğlu kendi sonunu hazırlayan metafizik bir hayvandan başka bir şey değil. Şehirlerimiz ormanları yok ediyor, insanın bir diğer eseri olan çöller her yere yayılıyor. Şimdi ise suyun yok olması ile karşı karşıyayız, sırada ise hayvanların ölümü var. Sonrasında havanın ölümü gerçekleşecek ancak var olan tek şey, yani ateş diğerlerinin “intikamını” alacak ve bizler, caniler, katiller ve aptallar olarak ateşle öleceğiz. İşte Caraco’nun çok önceden haykırdığı fikirler. Peki gerçekten Caraco’ya göre hiçbir yol yok mu? Esasında her ne kadar kurtuluşumuz yok dese bile, kurtuluşu tüm çıplaklığı ile gözümüze de sokuyor. Yaptığımız her şey kurtuluşa ermek için aptalca ve anlamsız şeyler. Kurtuluşumuz; yıkıldığı zaman elli katlı binalar olacak. Kurtuluşumuz tanrılarımız olacak. Kurtuluşumuz ahlakımız, erdemlerimiz ve imanımız olacak. Suyun, ormanların, havanın yok olması bizim kurtuluşumuz olacak. Kurtuluşumuz bombalarımız ve silahlarımız olacak. Önemsemediğimiz ve yok ettiğimiz sanat bizim sonumuz olacak. Öyle ya, bunları bilerek yaşıyorsak yalan yok, bizler yarınlarımızın konformistleriyiz.

En nihayetinde Caraco kendi sonumuzu hazırlayan ve insanı çevreleyen şeyleri çok önceden bildiriyor. İçerisinde yaşadığımız düzenin hemen hemen her noktasına çomak sokarken, insanı müthiş bir sorgulamaya itiyor. Doğumundan ölümüne kadar bilfiil yazan Caraco, 1971 yılında özlem duyduğu kurtuluşa intihar ederek gidiyor. Günümüzde her ne kadar büyük bir kesim tarafından bilinmese de, söyledikleri ile 20. yüzyılın, yani ölümün, umutsuzluğun, nefretin, hiçliğin, kaosun, savaşın, pisliğin, yalanın, açlığın ve sefaletin peygamberidir.

“Şimdiden yaşayamayacak kadar kalabalığız; böcek gibi değil ama insan gibi yaşayamayacak kadar kalabalığız; toprağı tüketip çölleri büyütüyoruz, ırmaklarız birer batak, okyanuslar can çekişiyor, ama iman, ahlak, düzen ve maddi çıkar bizi ilkel topluluklar halinde yaşamaya mahkum etmek için el birliği ediyorlar: Dinlere mümin gerek, uluslara savunacak insan, sanayicilere tüketici: bu demektir ki herkese çocuk gerek, yetişkin olunca ne olacaklarının bir önemi yok” (Caraco, Kaos’un Kutsal Kitabı).

Yazar: Kaan Onur Kaftanoğlu

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.