“Bazı hikâyeler siyasi olayları şekillendirirken, diğerlerinin ise yazıldıktan binlerce yıl sonra bile etkisi devam ederken, bir kaç tanesi insan doğasına eşsiz bir bakış açısı sunar” der Fiona Macdonald.

Kafatasına karşı konuşan bir adam. Akıl ve delilik arasındaki sınırda intihar hakkında bir monolog. Babası için üzülen, derede boğulan bir kız. Eğer David Lynch, 400 yıl önce Twin Peaks’ı yapmış olsaydı, böylesi bir şeye ulaşabilirdi. Fakat bunu yapan William Shakespeare‘di. 1596’da oğlu Hamnet 11 yaşında öldü ve beş yıl sonra Shakespeare trajedisi Hamlet‘i bitirdi. Shakespeare’in babası ciddi bir hastalığa yakalandı ve 1961’de öldü.

Harvard’lı profesör Stephen Greenblatt’a göre, Shakespeare’deki bu dilsel patlamayı dile getirecek kadar güçlü bir şey yaşamış olmalıydı. “Seyirciler ve okuyucular, sevilen birinin ölümü tarafından kışkırtılan tutkulu hüznün Shakespeare’in trajedisinin kalbinde yattığını, uzun süre içgüdüsel olarak anladı.” Oğlunun ölümü ve babasının yaklaşan ölümü, “Hamlet’in patlayıcı gücünü ve içselliğini açıklamaya yardımcı olan psişik bir rahatsızlığa neden olmuş olabilir”. Edebiyattaki en büyük eserlerden biri olarak saygı duyulan bu eser, yoğun bir duygusal acı çekmekten kaynaklanmış olabilir.

Greenblatt’a göre Hamlet, “Ölümcül bir tasarım ve bu tasarımın gerçekleşmesi arasındaki mide bulandırıcı aralığın derinliğinde yaşamak hakkında bir oyundur”

Hamlet’in ciddi bir şekilde araştırılması, trajedinin neden dört yüzyıl boyunca dünyadaki izleyicilere seslenmeye devam ettiğini açıklamaya yardımcı olabilir. Bu araştırma, BBC Kültür’ün Dünyayı Şekillendiren Hikayeler’inde, seçmenlerin insan doğasına dair olağanüstü görüşlerine dair övgüleriyle sekizinci sırada yer aldı. ABD’li şair, romancı ve eleştirmen Elizabeth Rosner Hamlet için “Shakespeare’in insan ruhunun sınırının çok üstünde, en derin anlayışla anlatan ve aynı zamanda dahilik ve kendini sabote etme, aşk ve nefret, yaratıcılığımız ve yıkım kapasitemizle eşzamanlı bir şekilde harmanlamamızı sağlayan bir oyun” diyor. İngiltereli yazar ve eleştirmen Adam Thorpe’a göre, ‘bizim çamurlu benliğimiz hakkındaki düşünme şeklimizi etkilemiş olan bir hikaye’. Hamlet, hikayelerin kendimiz hakkında ne kadar çok şey öğretebileceğini ortaya koyuyor.

“Edebiyat, sahip olduğumuz en zengin ve en kapsamlı insan bilincinin bir kaydıdır.

 – David Lodge”

Filozof Noam Chomsky‘nin dediği gibi, (eleştirmen ve yazar David Lodge’un keşfettiği bir şey) ‘bilimsel psikolojiden ziyade romanlardan insan hayatı ve kişilik hakkında her zaman daha çok şey öğreneceğiz’. 2004’teki Bilinç ve Roman kitabında Lodge, edebiyatın sahip olduğumuz en zengin ve en kapsamlı insan bilincinin bir kaydı olduğunu savunuyor. “Roman, insanın uzay ve zaman içinde hareket etme deneyimini tanımlamak için tartışmasız en başarılı çabadır.

Lodge’a göre, “Krizler temelde aynıdır: hepimizin aynı istekleri ve aynı umutları var… kurguda diğer insanların nasıl tepki verdiğine dair modeller alıyorsunuz”

Bir seviyede edebiyat, diğer insanların düşüncelerini gözetleme yeteneği veriyor. Lodge BBC Kültür’e, “Gerçekten birinin aslında herhangi bir zamanda ne düşündüğünü bilmiyoruz – bilinç çok özel bir şeydir – ve kısmen kendi içsel yaşamımızın gerekli bencilliğini telafi etmek için çeşitli biçimlerde edebiyatı kullanırız.’ dedi. “Temel olarak, edebi metinleri okumamızın nedeni, eğer başarılı bir metinse, diğer insanların nasıl düşündüğünü anlamamıza olanak sağlama etkisidir. Ne hissettiğimizi, ne düşündüğümüzü, neyi umduğumuzu ve neden korktuğumuzu biliyoruz, ancak diğer insanların bu hisleri ve gözlemleri nasıl yönlendirdiğini gerçekten bilmiyoruz.

Greenblatt’ın söylediği gibi, Hamlet‘de Shakespeare maneviyatı temsil etme araçlarını mükemmelleştirdi… Hamnet’in ölümünden sonra, Shakespeare varoluşun en derin algısını, ne söylenebileceğini ve ne söylenilemediğini anladı, her şeyin düzensizce düzenlenmiş, hasar görmüş ve çözülmeyen taraflarını tercih etti.

Greenblatt’a göre, Hamlet “oyun yazarının iç hayatından olağan dışı olarak doğrudan bir şekilde ortaya çıkmış olmalı” 

“Shakespeare’den önce ya da ondan beri hiç kimse, pek çok ayrı karakter yaratmadı.

 Harold Bloom”

Eleştirmen Harold Bloom, “Shakespeare, kısmen bizi icat ettiği için bizi açıklamaya devam edecek” diyecek kadar ileri gitti. Bloom, 1998 tarihli ‘Shakespeare: İnsanın İcadı’ adlı kitabında oyun yazarının karakterleri hakkında şunu iddia etti ; “Tekrarlamadan ziyade, anlamın nasıl başladığı değil, aynı zamanda yeni bilinç biçimlerinin nasıl ortaya çıktığı gibi olağanüstü durumlar var….Shakespeare’den önce ya da ondan itibaren hiç kimse bu kadar farklı benlik yaratmadı.” Kitaplara olan tutkusunu, başkalarının zihnini anlayabilmiş olmasına borçludur: ‘Sürekli okuyacak kadar safım çünkü kendi başıma insanları yeterince tanıyamıyorum.

Görmenin yolları

Bu dürtü, kim olduğumuzu anlamanın ötesine geçebilir: okumak, kendi duygularımızı şekillendirebilir. Arjantin Milli Kütüphanesi’nin yöneticisi ve yazar Alberto Manguel, BBC Kültür’e anlattı; “60 yaşına geldiğimde Dante olsun ya da ergenliğimde Alice Harikalar Diyarında olsun, bu hikâyeler benim için otobiyografikti.’ Alice’in etrafındaki her şey ona saçma gelirken akıllıca sorular sormak için kibarca uğraştığı anlamsız yetişkinler dünyasında ne hissettiğini tam olarak anladım. Bu, bana içinde bulunduğum çılgın dünyayı anlamamda yardımcı oldu ve sonra politik dünyayı keşfettiğimde; Çılgın Şapkacı masada yer olmadığını söylerken, Alice masanın kalabalık insanlar için ayarlandığını ve çok sayıda kişi için yer bulunduğunu belirttiğinde, Çılgın Şapkacı gibi bir grup insanın, diğer aç insanlara masada hiç yer olmadığını söylediklerinde, toplumda gördüğüm şeyin tam olarak bu olduğunu hissettim.”

“Kelimeler Alice’e, bu şaşkın dünyanın tek tartışılmaz gerçeğini, görünen akılcılığın altında hepimizin delirdiğini gösteriyor” diyor Alberto Manguel.

Okumanın onun yaşam deneyimlerine anlam verdiğini ısrarla söylüyor. “Eminim, Alice Harikalar Diyarında ve Dante’yi okumamış olsaydım, kendimi pek çok yönden anlayamazdım.” ‘Meraklı’ adlı kitabında Manguel, polis şüpheli sırasındakiler gibi yan yana dizilmiş insanlar örneğiyle kendisini tanımlayamayacağını söylüyor. “Bu durum, özelliklerimin çok hızlı ve çok şiddetli bir şekilde yaşlanmasından mı yoksa kendi özümün hafızamda kalpten öğrendiğim basılı kelimelerden daha az temelli olmasından mı kaynaklı emin değilim.

“İngiliz arkadaşlarımın hayatım hakkında hiçbir fikri olmadığı halde Shakespeare bir şekilde hayatımın bir kısmını tanıyordu.”

Hindistan’da Hint kısmı – Preti Taneja

Bir hikâye ile tanımlama beklenmedik şekillerde olabilir. Preti Taneja’nın ilk romanı ‘Biz Genciz’ Kral Lear’ı modern Delhi’de yeniden canlandırıyor. Taneja İngiltere’de okulda oyun çalışmasında, onu şaşırtan bir şeyle derin bir bağlantı hissetti. “Kral Lear’da her yaz Delhi’de ziyaret ettiğim Hintli geniş aileyi gördüm” diye yazmıştı. “İngiliz arkadaşlarımın hiçbir fikri olmadığı Hindistan’daki hayatım hakkında Shakespeare bir şekilde hayatımın bir kısmını tanıyordu.

Kral Lear onun Hindistan’ın bölünmesi hakkında düşünmesine yardımcı oldu. Taneja, BBC Kültür’e şöyle bir açıklama yaptı: “Kimse okulda bundan bahsetmemişti ancak kesinlikle bizi bu ülkeye getiren büyük bir hikâye vardı, burada doğmamın nedeni buydu ve sonra aniden karşıma çıktı, her şeyde Shakespeare vardı. Bu, iç savaşa yol açan bölünmenin hikayesi, aile namusu ve görevi için iyi performans göstermeye zorlanan kızların hikayesi. Ki bu durum ikinci nesil göçmen kadınların yaşadığı durumdur.

“Edebiyat, kalıpların nasıl tekrarlandığı hakkında düşünmemizi sağlayabilir … kuşak hasarı, tersine çevirmek için çok çalışmak zorunda olduğumuz bir şeydir,” diyor Taneja

Kral Lear’ı bir dilenciye, söz dinleyen kızlarını birer haine, vefalı kızını bir sürgüne, yasal oğlunu gayrimeşruya-gayrimeşru oğlunu yasal oğlu haline dönüştürmesiyle oyun, sabit kimlik kanılarını darmadağın ediyor. Taneja, “Neredeyse her karakterin kendi kendine bir ötekilik konumuna dönüştüğü bir özellik var” diyor. “Herkesin içinde bir değişme oluyor. Bu oyun gerçekten kendine yabancılaşma ve kendi içindeki ‘öteki’nin keşfiyle ilgilidir; bu iki tarafı nasıl uzlaştıracağımızla, hepimizin aslında melez olduğu gerçeğini nasıl dile getireceğimizle ve toplumun sabit bir şey olmadığıyla ilgilidir.” 

Bloom bu söyledikleriyle şu noktaya değindi; “Shakespeare bizi daha iyi hale getirmeyecek ve bizi daha da kötüleştirmeyecek, ama kendimizle konuştuğumuzda kendimize kulak vermemizi sağlayabilir. Bize başkalarında olduğu gibi değişimin nasıl olabileceğini ve belki de değişimin son şeklini öğretebilir.” Başkalarının bakış açılarından neye benzediklerini ölçen ve ardından davranışlarını buna göre uyarlayan karakterlerle, oyunların kendini gözden geçirme sürecini ortaya koyduğuna inanıyor. “Kendi kendine nefes alarak ve sonra değişme isteğiyle değişme yeteneği.

Karanlıktaki ışık

Karakterlerle özdeşleşmenin yanı sıra insanların bizden ne kadar farklı olduğunu düşünmeye çalışıyoruz. Taneja “okulda tanıştırıldığım genel ölçüt ki buna Philip Larkin ve JM Coetzee de dahil, tüm bu erkekler erillik üzerine ve çok özel bir bakış açısıyla toplum hakkında yazıyorlar” diyor. ‘Bana öğrendiklerimin nasıl göründüğünü hissettirdi. Konuştuğum erkek karakterlerin, ben ve benim ait olduğum başkalarının dünyası hakkında düşündüğü şey budur. İçinde pek çok ‘kavrama’ vardı ki Coetzee benim favori yazarlarımdan biri çünkü çalışmaları çok keskin; bu, bana belli bir ataerkil erilliğin, beni dünyada nasıl gördüğünü öğretme şekliydi.

Manguel’e göre, “kim olduğumuzu bulma arayışı… bir şekilde, başkalarının öykülerinden aldığımız keyifle orantılıdır.”

Hikaye anlatımının empati geliştirmede evrimsel bir rolü vardır. Atticus Finch’in ‘Alaycı Kuşu Öldürmek’te dediği gibi, “Bir insanı, onun vücuduna bürünüp, etrafta dolaşıp, bazı şeylere onun bakış açısından bakana kadar asla anlayamazsınız.  Okumak bizi başkalarını karikatürize etmememizi sağlar.” “Başkalarının her zaman bir gizem olduğunu ve basitçe tanımlamanın bizi hiçbir yere götürmediğini bilinçsizce kabul etmeye başlarız” diyor Yunan yazar Amanda Michalopoulou. “Edebiyat, biçimsiz korkuyu ve merhameti bireyselliğe dönüştürür. Bize başkalarının göründüğü gibi olmadığını söyler.

Kurgu bizi de rahatsız edici pozisyonlara yerleştirebilir. BBC Kültür’ün Dünyayı Şekillendiren Hikâyeler’inde, yazar Colm Tóibin şunu savunmuştur: “Kötülüğü göstermeli ki bilinsin.” Oresteia’daki Clytemnestra davasını örneklendirerek şunu der: “Size bir zamanlar iyi olan birisini göstermeliyim… ne kadar kolay bozulabildiğini, nasıl bir canavara dönüşebildiğini…
Kocası Agamemnon’u öldürmeye gelene kadar onu destekliyorsunuz. ‘Bunu yapmanı istiyorum’ diye düşünüyorsunuz. Okuyucunun hayal gücünü, okuyucuların gitmek istemedikleri alanlara itiyorsunuz.”

Ve öyküler, insanların ne  apaçık “iyi” ne de “kötü” olduklarını gösterdiği gibi, bize aynı zamanda ne kadar hızlı değiştiğimizi de hatırlatıyor. Manguel, “Okumalarımız asla mutlak değildir: edebiyat dogmatik eğilimlere izin vermez” diye yazıyor. “Bunun yerine, bağlılıkları değiştiriyoruz… Bugün kendimizi Cordelia’da buluruz, yarın Goneril’i arayabiliriz ve gelecek günlerde, Lear’la akıl almaz, aptal, sevecen yaşlı bir adam olabiliriz. Bu ruhların göçü edebiyatın mütevazı mucizesidir.

Belki de en önemlisi, okumak hepimizin sahip olduğu bir duyguyu yeniden onaylayabilir. Biz insanlar andan ana değişiyoruz. Caterpillar’ın  ‘Sen kimsin? sorusuna yanıt olarak Alice; ‘Efendim, şu an bilemiyorum. En azından bu sabah kalktığımda kim olduğumu biliyordum ama sanırım o zamandan beri birkaç kez değişmiş olmalıyım.’ diye cevap verir.

Yazan: Fiona Macdonald
Çeviren: Elif Kaya
Kaynak: bbc

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.