Not: Bu yazımız iki parçalık bir yayın dizisinin ikincisidir. İlk bölümü yine aynı başlıkla sitemizde bulabilirsiniz.

  1. Büyük Balık (2003)

“Çoğu insan size doğrudan bir hikâye anlatır. Çok karışık olmayacaktır ama çok ilginç de gelmeyecektir.” İşte size Albert Finney’in Ed Bloom karakterinden anlatının doğası hakkında bir alıntı; doğru ellerde kıvrımlar ve süslemeler “çeşnisiz” bir şekilde sunulursa daha büyük anlayış ve eğlence değeri üretirler.

Big Fish anekdotları, şakaları ve hikayeleri olan, set-uplar, kavisler, can alıcı sözler ve sürpriz sonlardan oluşan bir film. Filmin metası fazla üzerinize gelmeden bunları veriyor. Filmde babası yatakta ölüyor ve oğlu babasıyla olan ilişkisiyle ilgili zorlukları yaşıyor. Efsanevi masallar anlatmaya olan eğiliminden dolayı babasının nasıl bir adam olduğu konusunda emin değil. Babasının hayal dünyasında güya devler ile rastlaşıp, cadılar ile arkadaşlık edip ve canlı ağaçlar tarafından saldırıya uğradığında çocuk yardım bulamıyor, sadece bu olayların doğru versiyonunun bu olup olmadığını merak ediyor.

Yönetmen olarak Tim Burton kasvetli peri masallarıyla bilinir ama bu özel hikâye ise tamamıyla kasvetli değil. İşin aslı daha çok fantastik bir hikâyeymiş gibi oynanıyor. Bu film Danny Elfman’ın yazdığı, daha kısa sürede geçen ve düşük kotası olan bir Forrest Gump gibi.

Big Fish’e bazı çarpıcı görüntüler doldurulmuş. Genç Ed Bloom’un (Ewan McGregor) bir nergis tarlasının içinde geçen ömrünün kanlı mücadelesi, zamanı durdurma düzeyindeki büyüleyici gerçek aşk, havadaki patlamış mısırın yasaklanması ile sıralanarak tamamlanıyor. Bu harika ve kurgusal olmayan helezonlar olmadan Big Fish, şu an olduğu gibi ilginç küçük bir mucize olamazdı.

Tembelce ama adil bir değerlendirme ile Jean-Pierre Jeunet’ye Fransız Burton diyebiliriz: iki yönetmenin filmleri de koyu renkli tonlarda ama yüreğe aşırı işleyecek düzeyde de değil. Şekerleme tadında peri masalları yaratmaya takıntılılar ve şüphesiz farklı sonuçlarla da olsa (Batman ve Batman Returns’e karşılık Alien: Resurrection) franchise sinemaya ayaklarını sokmaya başlamışlar.

Hem Big Fish hem Amélie kendi yönetmenlerinin kariyerleri için garip filmler. Gölgelerin yönetimi ele geçirmesindense ikisi de bir seferliğine romantik taraflarına dayanmak istemişler. Big Fish eleştirmenlerce alkışlanıyor olsa da karşılaştırıldığında yönetimsel süslerin yokluğu (şeritler ve Johnny Depp gibi yanlış anlaşışmış bir serserinin kahraman oluşu gibi)  sebebiyle Burton’ın diğer tüm işleriyle aynı kol boyunda görülebilir ama Amélie en özlü Jeunet filmi olarak anılıyor.

  1. Bloom Kardeşler (2008)

Eğlenceli Gerçek: The Brothers Bloom’ un yönetmeni Rian Johnson AMC’nin dev yaratığı Breaking Bad’in en yüksek ve en düşük puanlarını alan bölümlerini (sırayla Ozymandias ve Fly) de yönetti. Film türlerini beceren bir tarzı olan Joseph Gordon-Levitt’in başrollerini oynadığı klasikler Brick ve Looper’ı yarattı. The Brothers Bloom Johnson’ın gözden kaçan bir başyapıtı ama kanımca onun kalitesine adil bir değerlendirme yapılmıyor.

Hikâye hilekâr-filmi tuzaklarına gizlenmiş kişisel geçmişler, kendimize ve başkalarına söylediğimiz yalanlar hakkındaki öykülerden oluşuyor. Filmde hilekârlar tematik kavisler ile sembolizmle yazılmışlar ve herkesin kendi istediğini aldığı kurgusal filmler için de aynı şekilde geçerli olan mükemmel bir sonuçlanma var. Hikâye ve izleyici için karakterlere son verirken onların akıbetlerini de öğrenme arzusu ile tamamlanıyor.

Johnson diğer işlerinde de görüldüğü gibi film türlerinin birbirlerinin içine girip çıktıklarını biliyor ama The Brothers Bloom’da parlak ve umulmadık mekânlar ve en beklenmediği de basit ve sade aşk hikâyesinin birbirine girişi ile bu türlerin düzenini bozuyor. Tüm mecazlar çok iyi yerden vuruyor: son kalan hilekâr, yalnız varis, kutsal textlerden fayda sağlayan ve kıpır kıpır diyaloglar The Sting’den araklanmış gibi.

Cast gelecekte Bruce Banner olacak olan Mark Ruffalo ve Oscar galibi Adrienne Brody’nin kardeşliğinden oluşuyor. Neyin gerçek neyin sahte olduğuna asla emin olamayan genişletilmiş bir kurguda oynuyorlar. Bu da bu tarz filmler için başarının anahtarıdır.

Amélie’nin taklit edilmesini neredeyse imkânsız kılan elementlerinden biri, birbirine bağlı olsalar da çok sayıda liflerden oluşan, her biri kendi başına kısa olarak da hizmet edebilen yapısıdır. Bazı lifler diğerlerine göre daha uzun ve daha sağlamdır – en uzunu da fotoğraf albümü içindeki gizemli adam. Ve final de her şeyi birbirine bağlayan bir şekilde açığa çıkıyor.

Jeunet eğer onun tuhaf gizemi üzerine yoğunlaşmış olsaydı The Brothers Bloom’da; testere hokkabazı sosyallik beceriksizi kahramanı Rachel Weisz formunda olan Penelope’si İngiliz aksanlı olmasına rağmen layıkıyla bir Amélie varisi olabilirdi.

  1. Denizaltı (2010)

Farklı ülkeler aynı dili konuşuyor olsalar da yine de bazen birbirlerine “yabancı” gelebilirler. Amerika sinemaları İskoç aksanlı Trainspotting’i yayınladığında İngilizce altyazılı olarak gösterilmişti. Galli yapımı Submarine’in Amerika versiyonu da Galler’in ne olduğu açıklaması ile başlıyor.

Filmdeki soundtrack Arctic Monkeys’den kayıp gençliğinin nostaljik hatıralarına batırılmış Alex Turner’ın karamsar ve duygusuz akustik şarkılarının koleksiyonunu içeriyor. Söz konusu olan kayıp gençlik Craig Robert’ın Oliver Tate karakterinde; evrendeki yerinden emin olmayışı, kendinden emin olmayışı ve “fötr şapka dönemi” geçirmiş oluşu ile anlatılıyor. Ve bir gün aynı yaşlardaki kimsesiz ergen Jordana ile tanışıyor. Mükemmel derecede garip bir romantizm filizleniyor ama bu birisine bekâretini kaybettirme görevi Amerikalı kuzenlerininkinden tamamıyla farklı oluyor.

Yönetmen Richard Ayoade’nin ilk filmi Submarine’de oldukça üstü kapalı bazı görsel etkilenmeler var: Jean Luc Goddard, Hal Ashby ve Wes Anderson kendini hissettiriyor. Kamera hareketi ile sağlanan komiklikler Edgar Wright’dan alınmış ve Jordana’nın kırmızı paltosu Nicolas Roeg’un Don’t Look Now filmindeki kızdan çalınmış gibi.

Bu en çok Tarantino ile ilişkili olan bir tür sinematik saksağan işi ama spaghetti westernleri ve kung fu filmleri yerine ilham kaynaklarını kesinlikle sanat filmlerinin estetiğinden ve biraz da çizgi roman etkisinden alıyor. Ayoade’nin ikinci filmi The Double bu trendi daha çok Lynch/Gilliam heyecanı ile devam ettiriyor.

Filmlerin arasındaki benzerliğe odaklanacak büyük detaylar veya net bir nokta olmasa da hem Submarine hem Amélie bireylerin kendi cenazelerinde oldukları bir anı ekrana getiriyor. Aralarındaki basit benzerlik temel seviyede olsa da iki kahramanın da sevilmeye olan arzuları ve ikisinin de farklı yollardan mücadele ettikleri derin güvensizlikleri gösteriliyor. Oliver bunu yanlış bir güven ile örtüyor. En azından öyküde bu böyle.

Amélie ahlaki bir yaratık olsa da Oliver, eğer bir iş kendi çıkarınaysa hemen yanlışın tarafına geçebilecek veya bunun tam tersini yapabilecek biri gibi gözüküyor. Kusursuz seviyede renkli olan Amélie ile düşük düzeyde karşılaştırılabilir ama Submarine’de hoş bir karakter tabanlı renkli bir şema var– Oliver mavi, Jordana kırmızı ve film ilerledikçe Oliver’ın kromatik eğilimi Jordana’ya olan hisleriyle de birleşince kırmızıya doğru yaklaşıyor.

  1. Paris’te Geceyarısı (2011)

Woody Allen’ın işleri onun klasik yıllarından (1976-89) beri sürekli vurmaya çalışıyor ama ıskalıyor olsa da Avrupalı döneminin bir parçası olan 2011’deki Midnight in Paris, onun Purple Rose of Cairo eserinden büyülü gerçeklik elementlerini de ödünç alarak, nostaljisi ve temel yüzeyselliği hakkında bir yorum yaratarak yönetmenin yeniden canlanan bir formunu gösteriyor.

Owen Wilson Allen-vari bir karakter olan ve hafta sonunu Paris’te geçiren, nişanlısı (Rachel McAdams) onun kadar kapılmış olmasa da kendisi kentin romantik tarihi ile mest olan bir senarist olan Gil Pender’ı oynuyor. Gece yarısı zaman öldürdüğü sırada Gil’in ayağı 1920’nin Paris’ine açılan bir solucan deliğine takılıyor ve F. Scott Fitzgerald ile başlamak üzere o dönemin büyük sanatçılarıyla tanışma fırsatı yakalıyor. Sanatçıların kendilerini tanımlama şekilleri son derece eğlenceli – dengesiz Zelda Fitzgerald, ultra maskülen Ernest Hemingway (“kim kavga ister?” repliğini hatırlayın) ve apaçık bir sürreal olan Salvador Dali.

Midnight in Paris, Paris’i neredeyse mistik bir ışık gibi gösteriyor: İkonik manzaraların açılış montajı; modernitenin etkileri, trafik, dağınıklık ve bunun benzerleri, sert bir biçimde göze batan dijital çekimler, renkleri yan yana dizmeler ve geçmişin pastellerini ustaca gölgelemeler ile kusurlanıyor. Anlatı yönünden film eğlenceli bir biçimde sonuna doğru kendi kendini yemeye başlıyor. Sonuç olarak ise bizim hayalperestlerin duruma göre realist olmaları gerekmesi bundan sonra hayal kuramayacakları manasına gelmiyor.

Marion Cotillard’ın oynadığı hoppa hayalperest Adriana, Amélie ile karşılaştırılabilecek türde bir romantik ve Cotillard’ın kendisinin de Fransız bir aktris oluşu bunun Tautou ile bir karşılaştırma çabası olduğuna hiç şüphe bırakmıyor. Ama gerçek şu ki o da bir hayalci ve onun ender bir varlık oluşu da porno film satıcısının: “Bunlar hayalperestler için zor zamanlar” sözü ile gösteriliyor.

1920’de hayalperestler daha az arıtılmışlardı: Gil, Dali, Buñuel ve daha pek çok sanatçı genellikle “hayal eden” şeklinde kategorize edilirdi. Midnight in Paris’in Golden Age-thinking teorisi (kişinin başka bir zaman diliminin şu an yaşadığından daha iyi olduğunu düşünmesi) Jeunet’nin idealleştirilmiş Paris görüşünden ilham almış olabilir. Şimdiki modern teknolojiye rağmen asıl o zamanın somut klasik bir heyecanı vardı.

  1. Frances Ha (2012)

Noah Baubach çok zekice düşünceleri tartışan ve derinden kusurlu olan akıllı insanlar hakkında aşırı ustaca filmler yazar. Etkileyici şekilde alıntılanabilir ve anlamlı olan Kicking and Screaming, The Squid and the Whale ve Greenberg gibi filmlerdeki kendini beğenmiş karakterler ve artırılmış kelime hazneleri daha az kendini veren izleyici gruplarını soğutuyor ve filmleri de soğuk birer espri gibi gösteriyor.

Lena Durham’ın kültünü takip eden ve senaryo yazımına Greta Gerwig’in de (kendi ismini kendi veren Frances’i oynayan) ortak olduğu Frances Ha önceki Baubach işlerinden tarifsiz biçimde üste çıkıyor– nihayetinde onun da depresif bir hipster yerine ona odaklandığı, kendi gibi köpürebilen insanoğlu bir ruh eşini var (ve diğer önemli nokta kadın olması).

Frances Ha isminden de anlaşılabileceği gibi karakter tabanlı bir film. Kişisel tabanlı anların az olduğu yerlerde anlatı sivriliyor olsa da: daha çok Frances’in BFF’ı Sophie ile olan cinsel derlemeler, akşam yemeği partisindeki konuşmaya olan arzusu ve en çok da onun ani ve “gerçekten aptalca” olan Paris seyahati hakkındaki sohbetleri ön planda.

Mücadele bolluğu yaşayan (ve bunda pek de zorlanmayan) oyuncu destekli ekip “herkesin hayali gerçek olmayacak ama buna rağmen Frances’in iyi güneş alan pozisyonu parıldayacak” fikrini iyi pazarlıyor. Bu film gençlik ruhunun coşkusu, çeyrek ömür krizine bir övgü, büyümek ve hayatı çözümlemek hakkında adeta bir kasırga.

Greta Gerwig’in Frances’i bir karakter olarak azalan hayali umutlarının kıyısında bir köpek yavrusu kadar hevesli, şaşırtıcı derecede ilhamlı acemi bir genç kız. Kadın kahramanlar bağımsız filmler için tanıdık olsalar da onun bir erkek tarafından yazılmamış oluşu onu gerçekliğe daha da yaklaştırıyor.

Tautou’nun Amélie’sinden daha açık ve daha kolay güvenen biri olabilir ama Frances modern sinemadaki ikonik kadın karakter olarak onun kadar büyüleyici– onun hataları bizim hatalarımız, onun başarısızlıklarına acıyoruz ve onun zaferlerini kutluyoruz. Söylenildiğine göre Paris Frances Ha filminde Jeunet’nin filmlerindeki aynı şehre bir antitez olarak gösteriliyor: siyah ve beyaz, donuk ve hiç de çekici olmayan bir biçimde.

Yazar: Ashley Robak
Çevirmen: Ömer Murat Urhan
Kaynak:  tasteofcinema

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.