Şimdi bir tatil planı yaptığınızı düşünün ve gideceğiniz tatil mekanının bir yer değil bir zaman olduğunu hayal edin.

Bu gittiğiniz mekan; geçmişin acılı ve hüzünlü yalnızlar oteli odasında mı? Şimdinin fantastik ve heyecanlı tatil kasabasında mı? Yoksa geleceğin korku ve kaygı dolu belirsizler kampında mı? Seçiminiz hangi zamandan olursa olsun bu tatile gidecek olan sizsiniz. Tıpkı bu tatil planı gibi hepimiz gün içinde bu zamanlar arasında gidip geliriz. Zihnimizin kapsama alanı hangi döneme daha yakınsa duyacağımız ve bağlantı kuracağımız zaman da o tarafa daha yakın olacaktır. Bu bölünmüş dönemlerin bir de kendine taraftar bulma gibi bir görevi vardır. Örneğin; acı dolu bir geçmiş ile özdeşleşen bilinç, kontrolü kaybetmiş ve geçmişin ateşli bir savunucusuna dönüşmüş olabilir. Böylece kendine ve çevresine yansıttığı öfke ile zihninde yarattığı çağa bağlı kalmış fanatik bir holigana dönüşür kişi. Artık kendi kendinin esiri durumuna düşer veya kaygı düzeyini artırarak, korkulanın başa gelme hadisesini gerçekleştiren bir gelecek hayali ile kendini sürekli bir zırh giyen ve her an savaşmaya veya kaçmaya hazır bir avcıya ya da bir ava dönüştürebilir.

Geçmiş ve geleceğin arasında kendi halinde gibi zannedilen “şimdi” aslında çok özel bir yere sahiptir. Gerçekte “şimdi” aslında diğer iki zamanı birbiriyle anlaştırıp kaynaştıran bir katalizör görevini üstlenir. Acı dolu bir geçmişten kopup gelen öfke, nefret, kıskançlık gibi somatik belirtilere de yol açabilen duyguların varlığını fark edip hiçbir etkinin altında kalmadan kabul etmedir “şimdi”. Esas meselenin özünü düşünüp kararlı bir şekilde özümseme zamanı olan “şimdi”, hayatımız ile ilgili aldığımız kararların hem uygulamaya konulduğu hem de bu uygulamalardan büyük bir haz alındığı dönemdir. Çünkü anda olma durumu düşüncesizce davranmak değil, bilakis o an ile birlikte var olma durumudur. Bu durumu şöyle de açıklayabiliriz: Şu anda her ne yapıyorsanız durdurun. Yani bu yazıyı okumayı bırakın ve etrafınızı sanki ilk defa görüyormüş gibi bakın. Duvarda asılı duran tablonun biraz yana kaymış olduğunu, odanın içerisinde bir sineğin dolaştığını, buzdolabının sesinin oturduğunuz odaya kadar ulaştığını veya dikkatli dinlerseniz içerideki havanın sesini duyabileceğinizi fark ettiniz mi?

Anda olma ya da şimdi ve burada olma durumu diye adlandırılan ve içinde bulunduğumuz zamanı tanımlamak için kullanılan bu var olma ve bütünleşme zamanı kişiyi geçmişten ve gelecekten koparmaz. Sadece bu iki zaman mefhumunu daha rahat kabullenmemizi ve daha sağlıklı kararlar vermemizi sağlar.

Şimdi denilen zaman bölümü bu kadar önemli. Ancak geçmişi hiç mi düşünmeyelim ya da geleceğe dair hiç mi plan yapmayalım?

Şimdinin gücünün anlaşılabilmesi adına bu gibi soruların sorulması gayet normaldir. Kendi varlığının ispatını geçmiş yaşantısıyla oluşturmuş ve bundan farklı bir zevk almaya başlamış bir kişinin maziye takılıp kalması kadar doğal bir şey yoktur. Elbette ki geçmişten çıkarımlarda bulunulmalı yaşanılmış gerçeklerden tecrübeler edinilmelidir. Ancak burada anlatmak istediğim belli bir zamandaki sorunun (ki bugüne uyarlandığında çözümü çok kolay bir mesele olma ihtimali yüksek) mevcut şartlarının korunarak ve hiçbir değişiklik yapılmadan şimdiye taşınmasıdır. Bu durum yeni okula başlayan bir çocuğun girdiği sosyal ortamda zorlanması sonucu içselleştirdiği bir ortam duygusunun sonrasında kişide bir fobiye veya kaçınmacı bir kişiliğe dönüşmesine benzetilebilir. Ya da ölüm kavramının anlamını bilmeyen ve çok sevdiği bir yakınını kaybetmesi sonucu küçük bir kızın sonrasında kavramın anlamını öğrendiği halde bu acıyı kabul edememesi yaşanılan duygunun şimdiye olan baskınlığını arttırabilir.

Bu konuya geçmiş ve şimdiki zamandan sonra gelecek açısından bakacak olursak iki temel soruya cevap vermemiz gerekir.

Soru1. Geleceğe dair bir plan yaparken nelere dikkat etmeliyiz?

Soru2. Yapılan bu planın ne kadarı şimdiki Ben ile uyumludur?

İnsanlık tarihi boyunca uzun bir kültüre sahip olan korku fenomeni bilinmezin yarattığı kaosu da beraberinde getirmiş ve bilinmeze duyulan korkular da çeşitli tabuların oluşmasına neden olmuştur. Kişi bilmediğinin düşmanıdır söyleminden yola çıkarak aynı zamanda kişi bilmediğinin mahkumudur da diyebiliriz.

Platon’un mağara metaforunu çoğu kişi bilir. Hani şu mağaranın duvarına bakan ve sırtları girişe dönük bir şekilde dışarıda ne olduğundan bihaber, dışarıdaki cisimlerin sadece ışığın yansımasıyla oluşan gölgelerinden çıkarım yapmaya çalışarak yaşayan insanların alegorik hikayesi…(1)

Sadece duvardaki gölgelere çeşitli anlamlar yükleyerek kendi ilkel yaşantılarında doğruyu bulduklarını zanneden bu insanlar aynı zamanda içlerinde büyüttükleri korkularının da esiri olmuşlardır. Zira kafalarını çevirseler görebilecekleri gerçeklerden daha çok inanırlar kafalarının içerisindeki hayal imgelerine. Dolayısıyla kendi kendilerine yaratmış oldukları bu korkunç imgelere bir de onlardan korunup baş edebilmek için büyüklük, ululuk gibi tapılası isimler takarlar. İşte tam da bu noktada korkunun yerini kaygı mevhumu alır.Bu sefer de tapılası bir korkunun kaybedilmesi ile karşı karşıya olan birey her iki duygu arasına kendini hapseder. Geleceğe dair endişeler de benzer bir duruma sahiptir. Çünkü endişe dünün veya şimdinin değil yarının konusudur. Henüz gerçekleşmemiş bir olayın ya da durumun gerçekleşmesi ve bu durumun kötüye yorulması sonucu ortaya çıkan kaygı (evham) kişinin geleceğe dair düşüncelerini de olumsuz etkiler.

Simdi sıra gelecekle ilgili sorularımızın cevaplarında.

Geleceğe dair bir plan yaparken öncelikli olarak bu planın hayal edilebilir olması gerekir. Olması istenen ile olması beklenen arasındaki fark ne kadar azsa yapılan plan o kadar geçerli ve uygulanabilirdir. Bunu bir örnekle açıklamama izin verin. Yakın gelecekte olması muhtemel bir düğün organizasyonunu hayal edin. Hayalinize uygun olan konseptin bir kır düğünü olduğunu ama evlilik tarihinizin ocak ayının 2. günü olduğunu düşünün… Sizce istediğinizle beklenen birbirine uyumlu mu? Tabi Türkiye’de evlenmeye karar verip Maldivler’de düğün yapmayacaksanız.

Her ne kadar gelecek yaşanmamış bir zamanın planlaması gibi görünse de bilincimiz her şeye karşı hazırlıklı olduğu gibi bu bilinmez zannettiğimiz zamana karşı da hazırlıklıdır. Seçim yapma şansına sahip tek zaman dilimi olan gelecek, hayal ettiklerimizin gerçekleşmesi için bize oldukça geniş bir süre tanır. Verilen bu süreyi en olumlu şekilde değerlendirerek hayallerimizle birleştirip gerçekleştirmek elimizdedir. Fakat negatif düşüncelerimizi merkeze alarak yapmış olduğumuz gelecek planları çoğunlukla bizi hayal kırıklığına uğratacak ve hayallerimizle gerçeklerin arasını açarak istenilen şeylerle beklenilen şeylerin birbirine hiç uymamasına neden olacaktır. Bu durumda belirsiz bir geleceğe, o da eşittir mutsuz bir zamana kapı aralayacaktır.

Gelecek zamanlı ikinci soru yapılan planın şimdiki Ben ile ne kadar uyumlu olduğu sorusudur. Brezilyalı yazar Paulo Coelho’nun da dediği gibi; “Tam bütün cevabı bulduğunu düşünürsün ama hayat soruyu değiştirir.” Gelecek ile ilgili planlar eğer bugünkü sizi kapsamıyorsa yapılan iş sadece hayalciliktir. Zira sizi bir sonraki aşamaya taşıyacak olan bugünkü sizden başkası değildir. Elbette ki hayaller kurulur fakat kendi gerçekliğinizle bağlantısı bulunmayan hayaller bir başkası adına görülen rüyalara benzer. Uykuya başkası dalar, kabusu siz görürsünüz.

Örneğin iş başvurularındaki mülakatlarda sorulan “Kendinizi 10 yıl sonra nerede görüyorsunuz?” sorusu sanırım tam da bu noktaya vurgu yapmaktadır. Aşırı ve abartılı bir cevap, “Haydi uğur böceği uç uçabildiğin kadar. Annen sana terlik pabuç alacak” şarkısının söylenmesi kadar abes kaçacaktır.

Hayatınızın iyi geçmesini istiyorsanız, planını da iyi yapmalısınız. Tıpkı tatilinizle ilgili yaptığınız planlar gibi..

Peki siz tatilinizi (hayatınızı) nasıl alırdınız?

“Geçmiş”in acılı ve hüzünlü yalnızlar oteli odasında mı, “şimdi”nin fantastik ve heyecanlı tatil kasabasında mı, yoksa “gelecek”in korku ve kaygı dolu belirsizlikler kampında mı?

Dipnot:

(1) http://youtube.com/dusunbildergisi

Yazar: Ertan Yavuz

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.