Hayatın anlamı nedir?

Bu, şimdiye kadar birinin sorduğu en büyük soru olmakla beraber bu sorunun kolay bir cevabı yoktur. Tam da şu an ve burada olan bu hayatın, sahip olduğumuz tek şey olduğu ihtimalini değerlendirdiğimiz vakit, bu soruyu cevaplamak daha da zorlaşıyor.  Cennet ve cehennem yok, ahiret yok, öldükten sonra hiçbir türde bir bilinç yok. Varoluşa fırlatılıyoruz, bir süreliğine yaşıyoruz ve sonra var-olmayışa geçiyoruz.

Bütün bunlar doğruysa zamanımızı nasıl değerlendirmeliyiz? Neyi umursamalıyız? Ve en önemlisi, birbirimize ne borçluyuz?

Yale Üniversitesi filozofu Martin Hägglund’un yeni kitabı This Life [Bu Hayat], bütün bu soruları ve daha fazlasını ele almanın her nasılsa bir yolunu buluyor. Hägglund’a göre en iyi dini ve felsefi gelenekler, gerçekten peşinde olduğumuz en yüksek iyinin, birlikte paylaştığımız bu hayat olduğunun farkındalığına örtük biçimde sahipler. Bu da anlam ve bağlılıkla ilgili, bu hakikati göz önünde bulundurarak düşünmemiz gerektiği anlamına geliyor.

Hägglund’un bu çıkış noktası, onu dini ve siyasi fikirlerin tarihine, ardından kapitalizme ve kapitalizmin altında yatan değer yargılarının köklü bir eleştirisine götürüyor. Nihayetinde Hägglund, sosyalizmin bir biçiminin, insan varoluşunu ciddiye alan tek siyasi proje olduğunu savunuyor. Bu durum, çatısı altında emeğimizi ve zamanımızı kâr elde etmek ve hayatta kalmak uğruna satmaya mecbur olduğumuz kapitalizmin aksine sosyalizmin bizlere, kendimizi yalnızca bizi gerçekten ilgilendiren projelere adama imkânı sunmasından kaynaklanıyor.

Aşağıdaki pasaj, Hägglund ile The Ezra Klein Show’da gerçekleştirdiğimiz çok daha kapsamlı bir sohbetin bölümüdür.

Sean Illing: “Zamanımızı nasıl değerlendirmeliyiz?” sorusu, niye insanların sorabileceği en önemli sorudur?

Martin Hägglund: Çünkü bu soru, sorabileceğimiz bütün diğer soruların altını çizip onlara nüfuz etmektedir. Kendimizi adadığımız hiçbir şey, zamanımızı nasıl değerlendirmemiz gerektiği düşüncesinden ve önceliklerimizden ayrı değerlendirilemez. Bir şeylere verdiğimiz değeri, onlara vaktimizi ayırarak gösteririz ve kuşkusuz ki bazen yanılmış olduğumuzu, o şeyin aslında vaktimize değmediğini yani zamanımızı israf etmiş olduğumuzu fark ederiz. Fakat tüm bunlar yalnızca göstermektedir ki değer ve kıymet ile ilgili sorulabilecek her soru bizi şu diğer soruya, neyin vaktimize değer olduğu sorusuna geri götürür.

Sean Illing: Zamana odaklanmanızın bir sebebi de ölümün, kurmak istediğiniz argümanda büyük bir yerinin olmasıdır. Çoğu insan, hatta çoğu ateist, eğer var olsaydı cennetin çok güzel olacağını söylerken siz bu fikre karşı çıkıyorsunuz. Pek olası olmasa da ölümden sonra bir hayatın olması ihtimali niye kötü?

Martin Hägglund: Ölümün bir lütuf olduğunu düşünmüyorum, hayatın bir lütuf olduğunu düşünüyorum. Ölmek istemiyorum ama yalnızca ölümlü olmaktan ötürü, bir başka deyişle ölme riskini taşıdığımız için bir şeyler önem taşıyabilir. Dolayısıyla cennet, ebediyet ya da Nirvana gibi fikirlerin arzulanabilir olduğunu düşünmüyorum çünkü bunları arzulamak tam da ölümle aynı şey olurdu. Anlamlı olan her hayatta, o hayatın kaybedilebileceği gerçeği içkin olarak yatar.

Sean Illing: Bu argümanı tersine döndüremez miydik: Eğer ölüm bir sonsa niye herhangi bir şeyin önemi olsun? Ölümün hayatı daha da kutsal kıldığı konusunda sana katılıyorum ama birinin o sonsuz uçuruma bakıp da hayatı niye katlanılmaz bulabileceğini de anlıyorum.

Martin Hägglund: Tabii ki öyle, bu tarz hisleri ve eğilimleri de yadsımıyorum.

Senin az önce bahsettiğin mesele çok benzer varoluşsal bir düşünce biçiminde mevcut: “Her şeyin kaybolacağı fikrine kafa yorduğumda umutsuzluğa düşüyorum.” Ama ilginçtir ki ölme ihtimalinin umutsuzluğu, ölünce kaybedilecek şeyin –yani hayatınızın– önemine olan inancınız olmadan olamazdı bile.

Dolayısıyla vurgulamaya çalıştığım ayrım, ölüm ihtimalini korkunç kılan ölmemeye duyulan arzunun, ebediyete duyulan arzudan değil de yaşama devam etme arzusundan kaynaklanmasıdır. Böylelikle bu ebediyet güdüsü, daha doğru şekilde yaşamı devam ettirme ve sürdürme isteği olarak yani yalnızca daha uzun yaşamak değil de daha iyi ve bütünlüklü yaşama isteği olarak anlaşılabilir.

Sean Illing: Burada ilginç bir paradoks yatıyor. Yaşama, kendi biçimini ve anlamını verenin ölüm olduğu konusunda haklıysan –ki bence haklısın– o zaman niye ölüm neredeyse herkesin hakkında düşünmeyi reddettiği bir konu? Çoğu insan hayatını, sanki sonsuza kadar sürecekmiş gibi yaşıyor, bu da çoğu şeyi kanıksamak demek. Zamanımızı harcadığımız şeyler ve dikkatimizi verme şeklimiz, bir gün bütün bunların biteceği gerçeği göz önünde bulundurulduğunda tuhaf kaçıyor.

Bütün bunları nasıl anlamlandırıyorsunuz?

Martin Hägglund: Ölümün hayata anlam verdiğini söylemiyorum, yalnızca ölümden dolayı hayatımızın gerçekten anlamlı olup olmadığı sorusunun bizi kuşatabileceğini söylüyorum. “Hayatımı harcıyor muyum?” ya da “Hayatım değerli veya iyi mi?” gibi sorular zorunlu olarak ölümle ilgili çünkü diğer türlü bu soruların hiçbir önemi zaten olmazdı.

Sean Illing: Sizce ebediyet ve ahiret gibi dini inançlar, bu hayatı geliştirmek için insanları şimdi yapılması gerekenleri yapmaktan alıkoyuyor mu?

Martin Hägglund: Bu noktada dikkatli olmak isterim çünkü insanlar dini inanç ve bağlılıklarından şüphe götürmez bir şekilde anlam ve amaç ediniyorlar. Ancak burada sormaya çalıştığım büyük soru, birlikte sürdürdüğümüz yaşamımızı olabilecek en yüksek iyi olarak tanıyabilmemiz için neyin gerektiğidir. Kitapta tartıştığım üzere, esas önemli olan bu hayatta birbirimize nasıl davrandığımızdır, olabilecek en yüksek iyi ise birlikte inşa ettiğimiz topluluklar ve birbirimizi tanıyıp gözetme biçimlerimizdir.

Birçok dini gelenekle ilgili sıkıntı; en iyinin, birlikte sürdürdüğümüz bu kırılgan hayatımız değil, onu aşan bir varlık konumunda olduğunu düşünmeleridir.

Bu geleneklerle ilgili en iyi içgörü ve pratikleri, seküler terimlerle düşünürsek daha iyi anlayabiliriz ve bu terimleri tamamen geliştirirsek en yüksek iyinin, birlikte paylaştığımız bu hayat olduğunu fark etmemizi sağlayacak kaynaklar geliştirebiliriz. Anlam ve bağlılıklarımızı da bu doğrultuda düşünmeliyiz. Peki bu doğrultuda sevgi nerede? Aramızda. Sorumluluk nerede? Aramızda. Bu dikey değil, yatay bir doğrultudur.

Sean Illing: Aslında kitabınızda daha da ileri gidiyorsunuz ve özgürlüğe dair seküler bir anlayış olmadan ahlaki sorumluluğun mümkün olmadığını söylüyorsunuz.

Martin Hägglund: Benim seküler inanç diye bahsettiğim, herkesin örtük olarak pratikte paylaştığı bir şeydir. Ahlaki sorumluluğa dair bu temel kavramlar, yani altın kural, sadece bahsettiğim seküler inanç ile anlaşılabilir çünkü seküler inanç, kişinin kendisinin ve diğerlerinin kendi içinde bir amaç olduğuna inanmayı şart koşuyor. Öyle ki başkalarına kendi içinde bir amaç olarak davranılmalı; bu, sorumluluk almak için zorunlu bir koşuldur.

Fakat aynı zamanda bu, başkalarının sonlu ve kırılgan olduğunu anlamamız gerektiği anlamına da geliyor çünkü eğer öyle olmasalardı başkalarına nasıl davrandığımız da bu kadar derin, köklü ve geri alınamaz bir önem arz etmezdi. Böylece sorumluluk ve umursama güdümüzün, kendimizi ve başkalarını anlama biçimimize zaten içkin olduğunu düşünüyorum. Bu noktayı belirginleştirmek istedim.

Sean Illing: Siz, Tanrı’nın olmadığını kanıtlamanın veya –büyük harfle başlayan– Aklın galibi olmanın peşinde değilsiniz. Siz, her iyi niyetli dindar kişinin, o kişi her ne kadar kendini o şekilde tanımasa da aslında seküler bir hümanist olduğunu söylüyorsunuz. Kitabınızı okuyan dindar birinin iyi niyetiyle ne bulmasını istiyorsunuz?

Martin Hägglund: Öncelikle kitapta ne yaptığımı düşünmeyi kolaylaştırması adına, Karl Marx’ın din anlayışını derinleştirdiğimi belirtmek isterim. Marx’ın karşısına çıkan soru şuydu: “Niye ebediyete ve cennete dair çeşitli dini fikirlerimiz var?” Verdiği cevap ise fiili tarihsel yaşam biçimimizin hem tatmin edici olmadığı hem de olması gerektiği gibi olmadığı yönündeydi. Ancak eğer tatmin edici bir sosyal hayata sahip olsaydık yaşadığımız o kırılgan sosyal tarihsel hayatımızın ötesini ilgilendiren dini fikirler de yitip giderdi.

Bence bu haklı bir argüman ama Marx niçin haklı olduğuna dair bir açıklama geliştirmiyor. Marx’ın argümanını temellendirmek adına, bu hayatın ötesinde bir hayat arayışımızın ardında insanın sonlu, kırılgan ve savunmasız olmasının kendi içinde tatminsiz bir durum olduğu şeklindeki dini fikre karşı gelinmesi gerekiyor. Dini kavrayışa göre, birlikte paylaştığımız hayat, ne kadar özgür ve tatmin edici olursa olsun sonsuz bir sükûnet için –ki bu, nirvanaya özgü boşluk ve durağanlık hali veya cennetin ahengi olabilir– her zaman bu hayatın ötesinde bir şeylere özlem duyacağız.

Göstermeye çalıştığım bir diğer şey de ebedi hayata dair bu imgelemlerin, hayatımıza yön veren arzu ve bağlılıklarımızı gerçekleştirmek konusunda yetersiz kaldığıdır. Dolayısıyla sosyal koşullarımızı dönüştürürsek ebediyete dair dini inançlarımızı bırakabileceğimiz ve birlikte sahip olduğumuz hayatın zaten olabilecek en yüksek iyi olduğunu fark edebileceğimiz şeklindeki argümanım, Marx’ın savına zemin oluşturuyor.

Sean Illing: Kapitalizm, zamana birinin karşılığında ücret ödemesi gerektiği anlamında değer verir ancak zamanı hayatta kalmaya ve paraya bağlı olmayacak biçimlerde kullanma yetisine değer vermez. Her şey zenginlik, kâr ve mülkiyete dahildir ve bir insan neye sahip olduğuyla, neyin mülkiyetini elinde bulundurduğuyla tanımlanır. Bu; olabilecek, ruhsal olarak hayal edebildiğim en yoksunlaştırılmış varoluş biçimidir.

Martin Hägglund: Evet ama Marx’a dair şunu da atlamamak gerekir ki Marx, kapitalizme ne kadar eleştirel yaklaşsa ve aşılması gerektiğini düşünse de önceki yaşam biçimleriyle kıyaslandığında bir gelişim olduğunu söyler. Zaman sorunu da bu düşüncesinin merkezinde yatar.

Burada bir çelişki yatar çünkü bir yandan kapitalizm, karşılığında bir ücret ödenmesi gerektiği anlamıyla yani köleleştirmenin aksine, herkesin zamanının değerli olduğunu kabul eden ilk sosyal yaşam biçimidir. Efendinin köleye söylediği, kölenin hiçbir şekilde zamanına sahip olmadığı ve kendisinin hem köleye hem de kölenin zamanına tamamen sahip olduğudur.

Dolayısıyla kapitalizm, minimal olarak da olsa zamanın önemli olduğunu kabul eder. Kapitalist olmasanız ve hiçbir mülk sahibi olmasanız da en azından zamanınıza sahipsiniz. Yani burada negatif bir kabulden söz edilebilir çünkü zamanın değerli olmasının sebebi, onu satın almak için bir ücret ödenmesi gerekmesidir ve bu, kapitalizmin mümkün kıldığı niteliksel bir geçiştir.

Sean Illing: Marx’ın kapitalizm eleştirisinden, niçin kapitalizmin sosyalizm için gerekli bir adım olduğundan ve gerçekten zamanımıza sahip olmak için niye kapitalizmin gözden çıkarılması gerektiğinden biraz daha bahsedebilir misiniz?

Martin Hägglund: Pekâlâ. Marx, herkesin özgürlüğe ve eşitliğe hakkı olduğuna dair fikri nasıl kabul eder hale geldiğimizi sordu. Cevap, kapitalizmin bize bu dili, bu düşünme biçimini vermeye katkı sağladığıydı çünkü emeğimizi piyasada satmaya ve satın almaya yönelik bu üretim biçimi, ırk veya kast sistemine başvurarak meşrulaştırılamazdı.

Ancak burası, Marx’a göre tam olarak da çelişkilerin belirdiği yerdir. Her ne kadar resmi olarak emeğimizi satma hakkımız bağlamında kapitalizm altında eşit olsak da farklı sermaye seviyelerimizden ötürü hala eşit değiliz. Yani minimal anlamda özgürüz çünkü kimse bizi köleleştiremez veya zorla bir şey yaptıramaz ama bu özgürlük yalnızca emeğimizi satıp hayatta kalabilmekle sınırlıdır.

Bu, eski feodal sistemle kıyaslandığında özgürlük ve eşitliğin önemini tesis etmemiz adına bir gelişme olmasına rağmen vadettiği değerleri hiçbir anlamda temin edebilecek bir sistem değildir. Çünkü eğer yeterli sermayeye sahip değilsem zamanımı bana iş verecek ve üretimimin amacını belirleyecek bir kapitaliste satmakla yükümlüyüm.

Ve kapitalist bir üretici olduğunuzda bile “Gerçek bağlılıklarım, değerlerim ve toplumun yararını göz önünde bulundurulduğumda, neyi üretmem en iyisi olur?” sorusunu sormakta pek özgür değilsiniz. Bunun yerine kâr getiren bir üretim yapmalısınız.

Sean Illing: Esas olarak demokratik sosyalizm ve sosyal demokrasi arasında temel bir ayrım var sizin için – niye?

Martin Hägglund: Bunun, kapitalizm eleştirimizin derinliğiyle ve eleştirinin refahın nasıl dağıtıldığıyla sınırlı olup olmadığı ya da daha temel olarak refahın kapitalizm altında nasıl üretildiği sorusunu sorup sormadığıyla ilgisi vardır. Bizim ihtiyacımız olan, toplumdaki değer anlayışımızın dönüşmesidir. Öyle ki gerçekten üretip çalışmamız, kâr elde etmek adına değil de ortak iyi olarak tanıyabileceğimiz ve onaylayabileceğimiz şey adına olsun.

Yalnızca refahın yeniden dağıtılmasından bahsettiğimiz müddetçe sermayenin üretimine ve kâr üretme önceliğine bağımlı kalırız ki bu da vergilendirip dağıtabileceğimiz sermayeyi oluşturur.

Sean Illing: Çoğu noktada size katılıyorum ama kitabınızın sonuna geldiğimde sıkışmış hissettim. Siz, tüm bu sorunları teşhis ediyorsunuz ve bunlar bana doğru da geliyor. Elimizdeki tek şey, bu hayatımız olmasına rağmen hayatımızın çoğunu anlamsız angaryalara harcıyoruz. Bu da hayatımızın gerçek anlamıyla bizden çalındığı anlamına geliyor. Ancak yine de bu, istediğimiz dünya olmasa da elimizdeki dünyadır; bu mevcut dünyadan sizin hayalinizdeki dünyaya doğru nasıl geçilebileceğini bilmiyorum – sizin bildiğinizden de şüpheliyim.

Martin Hägglund: Şöyle ki Marx gibi ben de yaşam biçimimizde bir çelişki olduğunu göstermeye çalışıyorum ve çelişkinin niçin bir sorun teşkil ettiğini anlamamız gerekiyor ki bu sorunu aşabilelim. Ancak bu geçişin belirsizliği konusunda haklısınız. Kitapta bu soruya bir cevabım varmış gibi yapmıyorum.

Bu tarz kitapların, bu soruya yeni ve daha iyi bir yaklaşım geliştirmek için zemin oluşturduğu görüşündeyim. Çünkü eğer kapitalizmin ne olduğu, nasıl işlediği ve neden özgürlüğümüze düşman olduğuyla ilgili; neden bir devrime ihtiyacımız olduğu ve bu devrimin hangi ilkelerle gerçekleştirilmesi gerektiğiyle ilgili özenli bir açıklamamız yoksa bu dönüşümü sağlama olanağımız da yoktur.

İçinde bulunduğumuz tarihsel anla ilgili ilginç olan nokta, uzun zamandan sonra ilk kez ekonomiyi nasıl düzenlememiz gerektiğine, nasıl yaşamamız ve birlikte çalışmamız gerektiğine dair temel soruların tekrardan kayda değer biçimde gün yüzüne çıkmasıdır. Kapitalizm denen bir şey olduğuna ve bununla ilgili birtakım yanlışlar olduğuna, sosyalizm denen bir şey olduğuna ve buna ihtiyacımız olduğuna dair belli belirsiz bir his var. Ancak kapitalizmden ne kastettiğimize, çelişkilerinin ne olduğuna, sosyalizmden ne kastettiğimize ve bunun niye daha iyi bir yaşam biçimi olduğuna dair çok az belirginlik söz konusu. Bu sorular, kitabımda cevabını verdiğim sorular ve bu cevapların ışığında, bu soruyu takiben bu dönüşümün nasıl mümkün olabileceği sorusuna kapı aralamak istiyorum.

©® Düşünbil (2022)

Yazar: Sean Illing
Çeviren: Şimal Bahat
Çeviri Editörü: Selin Melikler
Kaynak: vox.com

Please complete the required fields.