Felsefi kuşkuculuğun ne olduğunu bildiğinizi düşünebilirsiniz. Bu, Meditasyonlar’da (1642) tamamen emin olabileceği bir şey olup olmadığını sorgulayan René Descartes’a kadar uzanır. Herkesin bildiği üzere, Descartes emin olabileceği bir şey olduğuna karar verir: Kendi varlığından şüphe duyamıyordur. Ancak öncelikle, kötü niyetli bir cinin kesin gibi gelen yanlış inançlarla onu aldatmış olabileceği ya da rüya gördüğü gibi radikal kuşkucu senaryolar düşünür. Popüler kültür, kuşkuculuğun bu biçimini, herkesin çok iyi bildiği gibi Wachowski kardeşlerin “kavanozda bir beyin” ya da “kavanozda Keanu Reeves” olabileceğinizi öne süren Matrix (1999) filminde benimsiyor. Kartezyen kuşkuculuk, en azından mücadeleden sağ salim çıkabilecek bazı inançları bulma umuduyla inançlarımızı sıkı bir testten geçiriyor.

Ancak bu tasvir hakkında o kadar emin olmayın. Öncelikle bu tür kuşkuculuk Descartes’tan önce ortaya çıktı. Zira o zamanların Aristotelesçi skolastisizmi ile mücadele etmek isteyen 14. yüzyıl filozofu Autrecourtlu Nicholas tarafından temelleri atılmıştı. Nicholas; mutlak kesinliğin mümkün ancak sadece birtakım şeylerle sınırlı olduğu fikrini ileri sürmüştü. Kesinliğin paradigması, bir önerme ve onun kesin inkârının aynı anda doğru olamayacağını söyleyen çelişmezlik ilkesi olacaktı. Nicholas, tüm gerçek bilginin bu kesinlik standardını karşılamak zorunda olacağı sonucunu çıkarmıştı. Bu yüzden kesin olarak bilebileceğiniz şeyler sadece yanlış bir çelişkiye neden olacak şeylerdir. Örneğin karelerin dört kenarı olduğunu ve insanın bir hayvan olduğunu, bunlar doğaları gereği doğru olduğundan bilebilirsiniz; ancak yanılsama olduklarını varsayan hiçbir çelişki olmadığından gördüğünüz her karenin ya da insanın gerçek olduğunu kesin olarak bilemezsiniz. Nicholas, çoğunlukla yapabileceğimiz en iyi şeyin kesin değil olası inançlar bulmak olduğu sonucuna varıyor.

Ayrıca çok farklı birçok eski kuşkuculuk biçimi vardı. En büyük klasik Yunan kuşkucusu olan Sextus Empiricus, milattan sonra ikinci yüzyılda yaşadı. Nicholas’ın “olası” kabulünü, ona göre tüm inançlar için “hükmü askıya almayı” kapsayan gerçek kuşkuculuktan sapan bir fikir ayrılığı olarak görürdü. Yaklaşımı, bir şeyin lehine olan argümanların aleyhine olanlarla dengede olduğunu göstererek tartışılan her sorunun iki tarafı için argümanlar toplamaktı. Yine de Sextus, hiçbir konunun çözümlenemez olduğunu ya da belirsiz kalmayı güvence altına aldığını öne sürmüyor; çünkü “hiçbir şeyin kesin olmadığından emin olduğunu” iddia etme çelişkisine düşmekten kaçınıyor. Kuşkucu denilen diğer insanları aslında “hiçbir şeyin bilinemeyeceğini bildiklerini” iddia ettikleri için eleştiriyor. Bunlar, gerçek kuşkuculuğa Stoacıların yaklaştığı kadar yaklaşmıyorlar. Stoacılar dogmatik bir şekilde pozitif öğretileri savundukça (örneğin erdemin iyi olduğu ya da Tanrı’nın var olduğu ve kaderi tayin ettiği gibi) bu diğer kuşkucular ise dogmatik bir şekilde negatif bir öğretiyi savundu; yani bilginin imkânsız olduğunu.

Aynı yüzyılda, Budist Nagarjuna tarafından Hindistan’da üçüncü bir kuşkuculuk türü izlendi. Hiçbir şeyin herhangi bağımsız bir doğası olmadığını göstererek, şeylerin “kendine has olan gerçekliğini” (svabhava) yalanlamakta kararlıydı. Bir dizi dâhice argümanda nedensellik, hareket ve algı gibi fenomenlerin içsel çelişkiler barındırdığını göstermişti. Örneğin nedensellik; ya kendisine neden olan şeyi, ya başka bir şeyin neden olduğu şeyi, ya hem kendisinin ve hem başka bir şeyin neden olduğu şeyi, ya da hiçbir nedenden doğan şeyi içermelidir. Ancak Nagarjuna’nın ileri sürdüğüne göre tüm bu seçenekler absürttür.

Nagarjuna’nın felsefi projesinin amacı akademisyenler tarafından tartışılmaktadır. Bazıları tıpkı eski bir Budist olan Wittgenstein gibi onun da uzlaşımsal deneyim ve dilin altında yatan gerçekliği ortaya çıkarmak adına felsefi savları eleştirdiğini düşünüyor. Bazıları ise çelişmezlik ilkesini reddederek ve bizi mistisizmi kabullenmeye zorlayarak çok ileri gittiğini düşünüyor. Konu ne olursa olsun açıkça görünüyor ki Sextus, Nagarjuna’yı negatif bir dogmacı olmakla suçlardı.

Bu çeşitlilik, hiçbir cevabın tüm kuşkuculara karşı etkili olmayacağı anlamını taşıyor. Birisi Nicholas, Descartes ve Wachowski kardeşlerin düpedüz çok şey istediklerini ileri sürebilir: Bilgi, bütün yanlış ihtimalleri ortadan kaldırmamızı gerektirmez; bu yüzden sadece kendini doğrulayan gerçekler bilinebilir. Günlük deneyimleriniz size bilgi verir, çünkü doğrusu ne bir cin tarafından aldatılmışsınızdır ne de bir bilgisayar simülasyonuna bağlanmışsınızdır – tüm kuşku gölgelerinin ötesinde bunu kanıtlayamasanız da. Ancak bu Sextus veya Nagarjuna’nın aleyhine işlemeyecektir; çünkü hiçbiri böylesi radikal kuşkucu senaryolar kullanarak kuşkuculuğa ikna etmeye çalışmıyor. Sextus, size tüm inançlarınızın çelişkiye açık olduğunu ve her çelişkinin iki tarafına yönelik argümanların denge içinde olduğunu göstererek bunu yapıyor; Nagarjuna ise daha önce kanıksadığımız anlayışların bir eleştirisini sunarak yapıyor.

Bütün çeşitliliklerine karşın bu kuşkuculuk biçimlerinin ortak bir özelliği var: Hepsi, Sextus’un “dogmatik” karşıtlar dediği kişilere tepki olarak ortaya çıkmışlardır. Kuşkuculuk tipik olarak reaktiftir ve genelde kendi karşıtlarının araçlarını kendi amaçları için kullanır. Stoacılık “hükmü askıya alma” kavramına aşinadır; çünkü Stoacılar, ne zaman yeterli kanıt eksik olsa kusursuz bir bilgenin hükmü askıya alarak hataya düşmekten kaçınabileceğini öne sürmüşlerdi. (Ünlü bir hikâyede bir Stoacı, sahte bir meyveyi ısırıp bunun bir meyve olduğu inancını şekillendirmediğini ancak meyve gibi göründüğü inancını şekillendirdiğini gerekçe göstererek kendini haklı çıkarır.) Nicholas aynı şekilde modern dönem Aristotelesçilerinin bir eleştirisini sunar, çelişmezlik ilkelerini kabul eder ancak sonra onların diğer öğretilerinin hiçbirinin bu temel düşünceye denk olmadığını belirtir. Nagarjuna, Veda geleneğindeki düşünürlere saldırıyordu fakat aynı zamanda çürütmeye çalıştığı svabhava görüşünü uygulayan Budistlere de yakındı. Öyle görünüyor ki kuşkuculuk oyunu en iyi karşıt olan kişiye karşı oynanıyor.


Yazar: Peter Adamson

Çeviren: Tual Şekercigil
Kaynak: Philosophy Now

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.