Arkadaşları ile aynı kıyıda daha fazla balık yakalayabilen bir balıkçının yetenekli olması onu balıkçılık alanının mülk sahibi yapar mı? (P.J Proudhon, Mülkiyet Nedir?)

Hepimiz hayatlarımızın hemen her anında tüketiyoruz ve tüketime kendimizi o kadar kaptırıyoruz ki, bu tüketim bir süre sonra bazı güzellikleri değersizleştirmek için oldukça kolay bir yönteme dönüşüyor. Hızlı tüketilen, hızlı yok olur ve değerini yitirir. Ama bu değersizleşme tüketilen ürünü içselleştirmenin de ön koşuludur. Özellikle bu tür bir hıza adapte olan insan, bu tüketimin hızına yetişebilmek için kendinde birçok şeyin feragatını gerçekleştirir. Dolayısıyla, bu kısır döngü içerisinde sahip olduğumuz herhangi bir metanın henüz canına okumadan kendimize yeni kurbanlar aramamız şaşırılacak bir durum değil. Burada esasında çok klişe bir şekilde elimizdekinin kıymetini bilelim demek istemiyorum, aksine tüketimini gerçekleştirdiğimiz herhangi bir şeyin üretim aşamasının ne kadar meşakkatli olabileceğinin ve bu yaşanan süreçte gücü elinde bulunduranların çarkı nasıl çevirdiğini farklı bir açıdan anlatmak istiyorum.

Mülkiyet sorunu ile alakalı genel kitleye karşı bir farkındalık yaratamasak da, bu sorunun insanoğlu için büyük bir talihsizliğe yol açtığı su götürmez bir gerçek. Tabii burada mülkiyet derken kastım tam olarak nedir? Mülkiyet; Proudhon’a göre belli bir kesim tarafından belli “ürünlerin” veya “üretim araçlarının” ele geçirilmesi ve yine bunları elinde tutanlar tarafından suistimal edilmesidir. Pekâlâ bu suistimal günümüze özgü bir durum değil. Bilinen tarih boyunca güçlü ve zengin olanın suistimali ile ele geçirilen hemen her şey, diğerini dışarıda bırakmaya yöneliktir. Bundan sadece hayatî şeyler değil, yazı da nasibini çok kereler almıştır.

Antik dönemde yazının mülkiyeti aristokratların ve üst kesimin elindeydi. Okuma-yazmanın bile suistimal edilmesi, dönem içerisinde kölelik sisteminin temelini oluşturan sebeplerden biriydi. Çünkü; okuma ve yazma yetisine deyim yerindeyse bu “mülke” sahip olanlar aynı oranda gücü de elde ediyorlardı. Hatta bu o kadar barizdi ki, dönem “zenginleri” çocuklarının okuyup yazabilmesi için yine kendi kölelerini kullanıyordu. Her kölenin alfabeden bir harfe tekabül ettiği bir hiyerarşi içerisinde; köle, mülkün asıl sahibi olduğunun farkında bile olmuyordu. Farkında olsa bile, içerisinde bulunduğu sosyo-ekonomik durum bunu alt etmesinin önüne geçiyordu. Ayrıca, antik döneme ait tek örnek de bu değil. Papirüsün icadı ve ticareti boyunca papirüsün yarattığı fırsattan sadece üst tabaka istifade edebiliyordu. Bu şu anlama geliyor: Eğer yeteri kadar zengin değilseniz, herhangi bir edebî eserin örneğini/kopyasını alamazsınız. Sadece bu olsa iyi! Eğer yeteri kadar zengin değilseniz, yazabileceğiniz bir yazı malzemesini dahi edinemezsiniz. Bu örnekler pek tabii çoğaltılabilir. Kütüphanelerin kullanımı ve bu kütüphanelere uygulanan sansürler… Ya da sadece hükümdarların erişebildiği kütüphaneler de bu konuda güzel örnekler olabilirler. Esasında antik çağda gözümüze sokulan bu durum, günümüz şartlarından çok da farklı değil.

Antik çağda temeli atılan bu bina, bugün parodi şeklinde hâlen devam ettirilmeye çalışılıyor. Bu öyle bir durum ki, şu an içerisinde bulunduğumuz üretim-tüketim halkasından oldukça farklı. Üretici olan işçi, üretim araçlarına sahip kişinin baskısı altında üretimi sağlar. Ancak bu iş yazı ile üretime gelince biraz farklıdır. Yazı denilen araç belli koşullar sağlandıktan sonra hemen herkesin ortak kullanımına ve üretimine açıktır. Bu durumda üretici –üretim aşamasına gelene kadar edindiği kültürel birikim dışında– herhangi bir “sahibin” altında yer almaz çünkü, direkt olarak hem araca sahiptir hem de o araç vasıtası ile üretime ortaktır. Bu açıdan bakıldığı zaman bir sorun gözükmüyor ancak, ürünün tüketime sunulması kısmı oldukça çetrefilli. Üretim son aşamaya geldiğinde, bu sefer de üretim aracına sahip olan ile değil, tüketime önayak olabilecek bir diğer “sahip” ile karşılaşılıyor. Bu bir gazete olabilir, bir televizyon kanalı veya dergi, fanzin olabilir. Tüketime sunulacak ürünün tüketici ile buluşmasını engelleyip, bir nevi “yazı tacirliğine” soyunan bu kesimler aslında bilerek veya istemeyerek, yazının tekelini oluşturuyorlar. Bunlar aynı Antik Yunan’da papirüs ticareti yapan tüccarlara benzetilebilir. Siz bir üreticisiniz veya yazı ile üretmek istiyorsunuz ancak, üretimi tüketim aşamasına getirebilmek için size uygulanan sansürü delmek durumundasınız. Tabii denilebilir ki, yazı ile ortaya çıkan ürün tüketime gebe olmak zorunda değil! Ama, bu işin kolayına kaçmak olur.

Yazı ve yazar toplumun manipülatörleridir. Bu yüzden bu güce sansür uygulanmaması oldukça şaşırtıcı olurdu. Öyle ki, dünya bilim ve sanatını yakından takip edemeyen toplumlarda yazının kullanımı ve tüketimi oldukça önemlidir. Bu açıdan, yazıya ve bilgiye sansür uygulayan mülk sahibi pek tabii ki köygöçüren mantarına benzetilebilir ve toplumun önüne taş koymak ile suçlanabilir. Hatta, gelecek kuşaklar tarafından suçlanacaktır da! Her ne kadar devlet eli ile gerçekleştirilen sansür ve engellemenin önüne geçmek kitlesel bir organizasyona ihtiyaç duysa da, küçük “yazı burjuvaları” devletin bir aynası olmamalıdır. Aksine üretimi desteklemeli ve yayılması için kol kanat germelidir. Ancak bu şekilde bireyi, buradan hareketle toplumu ve hatta dünyayı şekillendirebilirsiniz. Bu oldukça afaki bir yaklaşım gibi görünebilir ama, bugün toplumun manipülasyonu tamamiyle belli semboller üzerinden yürütülüyor. Gazetelerde okunan haberler belli bir kesim tarafından toplumu yönlendirmek üzere hazırlanıyor. Bugün yayınevlerinden düşünsel ve fikirsel olarak değerli olan değil, maddî anlamda fazla kazandıran metinler kaskaslanıyor ve öne çıkarılıyor. Bugün dergilerde genel kitleye hitap eden metinler insanlara okutuluyor. Bu “tabii ki öyle olacak canım, insanlar bunu istiyor” denilerek geçiştirilebilecek bir konu değil. Toplumda yaratılan algı ve bu talebin koşulunu sağlayan da yine bu sansürü ve engellemeyi uygulayanların ta kendisidir. Dediğim gibi hızlı tüketilen, değerini hızlı yitirir ama bir şeyi içselleştirebilmenin de en ciddi yöntemidir.

Bugün tarihin yine dönüm noktasındayız. Açıkçası 2000 yıl önce ile bugün olan hemen her şey aynı. Papirüs rulolarından kodeks formatına geçen kitaplar bilindiği gibi belli bir zümre tarafından seçildi ve aktarıldı. Antik dönemde değerli olarak addedilen ve günümüz dünyasına ulaşan ve tam da bu sebepten ulaşamayan birçok klasik eserde olduğu gibi; bugün birçok dergi, yayınevi, gazete, devlet ve diğer tüm mecralar aynı antik dönemde yazının mülkiyetini elinde bulunduranların izlediği yoldan gitmektedir. Beğeni ve değer kıstaslarını kısır bir bakış açısı ile elinde bulunduran bu zümre; toplumun ve geleceğin deyim yerindeyse katilidir ve işte bu sebepten yazının mülkiyetinden feragat etmelidir.

En nihayetinde; mülkiyet başlı başına koca bir sorunken, yazının mülkiyeti bu sorun içerisinde her ne kadar dikkatleri üzerine toplamasa da oldukça mühimdir. Yazar tarafından ortaya çıkarılan ürünün mülkiyeti yazara aitse, “tüketim aracı” da pek tabii ki birilerine ait olmalı, ne var bunda, diye düşünülebilir ancak, yazarın ortaya çıkardığı ürün tamamiyle kendisi ile ilişkili değil, aksine ayak izlerini takip ettiği birçok kişinin de içerisinde bulunduğu bir kümenin ancak izdüşümü olarak nitelendirilebilir. Bu anlamda kendinden feragat eden üretici yani yazar, “tüketim aracına” sahip olan küme ile ortak bir kesişim noktasında buluşmalıdır. Çünkü bu; toplumu ileriye taşımanın ve özgürleştirmenin en etkili yoludur.

Yazar: Kaan Onur Kaftanoğlu

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.

Please complete the required fields.