Not: Bu yazımız iki parçalık bir yayın dizisinin ilkidir. Devamını yine aynı başlıkla sitemizde bulabilirsiniz.

Çok az sayıda film Jean-Pierre Jeunet’in La fabuleux destin d’Amélie Poulain (Amélie olarak bilinen) filmi kadar hayat dolu ve eşsizdir.

Bu film, Karma’nın kişiselleştirilmiş halini canlandıran haklı intikamı kötülüğe, çocukluk anılarını iyiliğe pay eden saf bir Fransız kızının basit ama düşündürücü hikâyesini anlatıyor. Brûlée tatlısının üstündeki tabakayı kaşıkla çatlatmaktan, taş sektirmekten ve cansız nesneleri tatille göndermekten büyük bir keyif alır. Bu simgesel kurguya yaşam veren kadın oyuncu sevgili Audrey Tautou’dur.

Amélie eşsiz olduğu için tam anlamıyla hiçbir film onunla kıyaslanamaz. Jeunet’in önceki filmleri Delicatessen (Şarküteri), La Cité des Enfants Perdue (Kayıp Çocuklar Şehri) ve Alien: Resurrection (Yaratık: Diriliş)  daha derin konuları ele alır. Bu filmler kendi başlarına şaheser olmalarına rağmen (pek beğenilmeyen Yaratık: Diriliş filmi dışında) hiçbiri Amélie kadar kolay anlaşılabilir ve neşe dolu değildir.

Kıpır kıpır ve hayat dolu büyük şaheserine kıyasla Jeunet’in 2001 yılı sonrası filmleri soluk kalmıştır. Tautou, tüm kariyerini tek kalemde yazmak istememiştir. Düzenbaz roller (Priceless), gözü pek göçmenler (Kirli Tatlı Şeyler) ve Tom Hanks’e anlamsız Hollywood fiyatlarından konuşmak için seksi bir karakter (Da Vinci Şifresi) bulmak gibi hep aynı rolleri arayarak kendini tekrar etmekten kaçınmıştır.

Amélie‘yi kendine has kılan bazı özellikler vardır: Yann Tiersen’in sizi kendinizden geçiren film müziğinin yanı sıra, Amélie’nin zarif, şeker rengi paleti, Tautou’nun çocuksu merakı ve bir oyuncu olarak hissedilen sempatikliği, sevimli arayışları ve gizemleri, büyülü gerçekçiliğin ve post-modernizmin serpiştirilmesi. Her şeyden ziyade onun tuhaflıkları aşkın bir sevme ve sevilme arzusu üzerine kurulmuştur, bu durum eşi benzeri olmayan sıcacık bir his uyandırır.

Amélie, dünyanın iyi olmadığı bir zamanda, en büyük düşmanın kötü kalpli manav olduğu bu yerde bir avuç tesellidir. Bu film listesi, Amélie’yle benzer yönleri paylaşan filmleri sizlere önermek için derlenmiştir, fakat hepinizin de bildiği üzere – hiçbiri Amélie gibi değildir.

  1. Şehir Işıkları (1931)

Bir zamanlar Jim Carrey şöyle demişti: “Charlie Chaplin sizi bacaklarını çılgınca sağa sola sallamasından daha çok güldüremez” ve komedyen olarak hünerleri etkileyici olsa da, Usta Charlie Chaplin’le hiç kimse kıyaslanamaz.

Onun çok hareketli, bol düşüp kalkmalı performansları günümüz komedilerine benzemez. Klasik Hollywood filmlerinin yavaş ilerlemesi sık sık eleştirilirken şimşek hızındaki zincirleme adımlara şakalar sığdırabilen yalnızca abartılmış bir tepkinin kahkahalara boğmaya yettiği Chaplin’de bu durum söz konusu bile değildir. Kimileri onun tarzını çizgi filmsel bulabilir ancak şunu belirtmeliyiz ki, Chaplin’in şaheserlerinden bazıları, Chaplin tarzı ilk çizgi filmlerinden daha önce seyirciyle buluşmuştur.

Şehir Işıkları, şüphesiz Chaplin’in oyuncu ve yönetmen olarak en büyük başarısıdır. Kalbimizi pamuklara saran hikâyesinde Chaplin’in canlandırdığı Ayyaş, kör bir çiçekçi kıza âşık olur ve zenginmiş gibi davranır. Kızın ev kirasını ödemek ve göz ameliyatı masraflarını karşılamak için para kazanmaya koyulur.

Bu oldukça bayat konu; intihara eğilimli bir milyonerin, uğuldayan hıçkırıkların ve kasabada geçen sarhoş bir gecenin ön plana çıktığı kısa ve komik skeçlerin sadece çerçevesini çizer. Filmin en ünlü boks maçı sahnesindeki koreografi sizi ekrana kilitleyen bir histeri, tökezleme, aptallaşma, sendeleme, yumruklama ve aldatma dansıdır.

Şehir Işıkları ve Amélie’nin benzer yanları oldukça güçlüdür – iki film de utangaç, korkusuz ve hemen hemen sessiz ikincil özellikleriyle saf, idealist kahramanları ön plana çıkarır. Amélie’nin bazı tuhaf hallerini Chaplin’in Ayyaş’ı sessiz pandomim şeklinde oynasaydı hiç şaşırtıcı olmazdı.

Chaplin’in siyah beyaz görünümü her ne kadar Amélie’nin yoğun renkleriyle çelişse de Chaplin’in aşktan beslenen arayışı ve hedefine ulaşmak için kat ettiği yollar Jeunet’in kahramanın çıkarlarıyla eşleşir. Ayrıca filmin adı Şehir Işıkları, başlangıçta çekileceği yer olan Paris’e bir göndermedir.

  1. Véronique’in İkili Yaşamı (1991)

Çok alkış toplayan Dekalog ve Üç Renk filmleri arasında gösterime giren daha hassas ve olumlu bir atmosfer benimseyen Krzysztof Kieślowski’nin eseri “Véronique’in İkili Yaşamı” diğer çalışmalarından farklı bir deneyim sunuyor. Belki de Soğuk Savaş sonrası Demir Perde’nin kalkması Polonyalı yönetmene bir an için ilham vermiştir.

Hayal gibi, birbirinin tıpatıp aynısı iki genç kadın iki farklı ülkede birbirine paralel ve bağlantılı hayatlar yaşarlar. Polonya’daki Weronika ve Fransa’daki Véronique. Her iki rolü de nefes kesen güzelliğiyle Irène Jacob canlandırır. Jacob’un bu performansı daha sonra Cannes’da En İyi Kadın Oyuncu dalında aday gösterilmiştir.

Filmin kendisi, kısmen Jacob’un varlığı nedeniyle, zümrüt parıltısıyla renklendirilmiş bir çerçeveli, puslu klasik selüloit tarzda çekimi, düzenli olarak delip geçen kızıllığıyla bir hayli güzel. Dekalog (On Emir) ve Üç Renk filmleriyle kıyaslandığında, Véronique’nin politik ya da felsefi bir alt mesaj vermez. Weronika / Véronique’in çifte uyruğu, Kieślowski’nin kariyerinin Polonya’dan Fransa’ya kaymasıyla ilişkilendirilebilir. Yönetmen, Weronika’nın ani ölümüyle bu geçişin doğru karar olduğuna kendini inandırır. İç gözlemsel albenisiyle sarıp sarmalanmış kalbinizi ısıtacak bir film.

Véronique’in İkili Yaşamı, bu listedeki filmler arasında, Amélie’yle benzerlik bulundurmadığı tartışmasına en kapalı olandır çünkü Jeunet’in ana ilham kaynağı karakter olarak ses tonu ve mavimsi renkteki paletidir. Jacob’un vurdumduymaz, hayattan zevk alan Weronika’sı hakikaten davasını hak eden ilk Amélie karakteridir; benzerlikler bununla da sınırlı kalmaz.

Boş sigara paketi, ayakkabı bağı, tren istasyonunun kafesine yönlendiren kasetçalar ve gizemli kuklacı detayları hiç şüphesiz Amélie’nin merakının ilham kaynağıdır. Véronique, cinsiyetçi Betty Blue’nun izinden giderek çetin kadın ikonu ünvanını Fransız filmlerinde devam ettirir.

  1. Aşk Zamanı (2000)

Bay Chow (Tony Leung Chiu Wai) ve Bayan Chan (Maggie Cheung), bulundukları konum itibariyle komşu olurlar ve çeşitli komşuluk borçlanmalarından ve aynı noodle standında sık sık rastlaşmalarından sonra arkadaş olurlar. Çok geçmeden, kendi eşlerinin birbirleriyle bir ilişki içinde olduğunu fark ederler.

Ana çift böyle bir davranışın arkasındaki sebepleri anlamak ve aynısını deneyimlemek için birbirlerinin metresi gibi davranarak eşlerinin ilk kez baştan çıkarılmalarını taklit ederler. Böyle bir konuyla film kolayca tatlı, aşırı duygusal veya berbat bir hale dönüşebilir ama Wong Kai-War’in (Düşkün Melekler, Hong Kong Ekspresi) yönettiği Aşk Zamanı sessiz ve saklanmış bir güzelliktir.

Filmde eşler nadiren ekranda görülür ya da yüzü görünmeyen gölgeler olarak sunulur – filmin odak noktası iki oyuncudur. Tekrarlanan mekânlar aşinalık kazandırır; filmin her sahnesi kapı çerçevelerine ve yansıtılan yüzeylere dağılırken, çiftin eylemleri haysiyetsiz olmasa da, halk tarafından hâlâ izlendikleri mesajını verir.

Aşk Zamanı hiçbir şeyin ayrıntılarıyla açıklanmadığı ama küçük sahne detaylarının çok şey anlattığı bir filmdir. Ayakkabı bağcıkları, çantalar ve kıyafetler üzerine geçen konuşmalar aslında çok daha fazlasıdır. Oyuncular duyguların çoğuna beden dili ve imalarla dikkat çektiği için filmin çoğu duygusal sahnesinde konuşulmamıştır.

Ana karakter Bayan Chow kadın olmasının yanı sıra Amélie’yle aynı kişilik özelliklerini sergiler. Yaşama duyduğu özlem aklına gelmez. Çocuksu yanını dövüş sanatlarına ve oyunculuğa olan ilgisiyle göstermekten kaçınmaz.

Aşk Zamanı’nın genel atmosferi Amélie’den daha hüzünlüdür. Her ikisi de renk kodlu imalat tasarımıyla uğraşırlar… Bayan Chow’un şık elbiseleri özellikle duygu odaklı sahnelerin bir parçası görevi görür. 2046. dairenin canlı renkleri, geleneksel görünüşün hemen altında mayalanan arzudan sıyrılmaktadır.

  1. Milenyum Oyuncusu (2001)

Kadın bir kahraman üzerine odaklanmak Hollywood’un bugünlerde desteklemekten çekindiği bir durum. Kadın bir karakterin ön planda olduğu yüksek gişe rekorları kıran filmlerin sayısı acınacak kadar azdır. Matriks, Avatar ya da Başlangıç filmleri bir kadın liderle daha mı az başarılı olacaktı? Cevap şüpheli. Ancak ana karakterin cinsiyeti ne olursa olsun kültürü düşündüren orijinal bir fikir her zaman başarılı olacaktır.

Dünya sinemasının kadın tasvirlerine daha çok zamanı var. Japon animeleri Hollywood kadar kadın düşmanı olsa da, Satoshi Kon 2010 yılında vefatından önce kusurlu kadın kahramanlarla şaşırtıcı derecede özgün bir film dörtlüsü hazırlamayı başardı.

Her çalışması kendine has bir şekilde inanılmaz olsa da, Milenyum Oyuncusu biraz daha yüksek, Mükemmel Mavi’den daha az alaycı ve Paprika’dan daha gerçekçi duruyor. Milenyum Oyuncusu, inzivaya çekilmiş bir kadın oyuncuyla kariyeri hakkında röportaj yapan bir belgesel ekibinin zamana meydan okuyan fantastik hikâyesi.

Oyuncu öyküsünü anlattıkça geçmiş ve şimdiki zaman, kurgu ve gerçeklik arasındaki çizgi bulanıklaşmaya başlar. Sahneler, motifler ve karakterler film boyunca tekrar ortaya çıkarken, oyunculuk kariyeri pek çok tür, dönem filmleri, bilim-kurgu, samuray filmleriyle devam eder. Kilit noktası, onun neredeyse unutulmuş sevgilisine bir anahtar götürme arayışıdır. Bir sembol olarak anahtar, Yurttaş Kane filmindeki Rosebud’a benzer – hayatında neyin gerçekten önemli olduğunu göstermek için bir araçtır.

  1. Hırçın Sevgilim (2001)

2001 yılından önce izleyiciler Güney Kore sinemasının tadına hiç bakmamıştı. Çığır açıcı İhtiyar Delikanlı ve Cinayet Günlüğü filmleri birkaç yıl içinde çıksa da, ülkenin yıldızının parladığı film sevimli mi sevimli ama tuhaf romantik komedi Hırçın Sevgilim’le oldu.

Blog üzerine odaklanmış film anonim bir genç kadının (Ji-hyun Jun) yanlış anlaşılmayla erkek arkadaşı oluveren Kyun-woo’nun (Tae-hyun Cha) romantik talihsizlikleriyle devam eder. Bu kız hayatını daha da strese soksa da aynı zamanda sıkıcı yaşamında ona nefes almasını sağlayan bir pencere açar.

Metroda bir sarhoşun kusmasıyla yeşeren tatlı tanışmayla başlayan film eline geçen tüm Hollywood romantik komedilerini yerle bir etmeye çalışır. Kız, kovalayan tipik baskın erkek rolüne bürünürken, pasif ve silik bir imaj çizilen Kyun-woo’yla sanki cinsiyet rollerini değişmiştir. Genç kızın sık kullandığı “Ölmek mi istiyorsun?” tehdidi, Prenses Gelin’in “Nasıl isterseniz” ifadesini andırır ve acımasız soru yufka yürekli anlamlar çağrıştırır.

Hırçın Sevgilim çok komik ve zevk verici bir şekilde garip olsa da, asıl özelliğini yani romantikliğini asla kaybetmez. Her kahkaha kalp çarpıntılarının sıcaklığıyla pekiştirilir. Ama lütfen, ne pahasına olursa olsun 2008’deki yeni saçma Amerikan versiyonundan uzak durun.

Ana karakter olmamasına rağmen, genç kız imrenilen güçlü bir kadın karakterdir. Sadece başkasının mutluluk kaynağı olmaktan mutlu değildir; kendi hedefleri vardır (senarist olmak) ve o da Amélie gibi, bir noktada kendi cenazesini hayal eder.

Hırçın Sevgilim filminin fantastik senaryoları ve cinsellik içermeyen bilimkurgu elemanları filme büyülü bir gerçeklik havası katar. Pachelbel’in Canon in D şarkısının aşk teması olarak kullanılması finalde Amélie’nin bakış açısıyla sizi saran o aynı sıcacık hissi yaratır.

Yazan: Ashley Robak
Çevirmen: Meltem Alkur
Kaynak: tasteofcinema

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.