Nobel Edebiyat Ödülü’nü Kazuo Ishiguro’dan daha fazla hak eden başka bir yazar var mıydı diye tartışmalı mıyız? Bu ödülün doğasını bir düşünün.

Nobel, edebiyat alanında, hâlihazırda takdire şayan olduğu kabul edilmiş olana otorite olma payesini veren en önemli kurumdur. Elbette bu kurum, homojen ve değişmez bir güç değildir. Zaman içerisinde, uygun edebi üsluba dair tanımların değişmesiyle birlikte, bu kurum da değişime uğramıştır. Genel bir ifadeyle, savaş sonrasında Nobel Ödülü, edebi olanın, özgür aklın bir göstergesi olarak sunulmasına hizmet etmiştir – özgür akıl zemininde Yüksek kültürün tutumu mesafeli, “dengeli”, adil, tarafsız, dünyada meydana gelen olaylar karşısında yanlılıktan uzaktır ve savaşı destekler bir konum almaktan kaçınılmakta veyahut böyle bir tutum derhal kınanmaktadır. Nobel Ödülü aynı zamanda Avrupa ve Amerika’nın kültürel erkini güçlendirmektedir (komitede yer alan jüri üyeleri genelde Amerikan üniversitelerinden mezundur), zira Nobel, yansız değerlendirmesine göre kendini, fıtraten takdire şayan olanı doğal olarak tescil ve teşvik eden bir kurum olarak konumlandırmaktadır. Bu klasikleşmiş bir durumdur: yanlılığını gizleyerek evrensellik iddiasında bulunan, elit kültürel gücün bir kurumu.

Fakat tüm bunlar, seçilen yazarların apolitik olduğunun iddia edildiği anlamına gelmez. Hatta durum bunun tam tersidir. Zaman zaman, eserleri inkar edilemez bir siyasi içeriğe sahip olan yazarlar da seçilmiş ve ödül komitesi kasten gündem yaratacak tartışmalarda yer almıştır. 2005 yılındaki ödülün sahibi, kabul konuşmasında Amerika’nın öncülük ettiği savaş ve işgallere ve bunları haklı çıkarmak adına kullanılan dile yönelik ithamlara yer veren Harold Pinter’dı. Fakat edebiyat ile siyaset arasındaki ilişkinin doğası ancak belli birtakım koşullarda idrak edilmektedir. Edebi olan, tüm aydın hümanistlerin muhalefet etmesi gereken şeylere karşı çıkması kanıksanmış, yüksek tonlu eleştiriye ayrılmış ayrıcalıklı bir alan olarak hayal edilmektedir. Edebiyatın – statükoya, tutuculuğa ve gücün suistimaline karşı – karakteristik muhalif duruşu, kimi zaman, yazarın politik tavrının açıkça görüldüğü durumlarda özellikle bahis konusu edilebilmektedir. Üstü kapatılan şey şudur ki; edebiyat doğası gereği politik açıdan konumlandırılmış, tanımlanmış ve sınırları belirlenmiştir. En apolitik görünen edebi eser içten içe politik olan toplumsal ilişkilerden beslenmekteyken, alenen en politik olan eser ise toplumsal bir önem taşımaktan ziyade hedef kitlesi için daha gurur okşayıcı olabilir. Sanat ve kültür; yapısı gereği politik olan toplumsal deneyimler, hiyerarşiler ve bağlardan doğar, onlar arasında aracılık eder ve bu deneyimleri, hiyerarşileri ve bağları yönetir. Edebi eserlerin üretimi için gereken toplumsal çerçeveler politik anlamlar taşımaktadır. Nobel, yazarın onu destekleyen arkadaş çevresine, Ishiguro’nun eserlerini ödev olarak veren ve yeteri kadar istihdam edilmeyen öğretmenlere, kitap üreticilerine veya bu gibi ödül duyurularıyla adeta bayram eden edebiyat medyasına verilen bir ödül değildir. Bu ödülün varoluş amacı, ilgimize layık gördüğümüz bir meseleye ışık tutmak için estetik açıdan sofistike ifade biçimleri kullanan yaratıcı deha sahibi bir bireye payesini vermek ve yargılama gücünü Avrupalı ve Amerikalı kültürel elit tabakanın ellerinde toplamaktır.

Edebiyatta neyin takdire şayan olduğuna karar vermek, gelişmişin ilkel olan üzerinde hegemonya kurmasıyla ilgili olagelmiştir – elit, donanımlı, eğitimli ifade, pek tabii avam dilindeki ifadelerden daha değerlidir. İşin özü sınıf farkıdır; yani burjuvazi hâkimiyetinin meşru kılınmasıdır. Nobel Edebiyat Ödülü bu zarif ifade türünün korunması için var olagelmiştir. Nobel Edebiyat Ödülü insanlığı aşılayan, yaratıcı, bireysel, canlılık katan, yücelten, ticari ve maddi kaygılar gütmeyen bakış açılarını taçlandırmıştır. Ticari kaygılarla kaleme alınan eserlerden daha iyi olmanın ayrıcalığıyla kurumun ödüllendirdiği kitaplar normal koşullar altındakinden daha fazla satsa da, tüm bunlara iliştirilmiş, popüler kültür ve grup düşüncesine yönelik örtük bir tenkit söz konusudur. Nobel Edebiyat Ödülü ve ödülün ardından getirilen eleştiriler için en önemli şey, istisnasız şekilde “eserin” özündeki kalitesi ve evrensel temaların yüceltilmiş bir üslupla – genellikle içsel ve psikolojik yönden – keşfedilmesidir.

Ishiguro’yu ele alalım. Günden Kalanlar, Jeff Bezos’un en sevdiği kitaplardan. Bezos bu kitabın “pişmanlığı en aza indirme” felsefesinin temeli olduğunu ve ona Amazon’u kuracak cesareti bulmakta yardımcı olduğunu ifade ediyor. Bu romanın sınıf ayrımcılığının insanların hayatını nasıl berbat ettiğiyle ilgili olduğunu fark etmişse de bunu dile getirmemiştir. Romanın merkezinde başkahramanın, ondan önce de babasının, ücretli işçiliğe mecbur oluşu vardır. Roman gitgide kendimizi mesleki rollerimizden ayıramaz hale gelme sürecimizi ele alır. Bu roman 1989’da yayımlandı; çalışma hayatının yaşamı arka plana itmesini konu almasına ise kısmen 1980’li yıllarda çok çalışmaktan “gerçekten yaşamayı” unutan onca insanın ortada dolaşan fotoğrafları sebep olmuştur. Roman, Britanya’nın emperyalist projesinin sınıfa dayalı ilişkiler üzerine kurulu olmasını da eleştirir: İşverenlerinin emirlerine itiraz etme hakkı olmadığına inanan veya kendilerine “hayır” diyebilme imkânı sunacak başka bir gelir kaynağını nasıl bulacağını bilemeyen insanların omuzlarına İmparatorluğun gündelik işlerinin ne kadarı yüklenmişti?

Bezos, Amazon’un yeni çalışanlarından, Stevens’ın asla yapmadığı şeyi yapmalarını istiyor: hayatı dolu dolu yaşamak ve anı yakalamak. Elbette, bunu işteyken yapmaları gerektiğini kastediyor. Veya, daha doğru bir ifadeyle, çalışanları için bir fark olmadığını farz ediyor olabilir zira çalışmak hayattır, hayat çalışmaktır. Tıpkı her konudaki hayallerinin peşinden gittiklerini hissetmeleri gibi, gerçek boş vakit de onları daha iyi çalışanlar yapacaktır. Bezos, Ishiguro’nun romanının dehşetle öngördüğü şeyin gerçekleşmesinden oldukça memnun: Kişi ve çalışan kişi artık yekpare. Bezos’un romanı bir şirket yönetim aracı olarak kullanması, “kalbini dinle” felsefesinin nasıl kolayca tersine çevrilebileceğini kanıtlıyor. Bezos, Ishiguro’yu doğru okumuyor elbette. Roman tam da bu türden bir tersine dönüşle ilgili bir ağıtla sona eriyor. Stevens Bayan Kenton’ın (artık Bayan Benn) mektubundan farklı bir anlam çıkarıyor: Bayan Kenton, onunla birlikte Darlington Hall’a dönmeyecek ve aşk hikayesi böylece sona eriyor. Bu nedenle, Stevens işe dönmeyi planlar, ancak bir farklılıkla: Amerikalı yeni patronunun seveceği “şakacı” bir tavrı benimseyerek. Bu şakacı tavır Stevens için sıradanlaşmayı, kısıtlamalar karşısında özgürlüğü, kendi ifadesiyle, kendisinin yoksun olduğunu itiraf ettiği “insani samimiyet”i sembolize etmektedir. Stevens “Hayatın tadını çıkar” komutunu uygulayarak çalışmayı sürdürebilecektir. Bu trajik bir sondur.

Ishiguro’nun diğer eserleri de insanın gelişimini engelleyen toplumsal yaşamın belirli gerçeklerine ilişkin eleştirileri bakımından eşit derecede zengindir. Beni Asla Bırakma (2005) kendi keyfimiz ve refahımız için başka bedenleri kelimenin tam anlamıyla nasıl tükettiğimizi irdeler. Avunamayanlar (1995) ise, Herbert Marcuse‘nin tabiriyle “olumlayıcı kültür” (affirmative culture) hakkındadır: Sanat, sanat tarafından hiçbir yönden değiştirilemeyen kadirşinas bir kesim tarafından doyumsuzca tüketilmektedir. Fakat Ishiguro’nun zaferini gazetecilerle tartıştığı sırada Sara Danius, Ishiguro’nun üslubunu Jane Austen, Franz Kafka ve “biraz da Marcel Proust” karışımı olarak tanımlar. Vurgulanan nokta edebi gelenek ve üsluptur, ayrıcalığı belirleyen bir liste. Resmi duyuru, ödülün “romanlarında muazzam bir duygusal güçle, dünyayla aramızdaki yanıltıcı bağ hissinin altında yatan dipsiz kuyuyu gün yüzüne çıkaran” birine verildiğini ifade ediyor. Aşina olduğumuz bir edebi konu: Ruhsal çalkantı, yanılgılarımız, içsel bir boşluk. Kimin yanılgıları? Tam olarak hangi dünyadan söz ediliyor? İfadede bunlara değinilmemiş. The New York Times şöyle yazıyor: “Daha önce ödülü politik bir tavır sergilemek için kullandığı için eleştirilen İsveç Akademisi, Bay Ishiguro’yu seçerken, öyle görünüyor ki tümüyle edebi meziyetlere odaklandı.” İtiraz edilen nokta daha net olamazdı: Politika var, meziyet var ve bu ikisi zaman zaman verimli bir şekilde bir araya gelebiliyor; lakin ikisi arasında doğalarından kaynaklı bir bağ yok.

Peki ödülün kime verileceğine ilişkin kararı etkileyen daha hususi, güncel koşullar bu işin neresinde? Bu bağlamda gözleme dayalı iddialarda bulunmak güç, zira değerlendirme sürecinin kapalı kapılar ardındaki boyutu hiçbir zaman paylaşılmıyor. Bizlerden takdir edilmek üzere seçileni edebi ifadenin sunduğu en iyi eser olarak öylece kabul etmemiz bekleniyor. Fakat Nobel Edebiyat Ödülü’nün, edebiyatın gelişiminin – ve liberalizmin hegemonyasının – getirdiği koşulların artık geçerliğini yitirdiği bir dönemde önemini korumak isteyeceğini tahmin etmemiz mümkündür. Önce ünlü şarkıcı Bob Dylan, sonra eserlerinin tercüme edileceğini öngörmesi yazma şeklini etkileyen (ve bu yüzden Rebecca Walkowitz’in “tercüme edilmiş olarak doğmuş” dediği bir üsluba sahip olan) Kazuo Ishiguro. Kitaplarını okumayan birçok kişi film uyarlamalarına aşinadır. Bu seçimler belki de yüksek kültüre ait alanın daraldığının farkında olduklarına işaret ediyordur. İsmi çok duyulmamış ve daha zor bir yazarı seçmek bu noktada yenilir yutulur cinsten olmayan bir umursamazlık ve elitizme işaret edecektir.

Edebiyat endüstrisi, genel anlamda, derin bir öz değerlendirme ve dönüşüm sürecinden geçiyor. Kimileri itiraf ederek edebi ürün ve etkinliklerin giderek küçülmekteki elit kesime hitap ettiğini kabul ederken, kimileriyse daha genç, daha az beyaz ve farklı türden bir okur diye adlandırabileceğimiz bir kitle yakalamaya uğraşıyor. Bu kitle, eğitimli ve sosyal açıdan tırmanışta olan bir okurluğun ve nispeten daha iyi ekonomik koşullara sahip belli bir sayıda edebiyatçının etrafında şekillenmiş yüksek edebiyatın ağır ağır çökmesine neden olan durağan bir ekonomiden dolayı, farklı türden okurlar olarak nitelendiriliyor. Sorun, edebi topluluk dilinin devam eden gelişimi için gereken resmi kurumsal desteklerin – devlet destekli yüksek öğrenim, kütüphane provizyonu, bireysel üreticilere sağlanacak sanat ve kültür fonları gibi – azalmasıdır. Buna örnek olarak, edebiyat ve sanat alanındaki yüksek öğrenimin varlıklı ve beyaz olmayanlar için giderek daha ulaşılamaz hale geldiğini görerek, çalışanlarının üst düzey eğitime sahip olması şartını esnetme kararı alan Penguin Random House verilebilir. Bunun gibi hamleler, satışları artırma amacıyla kurumsal kültürü dönüştürmeye yönelik girişimlerdir ve bu hamleler aynı zamanda endüstrinin beyaz oluşu ve elitlerin kültürel hegemonyasının devam etmesi gibi sorunların üzerine gitme yönünde irade sergilediklerini gösterdiği için bir kurumun imajını da güçlendirmektedir.

Nobel Ödül Komitesi’nin son dönemdeki tercihleri de benzer bir iradeyi yansıtıyor olabilir. Ishiguro, Dylan’ın yeterince edebi vasıf taşımadığını düşünenler için makul bir tercihtir, fakat diğer bir yandan da edebiyat alanında pek fazla eğitim almamış, az kültürlü bir kitlenin tüm dünyada erişilebileceği bir yazardır. Komite, edebiyat kurumunun, bütünüyle gözlerimizin önünde mevcudiyetini ve önemini yitirmekte olan toplumsallaşma süreçlerine bel bağlayabileceğini kabul etmiyor, fakat ödülü geniş çapta tanınmış ve kolay okunan birine veriyor. Ayrıca, Komite’nin Brexit sonrası Birleşik Krallık’ta güçlenmekte olan göçmen karşıtı, ırkçı sağa karşı cephe aldığı yönünde tahminde bulunabiliriz. Nobel Komite’si Ishiguro’nun zaferini edebi takdirin ebedi gerçekliklerine atıfta bulunarak izah edebilir: Dipsiz kuyunun karanlığını seyre durup bizlere zihninin iç yüzünü sunan yüce bir birey! Fakat bu noktada sorgulamayı bırakmak ya da ödülü başka bir yazarın daha çok hak edip etmediği gibi alelade bir tartışmaya tutuşmak bu değerlendirme kurumunun otoritesini kabul etmek ve desteklemek anlamına gelir.


Yazar: Sarah Brouillette
Çeviren: Onur Aydın

Kaynak: Verso   

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.