25 Temmuz 1978 tarihinde İngiltere’nin Oldham şehrindeki bir hastanede doğan bebek hem kamuoyu hem de tıp camiası tarafından yoğun övgü ve endişeyle karşılandı. Dünyanın ilk “tüp bebeği” olarak müjdelenen Louise Brown, petri kabında döllenen yumurta ve spermden üretilen embriyonun ana rahmine aktarılması esasına dayalı çığır açan teknoloji olan IVF (in vitro fertilisation – yapay ortamda döllenme) uygulamasıyla doğdu.

Tüp bebek teknolojisi çocuk sahibi olamayan çiftler için küresel çapta umudu yeşerttiği gibi distopik bir geleceğe ilişkin korkuları da harekete geçirdi. Amerikalı gazeteci ve romancı David Rorvik; 1974 yılında The New York Times gazetesinde yazdığı yazıda, Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya (1932) kitabındaki tüp bebeklerin seri üretimine referansla, ilerleyen zamanlarda ortaya konulacak eleştirilerin şeklini belirlemiş oldu. Endişeli kamuoyu açısından yapay ortamda üretilen insanlara dair görseller çok rahatsız edici bulunmuştu. Rorvik’e göre, Nobel ödüllü biyolog ve DNA molekülün kaşiflerinden biri olan James Watson bile söz konusu teknolojinin “tüm dünyada ahlaki ve siyasi açıdan ortalığı fena halde karıştıracak bir teknoloji olduğunu” ABD Kongresindeki bir alt komisyona söyleyerek IVF uygulamasını eleştirmiştir.

1979 yılında bu endişelere karşı “14 gün kuralı” getirildi. İnsan embriyosunun laboratuvarda 14 günden fazla tutulmasını yasaklayan ahlaki ve yasal ilke kısa bir zaman sonra üreme tıbbında uluslararası kabul görmüş bir düzenleme haline geldi. Fakat günümüzde 14 günlük sürenin uzatılmasına yönelik talepler daha yüksek sesle dile getiriliyor. Geçtiğimiz üç yılda doğum uzmanlarından kanser biyologlarına kadar tıbbın çeşitli alanlarından bilim insanları yasa koyuculara, kuralın gözden geçirilip geçirilmeyeceğini sormaktalar.

Döllenme sonrası yedi güne kadar yapay olarak embriyonun büyümesi nedeniyle, 14 gün kuralı tüp bebek tedavisini doğrudan etkilemese de araştırmacıların, yüzde 70 düzeyindeki başarısızlıkların nedenlerini bulmaya yönelik çalışmalarını olumsuz etkilemektedir. Bu başarısızlıklar ebeveyn adayları üzerinde mali ve duygusal anlamda hatırı sayılır bir yük oluşturmakta. Tüp bebek tedavisi 40 yıldan fazla bir süredir uygulanmasına rağmen başarı oranının hala düşük düzeyde olması gizemini koruyan bir konu.

Üreme uzmanları 14 gün kuralının 28 güne çıkarılmasının, tüp bebek tedavisinde neyin yanlış gittiğini ve neden bazı kadınların olumsuz sonuçlara diğerlerinden daha fazla maruz kaldığını anlama açısından bir imkân ortaya çıkaracağını ileri sürmekteler. 14 günlük sürenin uzatılması, kullanılmamış embriyoların şimdiki gibi ziyan olmalarını izlemeyip, çoğunluğun menfaatleri adına tekrar nasıl kullanıma sokulabileceğine ilişkin araştırma yapma şansı da sunacaktır.

Diğer taraftan bilimsel argümanların, insan embriyosu deneyleri hakkında toplumun çeşitli kesimlerinin taşıdığı sosyal ve ahlaki çekincelerle tartılması gerekir. Pennsylvania’daki Ulusal Katolik Biyoetik Merkezi gibi dini yapılar, embriyonun gebelik başlangıcından itibaren tüm insan haklarına sahip olduğuna inandıklarından ötürü insan embriyosu üzerine yapılan araştırmaların her aşamasına karşı çıkıyorlar. Anketler, bazı insanların bir dereceye kadar embriyo araştırmalarını kabul ettiklerini ancak 14 günlük sürenin embriyonun artık ikiz veya üçüz olarak bölünemeyeceği, kendi başına bir birey haline geldiği eşik olması sebebiyle bu sürenin uzatılmasına karşı çıktıklarını göstermektedir.

Bu tartışmalar sürerken, embriyoları laboratuvar ortamında daha uzun süre canlı tutabilmeyi sağlayan teknolojiler 14 gün kuralı üzerinde baskı kurmakta. Onlarca yıl boyunca bu kural görece akademik bir niteliğe sahipti. Gerçek hayatta embriyoyu insan vücudunun dışında 7 günden fazla canlı tutmak neredeyse imkânsız bir iş olarak değerlendiriliyordu. Fakat bu yaklaşım değişmeye başladı. 2016 yılında hem New York’ta hem de Cambridge’de bilim insanları insan embriyosunu 13 gün laboratuvarda yaşatarak kuralın sınırlarını zorladılar. 2019 yılı Kasım ayında Çin’in Kumming şehrindeki Yunnan Key Laboratory of Primate Biomedical Research adlı laboratuvardaki bir grup bilim insanı, üreme tıbbı alanında tüm dünyada yankılanan, maymun embriyosunu 20 gün süresince büyüttüklerine dair çalışmayı yayınladı.

Bu, embriyo araştırmaları için keşfedilmemiş bir bölgeydi. İnsan embriyosunu daha uzun süre büyüterek cevaplanabilecek sorulara ilişkin cezbedici işaretler sunuyordu. Embriyo gelişiminin en önemli ancak en az bilinen aşaması olan 14 günle 28 gün arası insan gelişimin “kara kutusu” olarak bilinmektedir. Kalp ve sinir sistemi gibi temel organların erken dönem oluşumları bu dönemde başlamakta. Bu dönem aynı zamanda bozuklukların da meydana çıkmaya başladığı dönem. Bu dönemde neyin yanlış gittiğini araştırmak tüp bebek tedavisindeki yüksek başarısızlık oranının nedenlerini ve doğum öncesi yardım alınmayan ancak bilinen gebeliklerdeki yaklaşık yüzde 20 oranındaki düşük vakasının sebeplerini açıklamaya yardımcı olabilecektir.

İnsan embriyosu üzerindeki çalışmaları 14 günlük sürenin ötesine uzatmanın kısırlık tedavisine de etkileri olacaktır. Geçtiğimiz yıllarda bilim insanları hastaların kök hücrelerinden (belli başlı hücre tiplerine dönüşmek üzere henüz farklılaşmış hücreler) yumurta ve sperm hücresi elde etmeyi başardılar. Bu çalışmaların ardında yatan fikir laboratuvarda elde edilen gamet hücrelerinden embriyo üretilmesinin bir gün mümkün olabileceği. Fakat bu teknoloji test edilmeden önce bilim insanları bu şekilde üretilen embriyoların normal bir gelişim gösterdiğinden emin olmak istiyor. Embriyoları 28 güne kadar büyütebilmek söz konusu tekniğin güvenliğinden ve etkinliğinden emin olmamızı sağlayacak.

28 gün kuralı, üreme tıbbının ötesinde, kökenlerinin insan yaşamının ilk haftalarında olduğu düşünülen (embriyonun 17’nci gününde ortaya çıkmaya başlayan genetik mutasyon kaynaklı) kalıtsal kanser ve Huntington hastalığı gibi (semptomları genellikle 30 ile 50 yaşları arasında ortaya çıkmakla birlikte araştırmacılar Huntington genindeki mutasyonun etkilerinin embriyo gelişiminin erken dönemlerinde oluştuğunu düşünüyor) bazı hastalıkların tedavisinin araştırılmasını da kolaylaştırabilecek.

14 günlük sürenin uzatılmasının insan sağlığına faydaları oldukça çok ancak bu değişime karşı çıkanlar bu durumun insan embriyosu araştırmaları için sürekli genişleyen bir zaman aralığı ortaya çıkaracak kaygan bir zeminin oluşması ve oldukça tartışmalı olan diğer üreme teknolojilerinin kabul edilmesine yol açacağı korkusunu taşıyorlar. 2017 yılında Nuffield Biyoetik Konseyi’nin düzenlediği tartışmada, 14 günlük sürenin uzatılmasının germ hattı mühendisliğinin yasallaşmasının önünü açacağı, bunun da embriyo genomunun düzenlenerek genetikleriyle oynanmış bebeklerin yaratılmasına imkân vereceğine yönelik endişeler dile getirilmiştir. Lancaster Üniversitesi’nden biyoetik uzmanı Giulia Cavaliere embriyo araştırmalarına ilişkin sürenin uzatılmasının bilim insanlarına ve yasa koyuculara karşı güveni sarsacağını düşünüyor.

Bilim ilerlemeye ve argümanlar ileri sürülmeye devam ederken elbette kamuoyunun fikirleri de sabit kalmıyor. 40 yıl önce kamuoyu embriyo araştırmalarına karşı açıkça karşıyken geçtiğimiz yıllarda bu tutumun değişmeye başladığının işaretleri ortaya çıktı. 2017 yılında İngiltere’de 1.740 katılımcıyla gerçekleştirilen YouGov anketine göre; katılımcıların yüzde 48’i sürenin 28 güne çıkarılmasını, yüzde 19’u sürenin 14 gün olarak kalmasını, yüzde 10’u embriyo araştırmalarının tamamen yasaklanmasını isterken yüzde 23’ü ise ne düşündüklerinden tam olarak emin olmadıklarını belirtmişler.

Sürenin uzatılmasını destekleyen büyük bir kitlenin olması bazı bilim insanlarınca yasa koyucuların konuyu bilimsel uzmanlar, politika yapıcılar, yararlanacak hastalar ve toplumun çeşitli kesimleriyle birlikte tartışarak yeniden ele almasının zamanının geldiğine yönelik bir işaret olarak yorumluyorlar. Bununla birlikte anket kamuoyundaki düşüncelerin çeşitlilik gösterdiğini de ortaya koyuyor. Bunun başlıca sebebi, konunun insan hayatının kutsallığına ve kökenine ilişkin olarak insanların sahip olduğu çok çeşitli düşüncelerle ve tıbbi keşifler uğruna kendi ahlaki tutumlarından ne kadar taviz verebilecekleriyle bağlantılı olması.

Bazı kamusal endişeler diğerlerine göre daha kolay çözülebilir. Mesela bazıları araştırmalarda kullanılan embriyoların acıyı hissettiklerinden ve olan bitenin farkında olmalarından endişe duyuyor. Cambridge Üniversitesi’nden Martin Johnson, 28 günlük embriyonun bile hissetme kapasitesine veya duyum deneyimine sahip olmadığını çünkü bu aşamada işlevsel sinir bağlarının veya duyu sistemlerinin var olmadığını ifade ediyor.

Diğer taraftan bazı çekincelerin çözülmesi çok daha zor. Örneğin sürenin 28 güne çıkarılmasının ilerde daha da uzamasına sebep olacağına dair korkular. Bu konuda bilim insanları 14 günlük sürenin 28’e çıkması halinde bu süreyi daha da uzatmanın bilimsel bir faydası olmayacağını (embriyo gelişiminin sonraki aşamalarına dair soruların zaten sonlandırılmış gebeliklerdeki embriyoların incelenmesiyle cevaplanabileceğini öne sürüyorlar) söyleyip yüreklere su serpebilirler. Yine de diğer bilimsel fikirler kaygan zemin oluşması endişesine meşruiyet vermekte. Çoğu bilim insanı, insan sağlığına faydalı olacak bilimsel gelişmelerle uyumlu bir şekilde var olacak embriyo araştırmalarına ilişkin düzenlemelere yönelik ahlaki bir zorunluluğa inanıyorlar. Lancaster Üniversitesi’nden tıp etiği uzmanı John Appleby 2018 yılında Hollandalı biyomedikal etik uzmanı Annelien Bredenoord ile birlikte kaleme aldığı makalede “14 gün kuralı her ne kadar çoğu insan için bir başarı olarak görülse de kuralın başlı başına bir dogma haline getirilmemesini, bilimin değiştiğini ve düzenlemelerin de uyarlanması gerektiğini” söylemiştir.

Bu tartışmanın embriyonun ahlaki konumuna atfedilen ikilemle ilgisi var. Bazı insanlar embriyonun döllenme anından itibaren yeni doğmuş bir bebekle aynı korunma haklarına sahip olduğunu, dolayısıyla araştırma amacıyla yetiştirilmesinin yanlış olacağını düşünüyor. Diğerleri embriyonun sıradan bir hücre topu olduğunu ve herhangi özel bir kurala tabi tutulmasının gerekmediğini iddia ediyorlar. Her iki görüşün ortasında konumlanan bakış açısına sahip olanlara göreyse embriyo gelişirken ahlaki olarak gelişir ve doğum öncesi aşamada birey statüsüne erişir.

Embriyo kültürlerine ilişkin yeni teknolojilerin gelişmekte oluşu 14 gün kuralının yeniden gözden geçirilmesi yönündeki baskıyı artıracaktır. Yasa koyucuların, embriyonun çeşitli insanlara ne ifade ettiğini dikkate alması gerekecek. Bu tartışmanın kesin bir çözümü yok. Konu birçok açıdan embriyonun ahlaki olarak insan hayatına denk düşüp düşmediği sorusunda tıkanıyor. Tam bir felsefi kördüğüm.

Dipnotlar:

  1. Herhangi bir varlık ancak ve ancak kendisi veya çıkarları, kendi varlığı için ahlaki önem taşırsa ahlaki statüye sahip olur. (ç.n)
    https://plato.stanford.edu/entries/grounds-moral-status/

©® Düşünbil (2022)

Yazar: David Cox
Çeviren: Mehmet Başoğlu
Çeviri Editörü: Onur Demir
Kaynak: psyche.co

 

Please complete the required fields.