Paylaş

Bin yıldır bekleyene bir de bakışınız var, eskiden bekleyeni bayat, yeni gelişinizi tazeden sayışınız var… (Şule Gürbüz, Öyle miymiş?)

Beklemek kaosa sebep olur. Bir diğer deyiş ile; harekete dahil olmadığınız durumda kaosun seyircisi olmaya başlarsınız. Koca bir gösterinin ortasında harekete ve zamana aldırmadan ufak bir figür olursanız, her şey çevrenize ağını örmeye başlar. Ancak öğrenmenizi sağlayan da zamana ve harekete karşı duran bir tavır sergilemenizdir; çünkü siz o an artık gönderici değil, alıcı durumundasınızdır. Hiç hareket etmeden gezginsinizdir dünyada. Bu aynı bir metin içerisinde gezmeye benzer. Metin size zamanı-mekânı durdurur ve sizin orada dilediğinizce beklemenize olanak verir. Edebiyatın zamanı durdurduğu konusunda hemen hemen herkes hemfikir olacaktır. Bu sadece edebiyat için değil, tüm sanat dalları için geçerli bir yetenek; zamanı durdurmak… Algısal açıdan zamanın bizim için ifadesi gayet kolay olsa da, zaman ile oynamak veya zamana karşı gelip beklemek, durmak artık nasıl tanımlarsanız, ifade etmekten çok daha zordur. Ancak hak verirsiniz ki, bekleyişi ifade etmek için hayli bayat (!) olmanız gerekebilir. Öyle ki bir saniyeyi, özellikle Saramago gibi, sayfalarca anlatmak için büyük bir dâhi olmalısınız. Bir kralın ölüm anını tüm açılardan izleyebilmek ve bu bahsi geçen ana istenilen her an dahil olabilmek ise sadece şanslı kişilerin erişebileceği bir mertebe sayılabilir. Hareketsiz duran bir dış etken – hikâye içerisinde acı çeken figüran, demem o ki bekleyen olmak bir nevi kralın krallığının sembolü olan sandalyesi yani tahtı, yine kralın ölümüne sebep olan tahta/odun olmaktır.

Alberto Manguel, Gezgin, Kule ve Kitapkurdu kitabının hemen başında Herakleitos’a atıfta bulunarak ondan bir alıntı yapar: “Kat edilecek her yolu dolaşsanız bile ruhun sınırlarını yolculuğa çıkarak keşfedemezsiniz, hikâyesi çok derindir.” Bu cümle; kendi zihninizde gezgin olmanızı salık verir. Eğer bir şeye ulaşmak için harekette bulunuyorsanız bu hareketiniz sizi asıl varmak istediğiniz yere götürmeyecek; aksine, aradığınız şeyin hemen altınızda bulunduğunu fark etmenizi engelleyecektir. O “şeyi” elde edebilmek için hareket etmek yerine, hemen şu an bulunduğunuz yerde sonu olmayan bir çukur kazmaya başlamalısınız. Ardından o çukura atlamalısınız, yani en dibine varıncaya kadar beklemelisiniz. Beklemek bu yüzden zordur, çünkü sonu yoktur. Bu açıdan bekleyişi koca bir bilgi yığınına benzetebilir miyiz? Pek tabii ki benzetebiliriz! Bilgi her daim bekleyendir, deyim yerindeyse onu koşarak yakalayamazsınız. Onu elde edebilmek için yine onun izdüşümü olmanız ve talebini karşılamanız gerekir.

Ancak gelgelelim Manguel’in bahsettiği “metin içinde gezgin olmak” neyi ifade ediyor? Burada özellikle gezgin kelimesi –her ne kadar Manguel bu şekilde ele almamış olsa da– benim için ufak bir ironi barındırıyor. Bir metinde gezgin olmanız için zihniniz aracılığıyla metin içerisinde hareket etmeniz, karakterlerle beraber ilerlemeniz, çevrenizdeki objelere dokunmanız veya manzarayı seyretmeniz gerekirken, yine zihninizde gezgin olabilmeniz için ise bulunduğunuz yerde beklemeniz gerekmektedir. Ancak bu şekilde bir gezgin olabilirsiniz. Bu anlamda metinde gezgin olmak, yani zamanı durdurmuş bir metin içerisinde kaybolmak için öncelikle zamanı, metin ile birlikte siz de durdurmalısınız. Hâliyle bekleyişe ve acıya ortak olmalısınız. Peki beklemek metin içerisinde gezgin olmak dışında tam olarak neyin karşılığıdır?

İnsan ancak beklemeyi öğrenirse yeni bir şey öğrenebilir. Kabul edersiniz ki, bir şey elde etmek istiyorsanız önce başka bir şeyden feragat etmelisiniz. Belki rahatınızdan, belki paranızdan… Çünkü bekleyişe kapıldığınız o an birçok şeyden hâlihazırda vazgeçmişsiniz demektir. Beklemenin en güzel örneğini sanırım Türk şiirinde en iyi Enis Batur’un Bekleyiş’i anlatır. Şöyle der Enis Batur şiirinde:

Cehennem kimdir demiştiniz?
Keder kuşlarını ben de gördüm
Flütün ucundan bir oraya bir buraya
Evet, biliyorum, her şey benim düşgücüm
Şeyi, nasıl söylenebilir, bu kelimeler
Böyledir işte: Tam tutacakken…  

Yağmur yürüyüşüne çıkmıştık o gün,
Unutmam ben ayrıntıları, kimdi?
Hatırlayamıyorum tabii, ne önemi olabilir
İsimlerin, evet yüzünü de getiremiyorum
Gözümün önüne, Eylül’dü, Eylül’lerden
Biri, cehennem kimdir diyordunuz? 

Bu şiirde esasında bir iç monologa şahit oluyoruz. Birkaç saniye bekleyen ve zihninde kaybolan bir insana… Birkaç saniye bekleyiş bile insana müthiş acılar verebilir, eğer ki zihni ile hararetli bir atışmaya tutuşmuşsa. Aynı Enis Batur’un şiirinde olduğu gibi insan birkaç saniye olduğu yerde beklerse veya zamanı durdurup zihninden geçenleri dinlerse kendinden çok fazla şey öğrenir. Hiç olmazsa bu acının kaynağını ve kim olduğunu öngörebilir. Her ne kadar Sartre bunu öngörmüş olsa da Batur’un verdiği kavgadan çok farklı bir noktaya parmak basmıyor. Hemen yanıbaşınızda bulunan kişi sizin cehenneminiz olabilir çünkü sizi tek saniye içine, yani zihninize hapseden o’dur. Sartre ise şöyle özetler bunu:

“…Demek cehennem bu. Hiç aklıma getirmezdim böyle olacağını; a, ateş, kızgın ızgara hepsi sizsiniz demek… Ne gülünç şey! Kızgın ızgaranın ne gereği var: Cehennem başkalarıdır.”

Batur ve Sartre’da görüldüğü gibi beklemenin ve bu cehennemin farklı şekilleri olsa da yarattığı hissiyat hiçbir zaman değişmiyor. Doğrusu, bu kaosa seyirci olmak büyük bir sebat gerektiriyor. Zaman zaman ‘”derin bir hikâye”nin içinde beklerken kendi zihninizde kaybolabilir ve cehennemi yaşayarak hâlinizden hayli memnun olabilirsiniz. Olabilir misiniz? Çünkü anladığımız kadarıyla bekleyişin, bilginin ve öğrenmenin bir maliyeti var. Hâbulki bu acının ve ateşin tek sorumlusu da biz değiliz; bu yüzden kimisi o “bekleyiş cehennemini” başkalarına yüklüyor, haklı olarak… Çünkü beklemek, aynı zamanda talep etmektir. Kabul ediyorum, bu oldukça ironik bir durum. Ama sonuçta talebi karşılayan değil midir cehennemin bekçisi? Pek tabii sadece Enis Batur ve Sartre’da yok bu çırpınış. Aynı tutum Shakespeare’de de karşımıza çıkıyor. Shakespeare, bekleme halkasının tam ortasında yer alıyor ki bu aynı dişli bir çarkın dönmesine sebep olan kuvvete benzetilebilir. Çünkü hemen her şeyi “beklemek cehennemdir” diyerek çok güzel özetliyor ve üzerine daha fazla söz söylemeye gerek bırakmıyor.

En nihayetinde; bir metnin içerisinde bekleyen, düşünde zamansız kayboluşlar yaşayan, huysuz bir yaşlı gibi sürekli söylenen zihnimizi dinlemek zorunda kalan ve Shakespeare’in bahsettiği bu cehenneme koşar adım giden bizler, bekleyişin hiç bitmediği o ağacın altında birer Estragon ve Vladimir değil miyiz?

Yazar: Kaan Onur Kaftanoğlu

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.


Paylaş

Kaan Onur Kaftanoglu

92 yılının Mart ayında İstanbul Anadolu Yakası'nda doğdu. Lisans eğitimini İngiliz Dili ve Edebiyatı üzerine tamamladı. Lisans eğitiminin ardından kısa bir süre İngilizce ve edebiyat öğretmenliği yaptı. Şu an ise bir araştırma şirketinde çalışmaya devam ediyor.