Şöyle yazılıdır: Başlangıçta anlam vardı.
Üstünde iyice düşün bu ilk satırın…” (Faust, Goethe)

Bir ağaç gibi olmayı öğrenmeli. Olduğu yerde rüzgâra aldırış etmeden durup beklemeli insan. Bir kuş gibi olmayı öğrenmeli. Hayatına göğüs gererek hareket etmeli. Oryantalist felsefenin veya ahlakın genel yapısını oluşturan genelgeçer birkaç düşünceden sadece bazıları bunlar. Her ne kadar çok geniş bir yelpazeye sahip olsa da, doğu felsefesinin en ilgi çekici kısımlarından biri, varoluşu öze indirgemek olsa gerek sanırım. Öze indirgemekten kastım, var olanın hemen her şeyden bağımsız bir şekilde ele alınmasıdır diyebiliriz. Bu sadece “tanrı” için geçerli bir bakış açısı değil, aynı zamanda bu düşünce yapısı; kurallardan, dayatmalardan ve hemen hemen istenmeyen birçok durumdan soyutlanabilmemizi ve öyle ki yıllar yılı yarattığımız kişiliğimizden kaçabilmek ve bu kaçış ile asıl benliğimizi ve istediğimizi bulmamızı sağlayabilir. Esasında varoluşun anlamını bu tür oryantal düşünceler ile tek bir noktaya kanalize etmek bizi Kierkegaard’un “her insanın yapabileceği en müthiş şey kendini tümüyle ve koşulsuzca Tanrı’ya vermektir” ve benzeri düşüncelerinden, Hegel’in Hıristiyan temalı “Mutlak” kavramından veya hiçbir şeye deva olmayan tüm bu düşüncelere dalmaktan bizi kurtaracaktır. Hatta öyle ki, bu tür bayat olarak niteleyebileceğimiz tanımlar bizi gereksiz tartışmalara sürükleyecektir. Diğer taraftan “var olanı” tüm tanımlardan ve kişiliklerden sıyırıp tek bir “durum” olarak ele alırsak, demem o ki, hemen hemen tüm dinlerden, felsefeden ve ahlaktan bağımsız olarak sadece var olanı analiz edersek, bu analiz bizi yüzyıllardır devam eden anlam arayışına daha evrensel bir bakış açısı ile bakmamızı ve ayrıyetten müthiş bir özgürlük ile devam etmemizi sağlayacaktır.

Yüzyıllardır insansoyu, içerisinde bulunduğumuz bu oluşu veya durumu ifade edebilmek için onlarca fikir ortaya çıkardı. Aranılan anlama; dinler, etik, ahlak, iyilik veya kötülük gibi basmakalıp yollardan ulaşmaya çalıştı. Esasında “anlam” her hâlükârda tek bir din veya düşünce yapısından yola çıkarak değil, aksine daha genel ve geniş bir perspektiften ortaya çıkar. Anlam mutlak olandır. Bir diğer deyiş ile anlam bütüncüldür. Yalnız burada bütüncülden kastım Hegel’in aksine kendi içerisinde hemen her şeyi kapsayan anlamındadır, kendi dışında bulunan hemen her şeyi baskılayan anlamında değil. Çünkü anlam ilişkiden ortaya çıkar. Tekil bir durum, oluş veya kelime kendi içerisinde herhangi bir anlama sahip değildir, ancak bu bahsi geçen durumu veya oluşu başka bir şey ile ilişkilendirebilirsek bir anlam yaratabiliriz. Dolayısıyla, anlam bütüncüldür ve kendi dışındaki hemen her şey ile ilişki içerisindedir, aksi hâlde esasında yok hükmündedir. Buradan hareketle diyebiliriz ki, belli bir felsefe veya dinden yola çıkarak ortaya konulacak “anlam” belli kıstasların, etik ve düşünce yapılarının izdüşümü olmaktan öteye gidemeyecektir. Bu yüzden anlam arayışının başlangıç noktası hiçbir amacı ve anlamı olmayan şeyden başlamalıdır, yani Tanrı’dan.

“Canı sıkılıyordu, hepsi bu, insanların çoğu gibi canı sıkılıyordu. Böylece karmaşa ve dram dolu bir yaşam yaratmıştı kendine. Bir olayın olması gerek insan bağlantılarından çoğunun açıklaması işte bu. Bir olayın olması gerek, hatta aşksız bir köleliğin, hatta savaşın ya da ölümün bile. O halde yaşasın ölü gömme törenleri!” (Albert Camus, Düşüş).

Prehistorya dönemden bu yana “insan”, varlığının anlamını hep kendi dışındaki şeylerde aradı. Önce büyüsel-dinsel öğeler veya dil varoluşun gizemli yönlerine bir cevap olabilir diye düşünüldü. Doğal yaşam koşullarının getirdiği zorluklar insanda göllerin veya “tanrıdan doğan bitkiler” gibi kutsal sayılan farklı düşüncelerin ortaya çıkmasına neden oldu. Ateş, deniz, gezegenler ve benzer birçok doğa unsuru kutsallaştırıldı… Zaman zaman Enki’nin can veren soluğu veya Lagma tanrıların kanı*, zaman zaman ise Kaos oldu varoluşun özü. Bu ve benzer yaklaşımlar bir diğer deyiş ile gelenekler kendini her daim tekrarladı. Aradan geçen binlerce yıldan sonra gelinen noktada ise henüz hemen her şeyi ve herkesi kapsayan bir anlama ulaşılamadı. Hatta bu arayışın kazandığı boyut ve devinim bir süre sonra tanrıyı, anlamı öldürmemize bile yol açtı. Bazen de Camus gibi “yaşam anlamsızdır” diye düşünmemize neden oldu…

Eğer bir tanrı kavramından bahsedeceksek bu aynı Voltaire’ın dediği gibi en beğenilen ve onaylanan “tanrı, zamanın içinde var olmaksızın sonsuzdur, hiçbir yerde olmaksızın her yerdedir” gibi ifadelerden bağımsız olmalıdır. Bu bağımsızlığın nedeni insan tarafından atfedilecek tüm anlamların, sıfatların, düşüncelerin veya tanımların hepsinin anlam arayışından uzak olmasındandır. Varoluşa bir tanım biçerek, ona güzellemeler yaparak veya karakter atfederek bir anlam elde etmemiz mümkün değil. Var olanı olduğu gibi, hiçbir dinî veya etik yargıya sahip olmadan kabul etmek ve yaşam içerisinde bir flaneur olmak bu büyük arayışta kaybolmamamıza yarayacak yöntemlerden biri olacaktır. Her şeyin hemen en başında var olan tek şey, istediğiniz gibi adlandırabilirsiniz, sadece bir oluş, durum veya öz idi. Ve bahsi geçen bu şey herhangi bir bilince, herhangi bir hissiyata, cinsiyete veya kişiliğe sahip değildi, çünkü var olan her şey zıttı ile beraber oydu ve kendi dışında herhangi bir şey ile ilişkili değildi. Kısacası bir anlamı yoktu. Tam da bu sebepten sahip olduğu tüm özellikler hâlihazırda geçersiz ve anlamsızdı. Çünkü bir şeyi; ki bu kişilik, hissiyat veya bilinç olabilir, nasıl yaratacağınızı biliyorsanız, onu nasıl yok edeceğinizin bilgisi de elinizdedir. Doğrusu, böyle bir pozisyonda tüm edinimleriniz hem pozitif hem de negatiftir (aynı pozitif ve negatif bir yargıya sahip olmayan flaneur gibi). Dolayısıyla sahip olduğunuz her şey sıfır ile eşdeğerdir. Kaldı ki, dural bir şekilde bulunan bu “oluş” veya “küme” varlığını tasdikletemeyeceği için esasında “yok” veya “hiç” olarak nitelendirilebilir. Çünkü az önce ifade ettiğim gibi anlam-varlık ilişkiden, bağıntıdan ortaya çıkar ve bunun aksi olan tüm durumlarda varoluştan söz etmemizin bir geçerliliği, daha da önemlisi gerekliliği yoktur. Birbirini takip eden kelimelerden ve fikirlerden ortaya çıkan ilişki, demem o ki düşünce varlığınızın bir kanıtı olabilir ancak, bunun ölçümünü yapabilmeniz için iki veya daha fazla kelime, harf ile ilişki kurup anlam yaratmanız gerekmektedir. Bu da bizi aslında direkt olarak en başta var olanın herhangi bir amacının ve anlamının olmadığı, olamayacağı sonucuna götürüyor.

Peki ilk var olan nasıl tekilden çoğula evrildi ve bu vesile ile anlam kazandı? Aslında çoğula evrilmedi, daha önce de belirttiğim gibi kendi içerisinde hem pozitif hem de negatif ikiliğe sahipti. Bu ikilik ise ortaya bir güç çıkardı. Bir amacı gerçekleştirebilmek için öncelikle itici bir güce ihtiyacınız bulunuyor, yani harekete geçmeniz gerekiyor. İnsanın varoluşuna anlam arayışı veya eylemi esasında içgüdüsel olarak tetikleniyor. Bu aynı, tanrının kendi varoluşu ile ortaya bir anlam çıkarma amacına, eylemine benzetilebilir. Arayış her zaman kendi içerisinde bir amacı yani eylemi de barındırır. Amaç ve eylem ise kendi içerisinde bir anlama sahiptir. Bunu özet olarak şöyle dillendirebiliriz: En başta tekil bir oluş vardı ve kendini herhangi başka bir şey ile ilişkilendiremeyen bu şey, varlığını ortaya çıkarmalı, varlığına bir anlam biçmeliydi. Kısacası amacı buydu. Bu aynı, insanın var olmaya devam edebilmesi için suya ihtiyaç duyması gibi zaruri bir ihtiyaç idi. Dolayısıyla bu zaruri ihtiyaçtan var olan şey kendi anlamını buldu veya yarattı ve bu anlamdan da sonuç olarak kendini var etti. Şu an içerisinde bulunduğumuz, algılayabildiğimiz ve hatta algılayamadığımız hemen her şey var olanın kendini tekrardan yaratmasıydı. Bir diğer deyiş ile; anlamdan çıkan anlamdı. Buna isterseniz büyük patlama, isterseniz evrim deyin, isterseniz de yedi günde tamamlanan bir yaratılış hikâyesi… Sonuç bizi her zaman var olan ilk anlama götürecektir.

Tüm dinlerden, inanç yapılarından veya ahlaktan bağımsız olarak bu düşünce, teoride belli benzetmeler veya metaforlar ile sadece anlama odaklanıp bir öneri sunuyor. Ancak en nihayetinde, kendi anlamını keşfeden bir oluşun ulaştığı sonuç, onu sahip olduğu anlamı gerçekleştirmeye ve yeni bir anlam yaratmaya itiyor. Her ne kadar insanlık binlerce yıldır kendi varlığının anlamını aramasına rağmen net bir şekilde bilemese de, bu arayışın sonunda eğer asıl olan, gerçek “neden”i bulursa, kendi sahip olduğu anlamdan ortaya yeni ve farklı bir anlam çıkarması veya aradığı nedenin cevabına uygun yaşaması olası değil mi?

*Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Mircea Eliade.

Yazar: Kaan Onur Kaftanoğlu

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.