Yazılarıma başlık bulmakta hep zorlanmışımdır. Bu kez de öyle oldu. Başlığı, psikoloji profesörü Louise Barret‘in “Beynin Ötesi: Beden ve Çevre, Hayvan ve İnsan Zihnini Nasıl Şekillendirir” adı ile dilimize çevrilen kitabında yer verdiği bir cümleden kısaltarak ödünç aldım (Barret, 2014). Evet, “Beyin biyolojik bir bilgisayar değildir.” Beynimizin yetenek ve sınırlılıkları ile ilgili konularda hep gözden kaçırdığımız bir şey var. Beynin var olduğu koşulları gözden kaçırıyoruz. O, amacı yaşamak ve üremek olan bir organizmanın diğer tüm organları gibi yalnızca işini yapmaya çalışarak bugünlere gelebilmiştir. Hata burada sona da ermiyor. Devam ettirip beynimizi kendisinin yarattığı nesnelere benzeterek daha iyi anlamaya çalışıyoruz. Bilgisayar ve yapay zekâ yazılımlarının büyüsüne kapılıyoruz.

Doğuştan dil öğrenebilme yetisi ile doğuyoruz. Uygun bir sosyal ortam içinde, başta ebeveynlerimiz olmak üzere etrafımızda konuşulan dil/dilleri muhteşem bir hız ve yeterlilikle öğrenebiliyoruz. Ancak bunu yaparken her şeyi kaydetmemiz gerekmiyor. Duyduğumuz gördüğümüz öğrendiğimiz birçok şeyi hızla unutuyoruz. Buna rağmen sistem gayet düzgün işliyor. Kurallarını bilemesek de bir dili ya da birden çok dili doğru bir şekilde konuşabiliyoruz.

Duyduğu, gördüğü, deneyimlediği her şeyi kaydedebilen bir sinir sistemi evrimsel açıdan verimsiz ve kullanışsız olduğu için beynimiz deneyimlerini belleğe seçici kayıt etmeye ve unutmaya uyum sağlamıştır. Bu gerçeği göz ardı edince, sanki belleği yetersiz beynimiz kusurlu imiş gibi yine beynimizin ürünleri olan yapay zekâ programlarını hiçbir şeyi unutmayacak şekilde yapılandırıyoruz. Sonrasında da sistem çökünce şaşırıp kalıyoruz. Pekâlâ, soruna nasıl çözüm bulabiliyoruz? Dönüp tüm bunları yapabilen beynimizin bu işi hangi sınırlılıklar sayesinde başarabildiğine bakarak… Yani aslında hep gözümüzün üstünde durana bakarak…

Jeffrey Elman büyük bir yapay nöron şebekesi tasarlar. Şebeke birkaç bin cümleden oluşan bir kümedeki gramer ilişkilerini öğrenebilecek kadar geniş bir belleğe sahiptir. Ancak şebeke çalışmaz. Bunun üzerine Elman daha çok bellek eklemek yerine belleğe sınırlama getirir. Bunu her üç ya da dört kelimeden sonra unutmasını sağlayarak yapar (Gigerenzer, 2009). Bunu yaparken Elman küçük bebeklerin kendi ana dillerini öğrenirken kullandıkları sınırlı belleklerini taklit eder. Bu şekliyle sınırlı belleği olan şebeke uzun ve karmaşık cümlelerin üstesinden gelemiyor ama gayet başarılı bir şeklide kısa ve basit cümleler üzerine odaklanabiliyor ve alt kümelerdeki gramer ilişkilerini çözümleyebiliyor ve öğrenebiliyor. Daha sonra şebekenin belleğini beş, altı ya da daha fazla kelimeye çıkarır. Böylece sonunda şebeke tüm cümle yapılarını öğrenebilir. Anne babalar da çocukları ile önce bebek dili ile konuşur, zaman içinde yavaş yavaş iletişimin karmaşıklığını arttırırlar. Elman doğru benzetmeyi kullanarak sorunu çözmüştür.

Bilim-kurgu yazınının önde gelen isimleri her zaman şaşırtıcı çıkarımlarda bulunabilmişlerdir. Bilimin ulaştığı bir basamağı mutlaka önceden ön gören veya düşleyen bir yazar olagelmiştir. Bu var olan bilimsel bilgi birikiminin hayal gücü ve edebi yetenek ile buluşturulmasının hayranlık uyandıran sonucudur. Ünlü bilim-kurgu yazarı Frank Herbert’in 1966 yılında yayımlanan dilimize “Görevimiz Uzay Boşluğu” başlığı ile çevirisi yapılan “Destination: Void” adlı romanında Elman’ın sorunu çözme yöntemi ile ilgili çok şaşırtıcı satırlara rastlıyoruz. Romanda bir uzay yolculuğu sırasında devreden çıkan gemi bilgisayarı yerine yapay zekâ oluşturmaya çalışan her biri değişik konuların uzmanı olan mürettebatın maceraları anlatılmaktadır. Bu sürükleyici romanda dönemin mevcut bilgi birikimi dâhilinde bilinç ve biliş nedir sorunu tartışılırken sinir bilimin sonraki on yıllarda ancak bilgi ve fikir sahibi olabileceği birçok konuda öncü görüş ve saptamaların yer aldığını görebiliyoruz. Romanı okumayı düşünenlerin zevkini kaçırmamak için daha fazla ayrıntıya girmeyeceğim. Konumuzla ilgili olarak mürettebat arasında yaşanan tartışmanın bir yerinde oluşturulması düşünülen yapay zekânın belleği tartışılmaktadır (Herbert, 1998). Özetle;

Bickel dedi ki: “…Makinenin geçmişindeki her şey istenilen anda erişilebilir olmalı! Bellek yükü, bu şekilde her saniye biraz daha büyür. Gereken her anda bu yüke erişebilmek gerek. Bu da bizi bir sonsuz-tasarım problemine sürükler.”

Prudence dedi ki: “Sonsuz tasarım. Bu da kararsız bir biçim yaratmak anlamına gelir. Sonuç olarak imkansız olanla boğuşmaktayız. Şimdi ne yapacağız?”

-“O kadar umutsuz olma,” dedi Bickel. “Ağ içinde rast gele baskılayıcı bir model yaratacağız olasılık gereklerini karşılayan bir davranış.”

Burada sonsuz belleğe karşı baskılayıcı modeller oluşturmanın daha doğru olacağı görüşü öne çıkar. Sadece dil gibi insana özgü, soyut ve sembolik olan bilişsel sistemlerin değil; örneğin, görme yetimiz ve görsel dikkat gibi daha temel düzeyde işleyen duyusal bilişsel sistemlerimizde de girdi ve bellek sınırlamaları gereklidir. Bilim insanları McConkie ve Rayner çok zekice bir deney tasarlarlar. Denek bir metni okurken sistem gözün tam odaklandığı harfin sağ ve solundaki belirli sayıdaki harf dışında tüm harfleri “x” işaretine dönüştürmektedir. Cümle “ Dün sabah kedi yemeğini yerken kendisini sevmeme izin verdi” şeklinde olsun. Deneğin bakışının tam odaklandığı yer “kedi” iken aslında ekrandaki metin şu şekildedir : “xxx xxxah kedi yemexxxx xxxxxx xxxxxxxxx xxxxxxx xxxx xxxxx.” Denek okumayı sürdürürken sistem soldan sağa doğru harflerin yerine “x” leri koyar, yani denek “yemeğini“ kelimesinde iken ekrandaki görüntü şu şekildedir; “xxx xxxxx xxdi yemeğini yerxxx xxxxxxxxx xxxxxxx xxxx xxxxx.”

İşin ilginç tarafı hiçbir denek olayı fark edememektedir. Cümleyi denekler sadece “Dün sabah kedi yemeğini yerken kendisini sevmeme izin verdi” olarak algılamaktadır. Bakışlarının odaklandığı noktanın sol tarafında dört, sağ tarafında ise on beş harf kalacak hızda harfler “x” e çevrilirse okuma işlevi ve hızı normal olarak kalacaktır ve denek bunu fark edemeyecektir. Okumaya odaklandığımızda tüm sayfayı değil, verili bir anda yalnızca 20 harfi görüp bunlarında ancak 10-12 tanesini çözümleyebiliyoruz (Dehaene, 2017). Bu deney ilk anda biraz inanılmaz gelebilir. O zaman günlük hayattan bir benzetmeye değinelim.

Bazen gazete veya dergi  köşelerinde iki resim arasındaki -örneğin- yedi farkı bulunuz şeklindeki görsel bulmacaya denk geliriz. İlk anda iki resim de bize tıpa tıp aynı görünür. Sonra dip köşe aramaya koyulur ve dakikalarca sonra –eğer bıkıp bulmacayı bir kenara bırakmaz isek- yedi farkı bulabiliriz. Resimler arasındaki farkları ararken görsel olarak dikkatimiz resimde ancak belirli ve kısıtlı bir bölüme (yaklaşık 20 harflik bir alana) yoğunlaştırabiliriz. İşte bu yüzden yedi farkı bulabilmek için dakikalarca iki resmi karşılıklı taramamız gerekir.

Beyin tüm verileri alıp analiz yapmaz. Bir duyusal veriyi alıp çözümlerken ön kabulleri ve sınırlamaları vardır. Kırmızı elmayı, kırmızı ışık altında yine kırmızı olarak algılar. Beyin ışık dalga boyu analizlerine girmez. Görüş açımız ne olursa olsun dikdörtgen bir masayı sanki tam tepeden görüyormuşuz gibi dikdörtgen olarak algılarız. Hem motor hem de duyusal anlık girdilerin ve geri bildirimlerin gerekli olduğu daha karmaşık işlevlerde de beyin büyük oranda girdileri sınırlar. Birçok girdinin bilincinde de olmayız. Örneğin; bisiklete binmeyi öğrenirken tüm duyusal ve motor girdi ve çıktılarımıza en üst düzeyde yoğunlaşırız. Bu aşamada her şey çok zordur. Bir süre sonra bisiklete binmeyi başarırız ve artık her şey o kadar kolaylaşır ki artık birçok girdinin ve motor çıktının farkında bile değilizdir. Bisikleti keyifle sürerken etrafı seyredebiliriz ya da bize eşlik eden arkadaşımızla sohbete devam ederiz. Beynin birçok duyusal ve geri beslemeye dayalı veriyi seçici olarak göz ardı etmesi, hızlı kararlar alıp davranabilmesini ve dikkatini en hayati olana odaklayabilmesini sağlar. Sosyal canlılar olarak hayati öneme sahip kararlar alabilmemizin yolu ise devasa girdiyi beyinden önce vücudun işlemesi ve uygun sosyal yanıtı beyne iletebilmesinde yatar. Yani, beyin biyolojik bir bilgisayar olmadığı gibi, bedenden ve o bedenin içinde bulunduğu fiziki çevreden bağımsız davranış üretebilen bir organ da değildir. Bu konuya ise bir sonraki yazıda değineceğiz. Saygılarımla…

Kaynaklar:

Barret, Louise.“Beynin Ötesi: Beden ve Çevre, Hayvan ve İnsan Zihnini Nasıl Şekillendirir” Alfa Bilim, Çeviri: İlkay Alptekin Demir. 1.basım, Şubat 2014, syf.:166
Dehaene, Stanislav. “Beyin Nasıl Okur” Çeviren: Ozan Karakaş. Alfa Bilim, 2.Basım, Haziran 2017, syf.:32-33.
Gigerenzer, Gerd. “Sezgilerin Gücü” Çeviri: Asiye Hekimoğlu ve Filiz Şar. Optimist Yayınevi, 1.Basım, 2009, syf.:29.
Herbert Frank. ‘Görevimiz Uzay Boşluğu’(Destination: Void, 1966) Sarmal Yayınevi, Çeviren: Özlem İlyas. 1. basım, Ocak 1999, syf.:133.

Yazar: H. Tuğrul Atasoy

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.

Önceki İçerikAntropomorfizm ve ruh inancı üzerine bir deneme
Sonraki İçerikKendimizi anlamanın en iyi yolu
Doğmak nedense 1967 yılına nasip olmuş. Ankara’da geçen ve oldukça uzun gelen okul yıllarını Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinden 1991'de mezun olarak tamamladım. Yetmedi yine aynı ciddi şehirde uzmanlık eğitimi alıp 1997’de nöroloji uzmanı oldum. Sonrasında Haziran 2001 tarihinde yolum Zonguldak'a düştü. Halen bu şehirde Üniversitenin Nöroloji Kliniğinde Öğretim Üyesi olarak hayatımı kazanmaktayım. Davranış bilimleri dışında, müzik, edebiyat ve doğa fotoğrafçılığı diğer ilgi alanlarım. Okumak dışında elimden geldiğince yazmayı ve yazdıklarımı paylaşmayı da seviyorum. Yazdıklarımı bir araya getirdiğim yayımlanan kitaplarım var; Yeni Yetenlere (Şiir); Olduğu Gibi (Şiir); Sormadan Gidilir Bazen (Öykü); Yarının Dünüdür Bugün (Öykü); Gölgeler Güneşte Gezinir (Öykü); Bir Nöroloğun Gözünden İnsan Neden Sanat Yapar? (Araştırma-İnceleme).