İbn-i Haldun sosyolojisinde bir tür “biz duygusuna” denk düşen ve aşağıda bağlamlarıyla birlikte daha kapsamlı olarak açıklayacağımız “asabiye” (aşabiyya/asabiyet) kavramından söz ediyoruz. Asabiye topluluk ve toplumlarda, farklı toplumsal kesimlerde nasıl oluşur veya oluşturulabilir? Siyasi yönetim, devlet ve asabiye arasında nasıl bir ilişki vardır? Maddi çıkarları, düşünme biçimleri ve yaşam tarzları farklı olan sınıf ve katmanlara bölünmüş günümüz toplumlarında geniş toplumsal kesimler bir siyasal programın egemenliği için nasıl “biz” olarak inşa edilebilmektedir? Veya II. Abdülhamid İbn-i Haldun’un Mukaddime’sini neden yasakladı? Tüm bu sorular bizi hem yönetilenlerin algılama, hissetme, inanma ve düşünme alışkanlıkları üzerine hem de yönetenlerin (siyasi iktidarların) bu alışkanlıklardan özellikle iktisadi kriz dönemlerinde asabiye üretme tarzları üzerine düşünmeye yönlendirmektedir. Toplumlara ve tarihsel-toplumsal durumlara göre farklılaşan çok geniş kapsamlı bu konulara İbn-i Haldun’un yaklaşımlarını güncelleyerek kısaca bakalım.

Başka dillere eksiksiz olarak çevrilmesi güç olan “asabiye” kavramı, Tunuslu İslam bilimi tarihçisi, tarih felsefecisi ve sosyal bilimci İbn-i Haldun’un (1332-1406) bir tür dünya tarihi olan Kitab al-İbar (İber) adlı üç ciltlik eserinde “umrân  bilimi” çerçevesinde kullandığı bir kavramdır. Mukaddime bu eserin girişi ve birinci kitabından oluşmaktadır. Umrân bilimi hadislerden aktarmaya dayalı tarih anlayışını aşan bir bilimdir. Toplumsal gelişim aşamalarını; farklılaşan işbölümü ve ticaret ilişkilerini ve örgütlenme biçimlerini de dikkate alarak sosyokültürel ve sosyal psikolojik boyutlarıyla inceler. “Olayların niçin ve nasıl meydana geldiğinin derin bilgisine” erişmeye çalışır. Umrân bilimi egemenliğe tek bir açıdan tekil-tarihsel bir olay olarak bakmaz. Egemenliğin oluşumunu büyüsel veya ilahi olarak değil, çok boyutlu toplumsal ve rasyonel bir olgu olarak kavrar ve açıklamaya çalışır. Egemenlik, egemenlik altında tutulanların rızasına dayanır ve rızanın zihinsel ve sosyal inşasında asabiyenin önemli bir rolü vardır.

“Asabiye” kavramının umrân biliminde geniş bir sosyokültürel, sosyal psikolojik ve siyasi kapsamı vardır. Asabiye en geniş kapsamıyla belirli amaçlar için birlikte hareket etmeye yönlendiren güdüyü yaratan toplumsal bağ ve ilişkilerdir, bağ ve ilişkileri yaratan ve sürdüren tarihsel-ortamsal iklimdir. Asabiye, kabile örgütlenmesi  (bedevi umrân) düzeyinde kan bağına dayanır, kan bağı etrafındaki yaşam örgütlenmesi “biz duygusu” oluşturur. Bu tür asabiyeye “nesep asabiyesi” denir. İnsanlar aynı soya ait olma sayesinde kazanç ve geçim yolları, haysiyet ve maneviyat sağlarlar. Yahya Kemal’in bir dizesindeki gibi “cetlerinin bir yerde kökleşmesiyle ve manevi varlıklarının resmini havaya çizerek” bireysel davranışlarını diğer soylara karşı ortaklaştırabilirler. Kent örgütlenmesi (kent umrânı) düzeyinde ise nesep asabiyesi sürebilir, fakat farklılaşarak daha karmaşık ve çok katmanlı iktisadi ve sosyal çıkar bağlarına, “sebep asabiyesi”ne dönüşür. Kent örgütlenmesi düzeyinde nesep daha az mutlaktır, sebep veya nesebi aşan sebebe dayalı çıkar daha baskındır. Biz duygusu daha çok mülk ve güç eksenli olarak ve bunlara dayalı haysiyet ve şeref etrafında oluşur. İbn-i Haldun’a göre kentte sebep düzeyinde asabiyelerin oluştuğu toplumsal birim ve yapılar evlilik, cemaatleşme, zümreleşme, devlet görevliliği gibi birim ve yapılardır. Devlet oluşumu düzeyine geçtiğimizde ise asabiye; kişilerde ve toplumsal birimlerde oluşan biz duygusunu, kişileri devlet sayesinde hak, hukuk, mülk ve dolayısıyla güç ve saygınlık sahibi yaparak siyasi egemenlikle özdeşleştiren ve bu sayede siyasal egemenliği meşrulaştıran tarihsel-ortamsal iklimdir. Bu nedenle asabiye hem devlet tarafından bazen “vahşilikle” bazen de “ehlilikle” düzenlenen iktisadi koşullardan hem de devlet başının otoritesine duyulan saygıdan, ona adanmışlıktan etkilenir. Otoriteye saygı, yönetenlerle yönetilenler arasında ahlaki ve siyasi bir bağ oluşturarak asabiyeyi güçlendirir. Günümüz açısından karizmatik liderlik ve karizmatik egemenlik olgularına da hem böyle, hem de bu bağlamda bakılabilir (1).

“Bilimler ve san’atlar gibi olay grupları” da asabiyesi değiştirilmek istenen umrân içinde, amaçlanan yeni asabiyeye uygun olarak yeniden biçimlendirilir, programlanır ve örgütlenir. Günümüz açısından düşünürsek okullar, üniversiteler ve sanat olaylarındaki mekân, biçim ve içerik düzenlemeleri ve medya yoluyla yaygınlaştırılan algılatma ve düşünme biçimleri bu kapsamda gerçekleşir. Sonuç olarak her tarihsel dönemde bilgilendirmeye, belirli biçimlerde algılatmaya, hissettirmeye ve düşündürmeye zorlayan araçlar egemen sınıfların elinde veya denetiminde olduğu için her tarihsel-ortamsal iklimdeki egemen asabiyeler egemen sınıfların oluşturdukları asabiyelerdir diyebiliriz.

Maddi çıkarları, düşünme biçimleri ve yaşam tarzları farklı olan sınıf ve katmanlara bölünmüş toplumlarda, bu bölünmüşlüğe rağmen geniş toplumsal kesimler bir siyasal programın egemenliği için nasıl “biz” olarak inşa edilebilmektedir diye sormuştuk.  İbn-i Haldun sanki günümüzdeki “biz”i de tanımaktadır: İbn-i Haldun’a göre din’in asabiyenin oluşmasında ve bir kabileyi mülke ve devlete götürmede olumlu ve önemli ek bir katkısı vardır. Temelde asabiye bağları ile birbirlerine bağlı üyelerden meydana gelen bir grup, aynı zamanda “dini bir da’vayı” gerçekleştirmek üzere hareketlendiğinde daha da güçlenir, kendisinden daha güçlü grupları kolaylıkla dize getirebilir ve devlet kurabilir. Din (İslam şeriatı) hem coğrafi-iklimsel hem de ekonomik-toplumsal koşulların belirlediği umrânlar içinde ortaya çıkan, güçlenen veya zayıflayan olgulardan biridir, hem de bütün bir umrânın, devletin kurumlaşmasının etkeni ve biçimidir. “Bir peygamberlik olayının ortaya çıkmasında ve başarıya erişmesinde bu hareketin başında bulunan kişinin kuvvetli bir asabiyesi olması” gerekir. Fakat peygamberliğin ve dinin de diğer toplumsal olaylar gibi ortaya çıkış ve yayılış/gelişim yasaları vardır.

İbn-i Haldun’la devam edelim: Her tarihsel dönemde asabiye güçlü olduğunda devlet güçlüdür, çözülmeye başladığında ise devlet ve uygarlık çözülür ve çöker. Asabiyenin çözülmesinin temel nedenleri, liderin iktidar ve mülk ilişkilerini değiştirmeye, mülkü giderek kendi ve yakın ailesinin elinde toplamaya ve devlet hizmetlilerini değiştirmeye ve kendi yakınlarından seçmeye başlamasıdır. “Sebepçi asabiye”den giderek “nesepçi asabiye”ye geçişi simgeleyen bu durum bir bakıma kent örgütlenmesi düzeyinden kabile örgütlenmesine düzeyine geri dönüş gibidir. Devletin vergi yoluyla topladığı gelirleri giderlerini karşılayamadığında, sağladığı imtiyazlar el değiştirdiğinde veya hizmetler azaldığında da asabiye çözülür, devlet ve toplum çözülme ve çökme eğilimine girer. Bu durumda devleti ve toplumu hangi toplumsal sınıf ve zümrelere dayanarak kimin dirilteceği ve yeni asabiye’nin nasıl oluşacağı/oluşturulacağı sorunu ortaya çıkar.

Devlet ve toplumun yaygın haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlikler nedeniyle çözülme ve çökme eğilimine girdiği dönemlerde egemenler yeni bir asabiye üretmeye çalışarak toplumsal bütünlüğü pekiştirmeyi ve iktisadi ve siyasi programlarını sürdürmeyi denerler. Halkın kabul ettiği gerçek yaşamın dış dünyaya değil daha çok iç dünyaya dayalı olduğu toplulukçu kültürlerde siyasi iktidarların sıklıkla kullandıkları yöntem, dünyevi akla değil uhrevi hissiyata seslenmektir. İnsanlar inançsal değer ve normlara dayalı olarak sunulan idealize edilmiş “adil” bir geçmişin “muhteşem” zamanlarıyla gururlandırılır ve geçmiş onlara şimdiki acılarını dindirmek için tekrar gerçekleşebilir bir dünya olarak sunulur. A. H. Tanpınar’ın deyimiyle “havayı uhrevi bir ahenkle doldurmaya” çalışarak oluşturulmak istenen yeni asabiyenin; dünyevi hakkaniyeti ötelemekten, “birileri” zenginleşirken kendilerini yoksullaştırmak ve yoksunlaştırmaktan başka bir işe yaramadığının farkına vararak hareketlenen ve örgütlenen insanları ise sindirmek gerekir. Bu nedenle iktidarlar oluşturmak istedikleri asabiyeyi bozanlara karşı hem kısa hem de uzun dönemli iktisadi ve kültürel “da’vaları” için beklenmedik ölçüde tutuculaşabilirler, yasakçı olabilirler, devlet aygıtı çıplak bir baskı aracına dönüşebilir. Zorlayarak asabiye oluşturmaya çalışmak ise asabilik oluşturur ve sükûnet elden gider. Bu da hem yönetenlerin hem de yönetilenlerin ruh sağlığının bozulmaya başlaması demektir.

Mektuplaşmalarında Afrika İslam Dünyasındaki “asabiye” oluşumu ve iktidar değişimleri üzerine ilginç gözlemlerde bulunan Marx ve Engels’i hatırlatarak, Engels’in İlk Hıristiyanlığın Tarihine Katkı adlı eserindeki çarpıcı görüşleriyle kapatalım (2):

Engels’e göre Hıristiyan Batı’da büyüyen soysuzlaşmalara karşı Ortaçağ’dan beri “dinsel bir maske altında” yürütülen halk ayaklanmaları, “düzenli olarak bu dünyanın pek çok maddi çıkarını” gizlemektedir. İslam dünyasındaki, özellikle Afrika İslam dünyasındaki ayaklanmalar bu duruma “garip bir karşıtlık” oluşturmaktadırlar. “Müslümanlık; Doğululara, özellikle bir yandan ticaret ve üretimle uğraşan kentli Araplara, diğer yandan çobanlıkla uğraşan göçebe Bedevilere uygun bir dindir. Bu durum periyodik bir çatışmanın tohumunu taşımaktadır. Zenginleşen ve bolluğa kavuşan kentliler, ‘yasa’ya uymada gevşek davranırlar. Yoksul ve yoksullukları nedeniyle katı töreleri olan Bedeviler, bu zenginlik ve nimetlere kıskançlık ve iştahla bakarlar. Soysuzlaşan imansızları yola getirmek, dinsel törenler yasasını ve esas imanı tekrar yerleştirmek ve ödül olarak yoldan çıkanların servetlerine el koymak için, bir peygamberin, bir mehdinin rehberliğinde birleşirler. Yüzyıl sonra tam da cezalandırdıklarının bulunduğu noktaya gelirler. Yeni bir inanç temizlenmesi gereklidir, yeni bir mehdi ortaya çıkar, oyun tekrar baştan başlar. Bu, Afrikalı Almoravidlerin ve Almohadların İspanya’daki istila savaşlarından, İngilizlere çok başarılı bir biçimde meydan okuyan son Hartum mehdisine kadar böyle olmuştur. İran’daki veya başka İslam ülkelerindeki ayaklanmalarda da böyle oldu. Bunların hepsi, ekonomik nedenlerden doğan fakat dinsel bir kılıf taşıyan hareketlerdi. Ama başarılı oldukları zaman bile, eski ekonomik koşullara dokunmuyorlar ve sürmelerini sağlıyorlar. Böylece hiçbir şey değişmiyor ve çatışma periyodik hale geliyor. Buna karşın Hıristiyan Batı’nın halk ayaklanmalarında, dinsel kılıf, eskimiş bir ekonomik düzene karşı saldırılara, yalnızca bayrak ve maske olarak hizmet ediyor. Sonunda bu düzen devriliyor, yeni bir düzen kuruluyor, dünya ilerliyor”.

Dipnotlar:
(1) Bkz: Edinsel, K., 2014, s. 540-541.
(2) Daha geniş bilgi ve özgün kaynaklar için bkz: Edinsel, 2014, s. 247-249.

Yararlanılan Kaynaklar:
ARSLAN, A. (2009). İbni Haldun. İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.
DHAOUADI, M. (2006). The Concept of Change in the Thought of Ibn Khaldun and Western Classical Sociologists. İslâm Araştırmaları Dergisi, Sayı 16, 43-87.
EDİNSEL, K. (2014). Sosyolojik Düşünme ve Çözümleme. İstanbul: Kabalcı.
ELİAÇIK, İhsan (2017): Erdoğan’ın yeni asabiyet çabası tutmayacak.
http://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/05/26/ihsan-eliacik-erdoganin-yeni-asabiyet-cabasi-tutmayacak/

PÄTZOLD, M. (1992). Ibn Khaldun. Buch der Beispiele. Die Einführungal-Muqaddima. Aus dem Arabischen. Übersetzung, Auswahl, Vorbemerkungen und Anmerkungen.
ULUDAĞ, S. (2007). Mukaddime 1. İbn Haldun. İstanbul: Dergâh Yayınları. 5. Baskı, 15-54, Asabiyat: 94-103.

Yazar: Kerim Edinsel

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. 

Please complete the required fields.