Felsefe tarihi zamansal olarak sınıflandırıldığında Antik Çağ’a ya da Skolastik Çağ’a büyük bir zamansal alan kalırken, Aydınlanma Çağı’nın kısıtlı bir zamansal alanda sıkışıp kaldığı görülür. Bu düşünceye itiraz, Modern Felsefe’nin tümünün ve hatta Rönesans’ın da, Aydınlanma Çağı’na dâhil olduğu yönündeki bir eğilimle olabilir ancak. Ama şurası kesindir ki, Aydınlanma Çağı ister 16. yüzyılda, ister 17. yüzyılda ve ister 18. yüzyılda başlamış olsun, 19. yüzyıl postmodernizmiyle birlikte felsefe tarihindeki hükümrânlığını yitirmiş görünür. Gelgelelim Aydınlanma Çağı’nın başlatıcısı olarak Rönesans’ı ya da Modern Felsefe’yi (Rene Descartes’ı, Baruch Spinoza’yı ya da Gottfried Leibniz’i) göstermek yerine, bütün bunları Aydınlanma Çağı’nın zeminini hazırlayanlar olarak göstermek tarihsel olarak daha yerindedir. Böyle bir durumda ise Aydınlanma Çağı’nın iyimser ifade ile 18. yüzyılda, biraz daha spekülatif ifade ile Immanuel Kant ile başlayıp bittiği söylenebilir…

Yukarıdaki tartışmayı bir kenara bırakacak olursak, Aydınlanma Çağı’nın felsefe tarihi için “yeri”ni ve Kant sonrası ona yönelmiş olan hızlı ve sürekli itirazı anlamak gerekir. Aydınlanma Çağı ile bahsettiğimiz aslında nedir? Kant’ın ifadesi ile “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır” Yine onun ifadeleriyle, insanın “kendi aklını kullanma cesaretini göstermesi”dir. Aydınlanma Çağı’na bir Akıl Çağı demek de bu aşamada yanlış olmayacaktır. Bu itiraz direkt olarak Skolastisizm’e yönelmiş bir itirazdır. Orta Çağ’ın teosantrik ya da Tanrı’yı merkeze alan felsefesine karşı bütünüyle Akıl’ı merkeze alan ve tüm felsefe disiplinleri Akıl olgusu etrafına toparlamaya ve örgütlemeye gayret eden bir gelenektir Aydınlanma geleneği. Bunun işaretleri, 17. yüzyıl rasyonalizmi ile (Descartes, Spinoza, Leibniz) görülmüştür fakat Akıl olgusunun tanrısallaşması Kant ile birlikte görülür. Akıl, tek ilkedir ve Orta Çağ’ın Tanrı’sına karşılık gelmektedir…

19. yüzyıl felsefesi her şeyin Akıl olgusuyla açıklanmasına, aklın egemen kavram olmasına hızlı bir itiraz geliştirdi. Çünkü bu, en az Orta Çağ’ın Tanrı eksenliliği kadar kabul edilemez bulunmuştu. Öncelikle Soren Kierkegaard Korku ve Titreme eserinde “akıl” ve “inanç” olgularını birbirinden ayırarak itiraz sürecini başlatmış oldu. Kant’a ilk itiraz, aklın ve inancın birbirine karıştırılması konusunda olmuştu. Bununla birlikte Kierkegaard’nun akla karşı bir tutum geliştirdiği söylenemezdi. Arthur Schopenhauer ise bu itirazı çok sert şekilde ileriye taşıyordu. Schopenhauer itiraz etmekle de kalmayıp “akıl” yerine “isteme” kavramını oturtarak, her şeyin temelinde “isteme”nin (1) olduğunu savundu. Ve son olarak Kant’ın azılı düşmanı olarak bilinen Friedrich Wilhelm Nietzsche, tıpkı Arthur Schopenhauer gibi, itiraz etmekle kalmayıp, “isteme” kavramına benzer şekilde “istenç” ya da “güç istenci”(2) kavramını felsefe literatürüne soktu. Tüm bu itirazlara rağmen, Kantçı gelenek varlığını elbette sürdürdü (ve hâlen sürdürmekte), fakat felsefe tarihine yön veren, yani 20. yüzyılı belirleyen, Aydınlanma Çağı değil, Aydınlanma Çağı’na karşı geliştirilmiş bu itirazlar oldu. Postmodernizm, varoluşçuluk, yapısökümcülük gibi birçok 20. yüzyıl akımı, Aydınlanma Çağı’na yöneltilmiş itirazları referans ve başlangıç noktası olarak aldı.

Aydınlanma Çağı’nın bu denli kısa bir zaman diliminde sıkışıp kalması (bir nevi Kant ile bailayıp Kant ile bitmesi), açıkçası bana göre bir şanssızlıktı. 17. ve 18. yüzyıl sonrası, dünya hızlı bir dönüşüm ve değişim sürecine girmişti. Fikirler hızla yayılıyor, hızla tükeniyor ve hızla tüketiliyordu. Bilimde, edebiyatta, sanatta ve felsefede ardısıra devrimler, baştan yazımlar ve büyük kaoslar birbirini izliyordu. Aydınlanma Çağı bütün bu kaotik alanın ortasında kalarak ömrünü bir anlamda kısaltmış oldu. Oysaki örneğin 7. yüzyılda ya da MÖ 3. yüzyılda doğacak bir Aydınlanma Çağı, muhtemelen bin yıllarca hüküm sürebilecekti (en azından ona karşı bu denli hızlı bir itiraz geliştirilemeyecekti). Ama 18. yüzyılda palazlanan bir Aydınlanma, hızlı ve refleksif bir Karşı-Aydınlanma (3) ’yı da beraberinde getirdi.

Dipnotlar:
(1)Schopenhauer’un İsteme ve Tasarım Olarak Dünya eseri, asıl olanın İsteme Olarak Dünya olduğunu, üzerinde yaşadığımız dünyanın ise bizim bir tasarımımız olduğunu savundu. İsteme, bilinçsiz, kör bir belirleyici idi. Her şeyin nüvesi bu isteme ilkesi idi.
(2)Nietzsche’ye göre her şeyin belirleyicisi “güç”tür, herkes ve her şey güce yönelmiştir, güce yönelen her şey iyi, gücü zayıflatan her şeyse kötüdür. Temel ilke akıl değilse budur.
(3)Karşı-Aydınlanma’dan bütünüyle irrasyonalizm anlaşılmamalıdır, aklın tanrısallaştırılmasına karşı bir hareket anlaşılmalıdır.

Yazar: Nedrip Karakaya

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.

Please complete the required fields.