İnsanlık tarihinin en eski konularından biri olan ve etkisini sürdüren kurban konusu, Platon’dan bu yana ele alınmış fakat psikanalitik açıdan yaklaşımlar sınırlı olmuştur. Animizm ve Totemizmle ilişkilendirilen kavram, karmaşıklığını sürdürmektedir. Kurban üzerine bu derleme yazı da konuya bir giriş niteliği taşımaktadır. Eski çağlardan günümüze kurbanın tanımlamaları, türleri ve çeşitli araştırmacılar tarafından değerlendirmeleri hakkında kısa bilgiler içermekte ve aynı zamanda konuyu merak edenleri konu ile ilgili kaynaklara yöneltmektedir.

Türkçe “kurban” sözcüğünün kökeni Arapça’dan gelmektedir. Arapçası da çivi yazısıyla kaydedilmiş Sami dillerden biri olan Akadça’daki qarābu “yaklaşmak, yakınlık kurmak” ve karābu “dua etmek, yakarmak” sözcüklerine dayanır. Her iki fiilin anlamı da hem bugünkü “kurban” kelimesini “tanrıyla yakınlık kurmak için yapılan dua ve yakarıların bir türü” olarak düşündüğümüzde kurban etmenin mantığıyla örtüşmektedir. Burada kurban dua ve yakarıların elle tutulur hediyelerle güçlendirilmesidir. Modern batı dillerinde ise ”kurban”, şu sözcüklerle belirtilmiştir: Fransızca ve İngilizce’de sacrifice, İspanyolca ve İtalyanca’da sacrificio, Almanca’da opfer, Hollanda dilinde slachtoffer, İsveç ve Danimarka dillerinde offer, Polonya dilinde ofiara. Sacrifice Latince sacer ‘kutsal’ ve facere ‘yapmak’ sözcüklerinin birleşimiyle oluşmuş sacrificium sözüyle ilişkilidir. Almanca’da ve İskandinav dillerinde “kurban” anlamına gelen opfer ya da offer kelimeleri ise İngilizce offer “sunmak, sunu” sözüyle ortak etimolojiye dayanmaktadır ve burada sözü edilen sunu kutsal bir anlam içermektedir. (F.Sevinç, Hititlerde Ölüler ve Yeraltı Tanrılarına Sunulan Kurbanlar, Yayımlanmamış Doktora Tezi,2007: s.12)

(Azteklerde insan kurbanı, 16. yy, Bodleian Kütüphanesi, Oxford)
(Azteklerde insan kurbanı, 16. yy, Bodleian Kütüphanesi, Oxford)

Kurban sözcüğü dilimizde dinin buyruğunu yerine getirmek için kesilen hayvan, bir amaç uğruna feda edilen veya kendini feda eden kimse, bir hitap sözcüğü gibi anlamlarla karşımıza çıkmaktadır. Kurban, Paleolitik çağdan bu yana, doğaüstü güçlere hoş görünmek, onlardan, gelecek kötülüklere engel olmalarını istemek ve yerine getirdikleri bir istek için teşekkür etmek üzere yapılmış bir dinsel tören ya da bir adağı yerine getirmek için kesilen insan ya da hayvan olarak tanımlanır (O.Hançerlioğlu, İnanç Sözlüğü, İstanbul, 1975).

Kurban türlerini Antik Yunan’da ilk kez Theophrastus sınıflandırmıştır. Övgü, şükran, dilek ve ölülerin ruhuna sunulmak üzere dört çeşit kurban olduğunu ifade etmiştir (G.Erginer, Kurban. Kurbanın Kökenleri ve Anadolu’da Kanlı Kurban Ritüelleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1997).

Eskiçağ uygarlıklarında ekmek, hayvan ve bitkisel kurbanların yanında insan kurbanı da gerçekleşmiştir. Mısır’da Nil’e insan kurban edildiğini yine Aztek, Maya ve İnka’larda insan kurbanı yapıldığını biliyoruz. (Bkz. A.Almutak, Eskiçağ Uygarlıkların Kurban Edilen Hayvanlar Üzerine Bir İnceleme)

Batılı çağdaş antropologlar içinde kurban konusuna ilk dikkati çeken ve açıklama yapan kişi Antropolog, E. B. Tylor kurbanı “insanın kendi isteğinin karşılanması için kutsal olarak algıladığı unsurla bağ kurma çabası” olarak değerlendirmiştir. Bilimsel araştırmanın yolunu açmıştır. (E. B. Tylor, Primitive Culture: Researches into the Development of Mythology, Philosophy, Religion, Language, Art and Custom II, New York, 1924, s. 375 vd.).

H. Spencer da büyük ölçüde aynı fikirdedir. Kurbanın kökeninin ölü mezarlarına yani ata ruhlarına yiyecek ve içecek bırakma geleneğine dayandığını öne sürer. Ölüler bu şekilde memnun edilmezse onların ruhları geri gelip çeşitli felaketlere neden olabilirler. Sonuç olarak ölü için taze yiyecek ve içecek sunma zamanla kurbana, ölü için yapılan cenaze törenleri de tören ve ritüellere dönüşmüştür (H. Spencer, The Principles of Sociology, New York, 1898, s. 267 vd.).

R. Smith’in kuramı kurbanın, hatta dinin totemizmden doğduğu yönündedir. R. Smith’e göre, totemizm yerini sistemli dinlere bırakmaya başladığı zaman bile kurban töreni kutsal anlamını korumaya devam etmiş, kurban eti topluluğun paylaştığı kutsal nesneden tanrıyla paylaşılan kutsal nesneye dönüşmüştür. Kurban her zaman ziyafetin ya da törenin önemli bir parçası haline gelmiştir. Kurbanın olmadığı bir ziyafet düşünülemez. Çünkü yemek etsiz olmaz. Yemek bir birliktelik çağrısı, kurban ise bu birlikteliğe tanrıyı da davet etmedir. Kendisiyle akrabalık bağı olduğu düşünülen hayvan veya bitki toteminin tanrıyla özdeşleştirildiğini ve zaman içinde tanrının totemci topluluk için akrabalık bağını güçlendiren bir kurban haline geldiğini ileri sürer. Totemin eti belirli zamanlarda yendiği zaman topluluğun bireylerinin birbirleriyle olan bağı güçlenmekte ve totemle bütünleşme sağlanmaktadır. Ancak tanrı insan karakterine bürününce insan etinin yenmesi zamanla tiksindirici bir şey haline gelmiş ve onun yerini hayvanlar almıştır. (W. R. Smith, The Religion of the Semites, London, 1901, s. 255 vd.)

J. Frazer kurbanı açıklarken dinsel yönünden çok sosyal yönüne dikkat çekmiştir. Kutsal sayılan totemin öldürülüp yok edilmesi, kutsalla yakın ilişki içinde olan kralın veya şefin de öldürülüp yenmesini gündeme getirir. Böylece bir insan kurbanı organizasyonu ortaya çıkar. (J. G. Frazer, Altın Dal: Dinin ve Folklorun Kökleri II, (Çev. M. H. Dogan), İstanbul, 1992)

Freud ise Totem ve Tabu’da (I) totemizmin ne olduğunu daha derinden kavramak adına Daha sonra anlaşılacak bazı nedenlerden ötürü burada 1900 yılında Code du totemisme adlı bir yazısında totem dininin ana hatlarını çizen S. Reinach’ın taslağına yer vermiştir. Buna göre;

– Belirli bazı hayvanlar öldürülmeyecek ya da yenmeyecek, bu hayvan türlerinden birer hayvan alınarak onlara bakılacaktır.

– Bunlardan kazayla ölen olursa onun için yas tutulur ve oymağın bir bireyine karşı gösterilen saygı hayvana da gösterilerek gömülür.

– Yeme yasağı bazen hayvanın yalnızca belirli bir parçasıyla sınırlı olur.

– Öldürülmeyen bir hayvanı bir zorunluluk nedeniyle öldürmek gerekirse, hayvandan af dilenir ve çeşitli hile ve oyunlarla tabunun çiğnenişini hafifletme yoluyla hayvanı öldürmeye girişilir.

– Eğer hayvan ritlerle kurban edilmişse ona törenle yas tutulur.

Totemizmin kökeni üzerine diğer bir psikolojik görüş, Hollandalı yazar G.A. Wilcken tarafından ileri sürülmüştür. Bu görüş, totemizmle ruh göçü arasında bir bağlılık bulur. “Yaygın inanca göre, ölünün ruhunun geçtiği hayvan bir kan akrabası, bir ata olur ve bu onur nedeniyle saygı görür.” Fakat ruhların hayvanlara geçmesi inancı totemizmi doğurmamış, totemizmden çıkmıştır.

E. Durkheim’ın 1912’de çıkan Din Yaşamının İlkel Biçimleri adlı yapıtında totem bu budunların toplumsal dininin bir simgesinden başka bir şey değildir. Totemik kurumların ortaya çıkışında toplumsal zorlamaların rolünü daha güçlü nedenlerle göstermeye çalışan A.C. Haddon her ilkel boyun kökensel olarak özel bir bitki ya da hayvan türüyle yaşadığını ve belki de bu maddeyle ticaret yaptığını ve onu diğer boylarla değiştirdiğini kabul etmektedir. Bu durumda bir boyun, diğer boyları bu kadar önemli bir rol oynamış olan hayvanın adıyla tanıması gerekiyordu. Aynı zamanda hayvana karşı bir tür alışkanlık kazanılmış olması, ona karşı özel bir ilgi duyulmasını gerektiriyordu ve bu da insanın en ilkel ve zorunlu gereksinimi olan açlık gibi ruhsal bir kaynağa dayanmaktaydı demektedir.

Freud, totemik sistemin bugün geçerli olduğu yerlerde, toteme ata ve ilk baba denmekte olduğunu belirtmektedir. Ve Şöyle devam etmektedir: Totem olan hayvan eğer babaysa, o zaman totemizmin başlıca iki buyruğu, yani onun çekirdeğini oluşturan iki tabu kuralı (totem hayvanı öldürmeme ve aynı toteme bağlı kadını cinsel amaçlar için kullanmama kuralları) içerik açısından, babasını öldüren ve annesiyle evlenen Oidipus’un iki cinayetinin; ve çocukta yeterli derecede itilmemesi ya da yeniden uyanması yüzünden bütün nevrozların çekirdeği olan iki ilkel isteğin aynısıdır.

(M.Ö. 1. yüzyıl'da Geç Hitit Dönemi Malatya kent kapısı, kral tanrının huzurunda içki sunuyor. E. Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, İzmir, 1993)
(M.Ö. 1. yüzyıl’da Geç Hitit Dönemi Malatya kent kapısı, kral tanrının huzurunda içki sunuyor. E. Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, İzmir, 1993)

Genel kurban şöleninin ahlâksal gücü, hep birlikte yeme ve içme kuralları üzerine kuruluydu. Başkalarıyla birlikte yeme ve içme, aynı zamanda topluluğun ve karşılıklı bağlılıkların tanındığının bir işareti ve doğrulanmasıydı; kurban yeme inananların arasındaki ilişkileri güçlendirerek bütün inananların bir tanrıya erdiğini doğrudan doğruya göstermeye yarıyordu. “Ortaklaşa yeme ve içmeye yüklenen bu bağlayıcı güç nereden çıkıyor?” diye soran Freud, en ilkel toplumlarda tek koşulsuz ve sürekli olan bağın, akrabalık bağı olduğunu öne sürerek akrabalar için yaşamları ortak bir yaşamın ayrı ayrı parçası sayılabilecek derecede birbirlerine maddi olarak bağlı sayılan bir insan öbeği olarak açıklamıştır.

Bazı ilkel dinlerde totem hayvanı kurban edildiği zamanlar dışında kutsal sayılıyor ve öldürülmüyordu. Böyle bir durumda psikanaliz, totem hayvanın gerçekte babanın yerine konmuş bir şey olduğunu göstermiştir, bu durum totemin öldürülmesinin sıradan durumlarda yasak olmasını ve öldürüldüğü zaman da bayram edilmesini, diğer yandan da hayvan öldürüldüğü zaman yas tutulmasını açıkladığının sözünü Freud ortaya koymuştur. 

Konuya idealist çerçeveden yaklaşan Prof. Dr. Kemal Sayar ise kurban simgesel bir ibadettir diyerek şöyle devam etmiştir: Bir hayvanı kurban ederken biz aslında Hz. İbrahim ile İsmail arasındaki o ebedî, o ölümsüz kıssayı tekrar etmiş oluyoruz. Burada en yakınımızdan feda etmeyi yakınlığın bir ölçüsü olarak görmüş ve göstermiş oluruz. Hem çevremizdekilere hem de Rabbimize buna hazır olduğumuzu gösteriyoruz. Kurbanın en yoğun anlamı bence insanın en sevdiğinden vazgeçebilmesidir. En sevdiğini Allah yolunda feda edebilmesidir. Biz senden öte değiliz, senden özge değiliz demektir kurban. Dolayısıyla “Her şeyimiz, hayatlarımız senin içindir” diye bir manifestodur. Eliade ise İbrahim Peygamber konusundan şöyle söz etmiştir: “Morfolojik açıdan bakıldığında İbrahim’in oğlunu kurban edişi Eski-Doğu dünyasında sıkça uygulanan ve İbranilerin Peygamberler dönemine kadar sürdürdükleri, ilk çocuğun kurban edilişi pratiğinden başka bir şey değildir. İlk çocuk, çoğunlukla bir Tanrı’nın çocuğu olarak görülürdü. Bu ilk çocuğun kurban edilmesi, Tanrı’ya ait olanın geri verilmesi demekti. Eski-Sami dünyasının tümünde böyle bir kurban, dinsel işlevine rağmen sadece bir anane, anlamı tümüyle kavranabilir bir ayinken İbrahim’in durumunda bir inanç eylemidir. Bu kurbanın neden istendiğini anlamaz; yine de bunu yerine getirir, çünkü tanrı böyle istemiştir. Bu eylemle İbrahim yeni bir dinsel deneyimi, imanı başlatmaktadır.” (M.Eliade, Ebedi Dönüş Mitosu, İmge Yayınları, Ankara 1994. Ayrıca S. Beki, Türk Mitolojisinde Kurban, Akademik Araştırmalar Dergisi Sayı: 3, 1996, 16-28).

Prof.Dr. Erol Göka ise kurban konusuna şöyle değinmiştir: İnsan olabilmek, bir kültür kurabilmek için, insanın üç dürtüsel arzusunu bastırabilmesi gerekir. Bunlar; cinayet, yamyamlık ve “ensest” tir. İnsanlaşmamız, bir toplum halinde yaşayabilmemiz, bir kültür oluşturabilmemiz için bu üç dürtüsel alanı düzenlememiz, yasaklar, kurallar koymak gerekmektedir. Bu nedenle her kültür, öncelikle bir yasaklar bütünüdür. Kurban, işte insanların insan olmak için yaptığı bu ilk sözleşmenin kültürleşmesinden ibarettir. Her kültür, ilksel inanışında bu nedenle şu veya bu şekilde kanlı kurban ritüeline yer verir. Kültürler zenginleştikçe ve evrensel dinler ortaya çıktıkça, nasıl aile-içi cinsel ilişki yasağı aynı kalıp farklı aile tipleri ortaya çıkmışsa; “insan kardeşini öldürmeyeceksin ve etini yemeyeceksin!” kuralı da karmaşıklaşarak farklı ritüel ve formatlarda devam eder.

Derleyen: Gül Güney

Please complete the required fields.