Mart ayında İngiltere’den bilmediğim bir numaradan çağrı aldım. Bir toplantıya geç kalmıştım ve aceleyle kapıdan çıkmak üzereydim. Uluslararası bir istenmeyen çağrıya cevap vermekle karşılaşabileceğim aşırı yüksek faturayı unutarak ani bir kararla telefonu açtım. Tedirgin bir şekilde “Merhaba” dedim; “Jessica, ben Terry Eagleton” diye cevapladı karşıdaki ses. Altı hafta önce kendisini bu mülakat serisine davet eden el yazısı ile hazırlanmış bir mektup yollamıştım (kendini Luddit (1) olarak ilan etmesi ve e-posta kullanmaması sebebiyle), ancak cevap vermesini beklemiyordum.

Sohbetimiz Derrida ve Foucault’nun anlam dünyası, altmışlı ve yetmişli yılların politik ortamı, teorinin ve kamusal alandaki yazıların değerinin azalması konuları etrafında dolandı. Sohbetimizde şakalar ve kahkahalar eksik olmadı. Farklı yazım biçimleri deneme konusunda cesaretlenerek ayrıldım yanından. Yazar olarak geliştirmemiz gereken en önemli alışkanlıklardan birinin görüşlerimize karşı olanların argümanlarına hakkaniyetle yaklaşmak olduğuna ikna oldum. Tabi ki bu, didişmeyi bırakacağımız anlamına gelmez.

Marksist edebiyat eleştirmeni Eagleton London Review of Books dergisi için seksen makale kaleme aldı, ellinin üzerinde kitabı yayınlandı, dört kitabı daha var yayına hazırlanan. 750 bin adedin üzerinde satış yapan Edebiyat Kuramı adlı eseri akademik camiada da en çok satan kitap oldu. Independent gazetesinin kendisini “İngiltere’nin en etkili akademik eleştirmeni olarak F.R Leavis’in yerini alan insan” olarak nitelendirmesine şaşmamak gerek. Tüm çalışmalarının ortak noktasının “Edebiyatın anlamı nedir” sorusu olduğu görüşmemizde doğrulanmış oldu. Aşağıda okuduğunuz görüşmeleri mart ve nisan aylarında telefonla gerçekleştirdik.

Jessica Swoboda: 2013 yılında Luminary dergisine verdiğiniz mülakatta size “sosyal ve ekonomik gelişmeler karşısında eleştirinin rolü nedir?” sorusu yöneltilmişti. Ben de bununla bağlantılı bir soru sormak istiyorum: “Sizce edebiyat eleştirisinin amacı nedir?”

Terry Eagleton: Materyalistlerin sürekli olarak akıllarında tutmaları gereken şey edebiyat eleştirisinin önemsiz olmadığı fakat merkezi bir öneme de sahip olmadığıdır. Fikirler bizi kurtarmaz ya da temelden dönüştürmez bile. Eleştiri bu düzeyde kaldığı sürece gücü oldukça sınırlıdır.

Ayrıca edebiyat eleştirisinin politik yanılsamalarla ilgilenmemesi gerektiğini düşünüyorum. Sol, yükselmekte olduğu 70’li yıllarda muhtemelen edebiyat eleştirisinin eylemsel gücüne ilişkin yanılsamalara sahipti. Fakat, edebiyat eleştirmenleri pek de politik insanlar değildir. Elbette hem edebiyat eleştirmeni hem de politik olabilirler. Ancak sendikacıları düşünün, onlar profesyonel işleri gereği politiklerdir. Edebiyat eleştirmenleri ise sadece ılımlı bir rol oynayabilirler.

Bununla birlikte edebiyat eleştirmenlerinin, muhafazakâr bir yaklaşımla, bir açıdan dil muhafızları olduklarını söyleyebilirsiniz. Edward Said, Susan Sontag ve Raymond Williams gibi ahlakçı oldukları ölçüde eleştirel tutum sergilemeyen insanların yer aldığı bir geleneğin varlığını düşünüyorum. Ahlakçı kelimesinin günümüzde biraz alaycı bir bağlamda olumsuz bir tınısı var. Raymond Williams’ın Kültür ve Toplum adlı eserinden aktarılan ve dar anlamda edebi veya felsefi olmayan belli bir söylemle ilgileniyorum. Fakat söz konusu olan yine de temel sorular yöneltebileceğimiz bir dil. Sıklıkla bu dili kullanmış olanlar, felsefe ve teolojinin yerini alan ve bu soruların geleneksel olarak ortaya atıldığı ahlaki dil olarak adlandırılabilecek dili sıklıkla kullanmış ve söz konusu soruları en etkili yoldan sormuş kişiler çoğunlukla edebiyat eleştirisi alanında çalışanlardır.

Cambridge eleştiri okuluna (I. A. Richards, F. R. Leavis, William Empson, Raymond Williams) ilişkin bir çalışma olan ve yakında çıkacak Critical Revolutionaries adlı kitabımda dildeki değersizleşmenin, kültürün bütünündeki değersizleşmeyle derinden bağlantılı olduğunu anlatıyorum. Williams’a gelene kadar insanlar kapitalizmi bu bağlamda kullanmak konusunda gönülsüzdüler. Ticari tutum ya da her neyse öyle adlandırılıyordu. Öte yandan bence bu durum, edebiyat eleştirisi, kültür ve toplum arasında çağımıza özgü olmayan bir politik bağlantı noktası bulunduğunu göstermekte. Söylediğim gibi Cambridge’li akademisyenler tarafından oluşturulan ve günümüzde unutulma tehlikesi ile karşı karşıya olan bir gelenek bu. Edebiyat eleştirmenleri olarak bu geleneği canlandırmak bize düşüyor.

JS: Bu geleneğin canlandırılması, önümüzdeki on yılda mesela, edebiyat çalışmalarında görmek istediğiniz bir şey mi?

TE: İçinde bulunduğumuz çağın farklılığına uygun hale gelmesi için tamamen dönüştürülmesi gerekecek. Fakat ciddi analizlere olan ilgisinin bizim de ilgi alanımızda olması gerekir.

JS: London Review of Books dergisi için seksen adet makale kaleme aldınız. Bu tarz mecralarda yazmanın değeri nedir sizce?

TE: Yakınlarda Unherd adlı bir web sitesinde yazmaya başladım. Teknoloji hakkında hiçbir bilgim de yok. Hayatımda bir kere bile e-mail göndermedim. Benim gibileri sergi alanına koymalılar ki insanlar gelsin ve gerçek olup olmadığımı anlamak için dürtsünler.

Cuma günü kaosu hakkında üç bin kelime yazmamın söylenmesi fikrini seviyorum. Akademisyenler normalde bundan hiç hoşlanmaz. Çoğu akademisyen cuma gününe kadar sandalyesinden bile kalkamaz! Bu tip mecralarda yazmayı değerli buluyorum çünkü daha geniş bir kitlenin parçası olduğunuz anlamına geliyor. Yazdıklarınızı onların hizmetine veriyorsunuz. Yazmanın bir işlevi oluyor. Üstelik bu, edebiyat eleştirisini temel alarak kamusal alana taşımanın da bir yolu. İktidara karşı hakikati konuşmak klişesini akla getiriyor. Noam Chomsky iktidar zaten hakikati bilir der. İktidarın kendi kendini kandıran bir şey olduğunu düşünecek kadar yüce gönüllü de olmayalım. Chomsky, hakikate ihtiyacı olanların iktidardakiler değil iktidarda olmayanlar olduğunu da belirtir. İktidarda olmayanlara hakikati söylemek ise farklı bir önermedir. Radikal kamusal entelektüel geleneğin yapmaya çalıştığı da budur.

Akademisyenle entelektüel arasında iki önemli fark olduğunu düşünüyorum. Bunlardan bir tanesi akademisyenler oldukça dar bir uzmanlık alanında çalışırken entelektüeller farklı alanlarda çalışırlar. Bununla bağlantılı olduğunu düşündüğüm ikinci fark, entelektüellerin akademisyenlerden daha fazla kültürün tamamına hitap etmeye çabaladıklarıdır. Çoğu akademisyen fikirleri popülerleştirmeyle ilgilenmez.

Bu durum elbette – özellikle ABD’de – mesleki kısıtlamalarla ilgili. Bilirsin, üniversitede kadro alman falan gerekir. Ömrümü geçirdiğim Oxbridge sistemi Amerikan sistemine göre kesinlikle daha gevşek. Üstelik benim artık popülerleştirme hakkım da var. Daha fazla kitap yazmak zorunda değilim. Sürüsünü yazdım zaten.

Özellikle sol kesim açısından, sadece kendinize benzeyen az sayıda insanla bağlantı kurabileceğiniz bir söylemle uğraşmanın vahim olduğunu düşünüyorum. Entelektüelin önemli bir görevi akademi ile geniş halk kesimleri arasında aracılık etmektir. Yazar olarak biraz bukalemun olmanız gerektiği anlamına gelir bu. Toplumsal bir birey olarak bukalemun olabildiğimi düşünüyorum. Farklı durumlara ve kitlelere uyum sağlamalısınız. Akademisyenler bunu yapabilecek eğitime sahip değiller.

JS: Kariyeriniz süresince bilim insanlarının halkla ilişkileri sizce nasıl değişti?

TE: İngiltere’deki değişimi düşününce Cambridge’de tıfıl bir öğretim görevlisiyken [gülüyor] gayet güzel bir işti. Keyif vericiydi. Şimdi ise genç akademisyenlerin yaklaşık yarısı ayrılmak istiyor çünkü sistem çok fazla yönetimin güdümünde. Ben Oxford’dayken yönetim bana karışmazdı. Aynı idari yaklaşım artık yok. Bu çok çirkin ve endişe verici bir durum çünkü üniversite sadece kapitalist ekonominin hizmet noktasına dönüşüyor. İngiltere’de veya Avrupa’nın herhangi bir yerinde edebiyat çalışmalarının tamamen ortadan kalktığı bir ortamı tahayyül etmek bile mümkün. Bu durumun, entelektüel hayatın doğasını etkileyen çok şiddetli bir değişim olduğunu düşünüyorum. Entelektüel çalışmaların araçsallaştırılmasıyla ilgili bir soru bu aslında.

JS: Hayatın Anlamı adlı kitabınızda “Filozofların soruları cevaplamaktansa onları analiz etmeye yönelik sinir bozucu bir huyları var” diye yazmıştınız. Edebiyat çalışmaları yapan bilim adamlarıyla ilgili sizi kızdıran nedir?

TE: Aktör olmak isterdim ancak bir şekilde akademisyen oldum. Derslerimi sahne performansına dönüştürmeye çalışıyorum. Masasında oturan ve bir yandan Bulgarcadan çeviri yaparken diğer yandan ders saatini okuyarak geçiren insanlar beni üzüyor, hatta sinirlendiriyor. ABD’de retorik kapasitesinin yitirilmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkan yazılı metinden bağımsızlaşamamaya yönelik bir yetersizlik. Dersleri bilgi aktarımından ziyade toplumsal bir olay olarak görüyorum.

Birçok Amerikalı akademisyenlerin yüzlerce sayfa not yazması da sinirlendirir beni. Ben yapabildiğim kadar az notla işimi halletmeye çalışırım.  Bu kısmen üşengeçlikle ilgili ancak ağır akademik düzeni sevmemem asıl mesele. Sol görüşlü eleştirmen ve akademisyenlerin akademik düzeni sorgulamamaları da beni gerçekten üzüyor. “Sandviç ve kahve ikramları için eşime teşekkür ederim” notu düşen erkek yazarlar da çok kızdırır beni. Muhtemelen seni de kızdırıyordur.

JS: Evet, gerçekten berbat bir durum. Bahsettiğiniz aktörlük deneyiminin yazma konusunda ve çeşitli düzyazı tarzlarını edinme konusunda size yardım ettiğini düşünüyor musunuz?

TE: Evet, hakikaten de öyle. İzleyicilerin varlığına ilişkin farkındalık yaratıyor. Belli bir kitle için belli bir tarzda yazdığınızın fakında oluyorsunuz. Yazmaya başladığımda yazılarımı “GEE” olarak adlandırıyordum: “Genç Erkek Entelektüel”. Hepsi yüksek perdeden yazılar. Sonra çeşitli sebeplerle kendi sesime kavuştum. Bu uzun zaman aldı ancak daha rahat olmaya, daha fazla denemeye başladım ve kendi özümü keşfettim. Bununla birlikte akademik yazma biçimlerini, alışkanlıklarını ve tarzlarının birçoğunu unutmam gerekti. Aynı zamanda akademinin sınırlarının içinde de kalmam gerekiyordu. Evet, bunun oyunculukla pekâlâ bir ilgisi var: Karşınızda kimse yokmuşçasına yazmaktan ziyade doğru sesi ve tonu bulabilmek. Önemli keşiflerimden biri de çalışmalarımda mizaha nasıl başvuracağımı bulmaktı.

JS: Özellikle yeni başladığınızda ve isim yapmaya çalıştığınızda bahsettiğiniz akademik yapılar bazen kapana kısılmış hissettiriyor.

TE: Evet, kesinlikle öyle. Sizin yaşlarınızdayken çok sınırlandırılmıştım. Ama ileriki yaşlarımda fazlaca üslupçu oldum. İki hafta boyunca yazdıklarına bakıp, bir noktalı virgül ekleyip sonra onu da silen James Joyce gibi olmasa da heykeltıraş edasıyla uğraşırım yazıyla. O kadar da takıntılı değilim.

Her zaman böyle değildim. Eskiden bir seferde doğrusunu yazardım. Teknolojiye karşı olan nevrotik isteksizliğimden ötürü herkes bilgisayara geçmişken, ben daktilo kullanmaya devam ediyorum. İnsanlar bana hep yazdıklarımı nasıl düzelttiğimi sorar. Ben de cevap olarak “Düzeltmek mi? Düzeltmekten kastınız nedir?” derim. Bu tabi ki onları daha çok sinirlendirir. İnsanları kızdırmayı severim. Sonuçta bu benim mesleki görevim, değil mi?

JS: Rita Felski’nin Eleştirinin Sınırları kitabı üzerine yazdığınız incelemede şunları söylemiştiniz: “Edebiyat çalışmaları ABD’de çoğu yere göre çok daha profesyonel yapılıyor. Bunun bir sebebi Amerikalı eleştirmenler jargon olarak da bilinen, özel deyimler geliştirmeye meraklı. Felski’nin kolay okunabilir metinleri bu bağlamda önemli, çünkü kendisi Virginia Üniversitesinde profesör olmasına rağmen kökeni itibariyle Orta İngiltere’den. Amerikalı akademisyenlerin eleştirdiğiniz düzyazı tiplerine ilişkin eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

TE: ABD’de günümüzdeki problem, gelişmekte olan yeni dile ilişkin. Bu dil jargon yüklü olmadığı gibi halka yakın ve popülist görünen bir dil de değil. Zarif fakat basit bir dile ihtiyaç var. Kolay anlaşılır olmak, düz bir anlatıma sahip olmak anlamına gelmez. Olanı olduğu şekliyle ifade etmeye dönük Amerikan Püriten geleneği (2) ile bu tarz ifadeye karşı ortaya çıkan tepkinin etkileri olarak düşünülebilir. Böylece ya çok düz bir anlatım ya da çok üstü kapalı anlatım kullanılıyor.

JS: İnsanların aklına açıklık deyince neden basitlik veya zayıf fikirler geldiğini anlayamıyorum.  Bana kalırsa en açık anlatıma sahip yazarlar entelektüel açıdan en zengin fikirlere de sahipler. Bu tarzda yazıları okumak kesinlikle daha keyifli.

TE: Evet, kesinlikle öyle. Bu konuda Freud iyi bir örnek. Yazım tarzından ötürü değil ama fikirlerinden ötürü zor okunur. Gösterenin üstü kapalılık düzeyiyle gösterilenin üstü kapalılık düzeyi arasındaki farklılık bu aslında. İçerdiği fikirler nedeniyle zor okunan metinler var. Fakat bu zorluk, metnin diline anlaşılmazlık olarak yansımak zorunda değil. Bir diğer örnek Marx’tır. Çok akıcı şekilde yazar fakat fikirleri çoğunlukla zordur. Haklısınız. Açık anlatım hakkında insanların, bu tarz yazımın basit veya entelektüel açıdan basite indirgenmiş olduğunu düşündükleri için bir sevmeme durumları ve şüpheleri var. Tabi ki durum bu değil.

JS: Beğendiğiniz eleştirmenler kimler?

TE: Fredric Jameson’ın entelektüel açıdan en tutkulu edebiyat eleştirmeni olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte kendisi Edward Said gibi kamusal entelektüel değil. Çalışma alanı geniş ve üstelik fikirlerinden dönmüş de değil. Genç militan bir radikalin uysal yaşlı bir muhafazakara dönüşmesini görmekten daha iç karartıcı bir şey olmayacağını kastediyorum. New Left Review dergisinin editörü olan Perry Anderson’ı da beğenirim.

Bununla birlikte kültür teorisinin devlerinin çok gerimizde olduğunu düşünüyorum. Foucault ve Derrida kadar büyük etkileri olan insanları takip eden bir nesil yok. Teorinin yükselişi ve düşüşüyle bağlantılı olan solun kaderiyle de kısmen ilgili. 1960’lı yıllar ile 70’lerin başında teori yükselişteydi. O zamanlar sol son kez olarak egemendi. Elli yıl önceden bahsediyoruz. Sol uzun süredir mağlup.

Teorinin önemini kaybetmesi 1980’li yılların ortalarında politik solunda zayıflamasıyla bağlantılı. O zamandan itibaren seçkin düşünür jenerasyonunun etkileri azaldı çünkü öğrenciler siyasi tarihle ilgili çok az şey hatırlıyor. Önceden belli bir politik geçmişi ve deneyimi paylaştığımız varsayılırdı. Bu artık geçerli değil ve yerine neyin geçeceğinden emin değilim.

JS: Derrida-Foucault jenerasyonunun kamuoyu üzerinde etkileri oldu mu? 

TE: Onların jenerasyonu politikti ve popüler kültüre çok az ilgileri vardı. Onlardan sonra postmodernizm ortaya çıktı. Postmodernizmin popüler kültüre yönelik büyük ilgisi var ama teorik açıdan tam bir keşmekeş.

JS: Kariyerinizde çok fazla eleştiriye katlandınız. Ancak sizin yazılarınız da oldukça sert ve insanları tetikleyecek cinsten. Bu yolu takip etmiş olmaktan memnun musunuz?

TE: Evet, ben sert olabiliyorum ve insanlar da bana karşı sertleşiyorlar. Ve uzlaşılmış limitler çerçevesinde bu kabul edilebilir. Duke Üniversitesi’nde insanları sinirlendirecek bir konuşma yapıyordum. Konuşma bittiğinde Stanley Fish omuzumdan tuttu ve “Haklısın, Terry. Asla taviz verme.” dedi. Bir anlamda haklıydı. Neden yumruklarınızı indiresiniz? Yine de karşıt görüşlülerin argümanlarına hakkaniyetle yaklaşmak zorundasınız. Karşıtlarınıza verebileceğiniz her şeyi vermeli, onlardan da alabileceğiniz her şeyi almalısınız. Bu, sizin olumsuz eleştirilerinizi daha ikna edici kılacaktır.

Dipnotlar:

1) 19.yüzyılda İngiltere’de tekstil makinelerinin üretimde kullanılmasıyla işsiz kalacaklarından endişe ederek makineleri kıran tekstil işçilerini ifade eden Luddit kelimesi zamanla teknoloji, yenilik ve inovasyon karşıtı anlamında kullanılır olmuştur.

Luddite | English rebel | Britannica

Luddite | meaning in the Cambridge English Dictionary

2) Amerikan Püriten geleneği edebiyatta gerçekçiliği benimsemiş ve doğrudan anlatım üslubunu kullanmayı tercih etmiştir. Bkz 1. Bkz 2.

©® Düşünbil (2022)

Söyleşi: Jessica Swoboda
Çeviren: Mehmet Başoğlu
Çeviri Editörü: Onur Demir
Kaynak: thepointmag

Please complete the required fields.