Post-modernizm modernizme kültürel, politik, bilimsel, düşünsel ve estetik bir tepkiyi içerirken, sade ya da tekil bir zaman çizgisine sahip değildir. Teorisyen ve tarihçiler genellikle bu kavramın 20. yüzyılın ortalarında şekil aldığını ve kısmen de olsa Kierkegaard ve Nietsche gibi düşünürlerin çalışmalarından, sanat ve bilim alanındaki Jacques Lacan ve George Bataille gibi önemli figürler tarafından etkilendiği konusunda anlaşmaktadırlar. Post-modern teorinin temel düşünürleri, var olduğu sürece, Modernizmin genel bir kuşkuculuğu ve Batılı uygarlık sonrası Aydınlanma’yı tanımlayan hakikatin inşası üzerinde yoğunlaşmaktadırlar.

Bir felsefi düşünce akımı olarak post-modernizmin tam sınırı en iyi ihtimalle belirsiz bir şekilde tanımlanabilirken, post-modern bir sanat eserini tasvir eden bu sınırları belirlemek daha kolay olmaktadır. Sanat alanında, post-modern fikirler en açık şekilde bir tarzın ya da şeklin yansıması olarak görülmektedir. Bu fikirler açık bir biçimde bir roman, tiyatro oyunu ya da bir film içerisinde belirtilebilirken, post-modern olarak okunan şey yapı, anlatı ya da görselin kendisidir. Daha da önemlisi, post-modern tarz “eklektizm, yansıma, alıntı, beceri, rastgelelik, anarşi, parçalanma, şakacılık ve parodi, öykünme, ironi ve alegori ile sonuçlanan kodların karıştırılması” (Sarup, 1993, s.132) tarafından karakterize edilmektedir.

Bu farklı unsurların doğasında olan şey geçmiş zamana duyulan bir özlem olmuştur, özellikle de modernizm ve aydınlanma fikrine atfedilen bir özlem. Geçmişin modernist inşa sürecine şüpheci bir şekilde bakarsak, sanatçılar, kendi sanat formlarının daha önceki baskın biçimlerini yıkmak için çalışırlar. Bu durum özellikle ve büyük ölçüde post-modernizmin biçimsel, rivayetsel ve özellikle “yüksek” ve “alçak” sanat arasındaki kültürel bariyerleri yıkmak yoluyla yeniden değerlendirdikleri Klasik Holywood film yapımının öncüleri tarafından kalıplanmış bir sanat formu olan sinema için geçerlidir.

Bu liste ilgili filmleri kategorize etmeye kalkışırken, aşağıda daha geniş bir biçimde post-modern sinemayı tanımlayan birkaç temel unsurla özetlenmiş karakteristik özelliklere odaklanma gereği görmektedir.  Bu kriterlerin tüm olası unsurları içermese de post-modern tarzın temellerini oluşturduğunu belirtmek önemlidir; ek olarak, bir filmin bu unsurların hepsini ya da bu liste tarafından göz önüne alınan birçoğunu karşılaması gerekli değildir. Bu kendine özgü unsurları akılda tutarak, post-modern sinemada daha sade ve net bir tablo oluşmaktadır:

  • Eskinin hikayesine ve tarzına duyulan bir özlem
  • Yansıma ve kendini yansıtma (simgesel bir sinema dili ile ifade edilmiş biçimde)
  • İzleyicinin dikkatini vasatın yapaylığına çekme
  • Irk, cinsiyet, kültür ya da zaman hakkındaki eski yapıları reddetme
  • Eski yapıların parodisi veya pastişi.

Ayrıca belirtilmelidir ki, aşağıdaki filmler post-modern filmlerin içerisindeki sadece on farklı örnektir; bunlar en iyi on post-modern film sayılmak zorunda değildir. Bununla birlikte, bu filmler yukarıda ortaya konan nitelikleri karşılamaktadır ve ayrıca belirli bir sanat ve beceri düzeyine sahip filmlerden faydalanmaktadır. Ben eklektik bir dizi filmi ve film türünü listeye eklemeye çalıştım. Özellikle, kaliteli olarak değerlendirilebilen post-modern filmleri eklemek istedim, ama aynı sebepten ötürü değil. Postmodernizm çok çeşitli ve çoğunlukla birbiri ile çelişen temel ilkeleri ile geniş çaplı bir konudur, bundan dolayı farklı filmlerin farklı sebeplerden ötürü postmodern olarak değerlendirilmesi gerektiği akılda kalmalıdır. Postmodern sinemanın temel örneklerini sürekli olarak kullanan birçok liste ve değerlendirme mevcuttur: Pulp Fiction, Scream, Run Lola Run, Blue Velvet, Fight Club ve Zelig gibi birçok örnek. Ayrıca, bu liste ile birlikte, çoğu kez gözden kaçırılan birkaç postmodern filmi incelemek istiyorum. Özetleyecek olursam, bu liste postmodernist bir filmin ne olması gerektiğine dair çok keskin sınırları olan bir liste değildir. Bu liste aynı zamanda postmodern sinemanın sürekli tekrarlanan ve alıntılanan filmlerinin de listesi değildir. Aksine, bu liste bir biçimde farklı sebeplerle gözden kaçırılan ve postmodernizm şemsiyesinin altında tarz, biçim ve içerik açısından toplanabilecek filmlerin listesidir.

10.) Marguerite and Julien (Valerie Donzelli, 2016)

Marguerite and Julien 17.yüzyıl Fransa’sında yasak aşk yaşayan ve infaza mahkum edilmiş kardeşlerin gerçek hayata dayalı hikayesi hakkındadır. Çok eski bir zamanda geçmesine rağmen, film içerdiği modern arabaları, farklı zaman dilimlerinden gelen kıyafetleri ve hatta bir helikopteri içermesiyle adeta zamanla oynamaktadır. Hikaye aynı zamanda kabul edilebilir geleneksel aşk kavramsallaştırmasına, kitlesel kimliği bu ensest iki sevgiliyi  teşvik ederek karşı çıkmaktadır. Marguerite and Julien’in hikayesi gece dedikodularından bir grup huzursuz genç kadına uzanan hikaye içinde hikaye şeklinde işlemektedir.

9.) Metropolis (Giorgio Moroder, 1984)

Post-modern olarak düşünülen şeylerin çoğu geçmişin inşası ve yapısökümüne dayandırılmaktadır ve bu hiç Giorgio Moroder tarafından sunulan Metropolis filminde olduğundan daha geçerli olmamıştır. Aslında, Fritz Lang’ın Metropolis filmi zengin sanayicilerin güçsüz işçi sınıfını yönettiği distopik bir yerde geçen sessiz bir Alman dışavurumcu bir filmdir. Moroder’in okumasında ise, film ek özel efektler, ara başlıklar ve 1980’lerin önemli sanatçıların bazılarını içeren elektronik rock müziği ile renklendirilmiştir. Bu film Moroder’in Lang’in dehasını kutladığı ve onun başyapıtı üzerine geliştirmeye çalıştığı tipik bir pastiş film örneği olmaktadır.

8.) Enter the Void (Gaspar Noe, 2010)

Gaspar Noe’a ait sürreel ve sanrısal Oscar ödüllü filmi Tokyo’da polis tarafından öldürülen, cesedi denizin üzerinde bulunan ve hayatı ile ölümünden sonraki yaşamını gören bir uyuşturucu satıcısını anlatmaktadır. Noe’un erken dönem çalışmaları ile yan yana geldiğinde (yani I Stand Alone ve Irreversible), Noe sürreel, rahatsız edici, uyumsuz ve diğer geleneksel anlatı normlarına göre de çok dağınık bir tarza sahip olduğunu söylemek mümkündür. Kamera sıklıkla rastgele yönlere anlatı konularına dair işaretleri izleyiciye kısacık göstererek hareket etmektedir. Oscar çarpıcı cinsel ilişkilerden aniden sona eren hayatını yansıtan gençliğinin sessiz, nostaljik anılarına sürüklenmektedir. Seyirciye nedensel bir olaylar zinciri boyunca rehberlik etmekten çok, Noe’un yaptığı şey sarsıcı görüntüler, parlak renkler ve rastgele kaotik kamera hareketleriyle duyulara saldırmaktır.

7.) The Great Beauty (Paolo Sorrentino, 2012)

Paolo Sorrentino’nun The Great Beauty filmi yaşlanan bir yazar ve geçmişine ve Roma’nın sunduğu tüm keyiflerden duyduğu zevki ifade eden sosyetenin renkli siması olan birisinin hayatı üzerine göz kamaştıran derin bir düşüncedir. Karakterler sıklıkla bulundukları şehirde karşılaştıkları kültürel geçişler üzerindeki fikirlerini beyan etmektedirler, ancak hiçbiri modern hayatın getirdiği çürüme ve boşluk duygusundan kaçamamaktadır. Başkahraman, Jep Gambardella, geçmişiyle ilk gerçek aşkından toplumdaki yüksek yerini sağlamlaştıran lüks partilerle ilgili net bir fikri yeniden inşa etmeye çalışır, fakat bunları tamamen anlamsız bulur. Sorrentino’nun Roma’daki hayat görüşü aynı anda hem cazibeli hem de anlamsızdır.

6.) Man Bites Dog (Remy Belvaux, 1991)

Remy Belvaux’un grafik sahte-belgeselinde, gerçek hayatta da mürettebat olan kişiler tarafından canlandırılan bir film ekibi giderek daha şiddetli seri suçlar işlerken tüm yaptıklarını ve kişisel çıkarlarını kibirli bir biçimde ele alan bir seri katili takip etmeleri işlenmektedir. Müstehcen içeriklerle ilgili kabul edilen geleneksel normların reddine ek olarak, Man Bites Dog filmi ayrıca film yapımcılarının karakter olarak işlevli olduğu, şiddete karıştığı ve izleyicilerin kendilerini röntgenci katılımcılar gibi hissettirildikleri bir kendini yansıtan hikaye özelliği taşımaktadır. Olaylar ortaya çıkmaya başladıkça, film ekibi- film yapımcılarının da katilin kendisi kadar filmin bir parçası olduğu noktaya kadar- giderek kendilerini işlenen suçların bir parçası haline gelmiş bulurlar.

5.) La Jetée/”The Pier” (Chris Marker, 1962)

Bu listede yer alan tek kısa film olan La Jetée, Chris Marker tarafından yönetilen ve neredeyse tamamen durağan görüntülerden oluşan 28 dakikalık bir bilim kurgu draması olmuştur. Hikaye, İkinci Dünya Savaşı sonrası Paris’in sokaklarının altındaki bir tutuklu hakkındadır.  Savaşa yol açan olayları önlemek isteyen bilim insanları, insanları zamanında geri göndermeye çalışırlar, ancak çok azı zaman yolculuğunun zihinsel zorluklarına dayanabilmektedir. Mahkum yetenekli olduğu zaman geçmişe geri gönderilebilir. Mahkumun savaş öncesi çocukluğunda bir kadınla tanıştığı ve bu görüntüleri o zamandan beri aklından geçirdiği bir geçmişi vardır. Filmin hikayesi savaş siyasetine, anıların gelip geçici olan doğasına ve bilimsel ilerlemede var olan etik ikilemlere değinirken, filmin tarzı anlatının en basit şekilde yeniden inşa edilmesini amaç edinerek geleneksel öykü tekniklerinden kaçınmış ve bunun yerine görsel minimalizme yönelmektedir. 

4.) Black Dynamite (Scott Sanders, 2009)

Post-modern sinema üzerine bir tartışma, çok sık göz ardı edilen veya “aşağı sanat” olarak gözden kaçırılan bir tür olan parodi olmaksızın tamamlanmış sayılamaz. Scott Sanders tarafından yapılan 70’lerin zencilerin sömürüsü göndermeleri türünün klişelerindeki mizah ile eğlenen harika yönetilmiş bir filmdir. Film, erkek kardeşinin ölümünün intikamını almak ve toplumu yok etmekle tehdit eden yeni bir uyuşturucu sokağından kurtulmak isteyen eski CIA ajanı Kara Dinamit’in hikayesini anlatmaktadır.  Black Dynamite 70’lerin tüm iyi ve kötü zenci göndermelerini, bariz biçimde ırkçı basmakalıplardan gelişigüzel süreklilik ve düzenleme tekniklerine kadar bir çok şeyin taklidini anlatmıştır.

3.) Pi (Darren Aronosky, 1998)

Darren Aronofsky’nin Pi’sinde, Max isimli işsiz kalmış bir teröristin değişik sayı dizileri ile evren arasında bir bağlantı kurma konusunda yapmış olduğu takıntı anlatılmaktadır. Max sıklıkla takıntısını yoğunlaştıran baş ağrılarından, anksiyete bozukluklarından ve yoğun paranoyalardan şikayetçi olmaktadır. İzleyici Max’ın çarpıtılmış, sürrealist bir zihin ve takıntılı bir düşünce yapısı yaratan düşünceleri üzerinden anlatıyı görmektedir. Max’ın matematiğin sağladığı sonsuz gerçekler üzerinden açıklanabilen evren inancı sonuç olarak insan aklının zaafları ve gerçek bilginin erişilemez olan doğası tarafından en sonunda aşınmıştır.

2.) Targets (Peter Bogdanovich, 1968)

Peter Bogdanovich’in Targets filmi kendini yansıtma sinemasının ilgi çekici bir örneğidir ve film dilinin daha açık politik açıklamalar yapmak için kullanıldığı bir dönemde üretilmiştir. Anlatı finalde birleşecek iki temel kısımdan oluşmaktadır. İlk kısımda, görünürde ortalama bir genç olan Bobby karısı ve annesinden başlayarak bir öldürme alemi yapmaktadır. Bu arada, Boris Karloff tarafından oynanan Byron Orlock emekli olmak üzere olan yaşlanmış ve bir sinema tiyatrosunda son kez oynamaya ikna edilmiş bir korku oyuncusudur. Film yalnızca kendisinin kurgulanmış bir halini oynayan Boris Karloff’u içermekle kalmaz, aynı zamanda film korku türündeki fantastik canavarlardan aramızdaki kötülüğe doğru olan geçişi de temsil etmekte ve bunun üzerine yorum yapmaktadır.

1.) Raiders of the Lost Ark: The Adaptation (Eric Zala, 1989)

Çok az film Raiders of the Lost Ark: The Adaptation filminin yapmış olduğu kadar sinema tutkusunu yakalamaktadır. Film, 1982-1989 arasında Indiana Jones hayranı bir grup genç tarafından (Kickstarter fonlamasını takip eden 2014’te bir uçak sahnesi çeken) çekilmiştir. Spielberg’in Raiders of the Lost Ark filminin bu kısa versiyonu hem yararlı olmuş hem de kuşku uyandırmıştır. Chris Strompolos, Eric Zala ve Jayson Lamb isimli üç genç filmi üretmiş ve filmde Spielberg’in yeteneğine yönelik tutkularını kendi yaratıcılıkları ile aşılayarak oynamışlardır.  Film sinemanın kendisine yazılmış bir aşk mektubu görevi üstlenir ve film hayranlarının en seçikleri çalışmaları dikkate aldıkları tutkuyu anlatırken, film pastiş türünün en saf halidir.

Mansiyon Ödülü:

Cinema Paradiso (Giuseppe Tornatore, 1988)
In Cold Blood (Richard Brooks, 1967)
Death to Smoochy (Danny DeVito, 2002)
Cabin in the Woods (Drew Goddard, 2012)

Yazan: Matthew Jones
Çeviren: Pınar Eldemir
Kaynak: philosophyinfilm

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz.İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.