Budizm’in bir din olup olmadığı konusunda uzun zamandır süregelen bir tartışma inanç ile pratiği birbirinden kesin bir çizgiyle ayırdı.

Son yirmi yılda yayınlanan psikoloji ve nörobilim kitaplarının yazdıklarına bakacak olsaydınız, Budizmin, yaklaşık 2400 yıl sonra psikanaliz ve felsefenin ortaya çıkışına dair keskin bir görüşe sahip biri tarafından tasarlanmış, karmaşık bir felsefi sistem olduğunu düşünebilirdiniz. Budizm, gerçekten de, gelişen bilim dallarına, başka hiçbir inanç sisteminin bulunamadığı katkılarda bulunur. Aslında, Sam Harris ve Stephen Batchelor’ın da dahil olduğu pek çok modern düşünür Budizm’i anlamak için inancın gerekli olup olmadığı konusunu sorgulamaktadır. İnanç sorusu, Siddhartha Gotama’nın (Buddha) genellikle kaçındığı bir soruydu. Stephen Batchelor bu konuda şöyle yazar:

Gotama’nın Dharma’sı (Buddha’nın öğretileri), bir ‘dinin’ kuruluşundan çok yeni bir uygarlığın kuruluşunun kapılarını açtı.

Aşiretçiliğin aşılma dönemlerinde, Buddha, cinsiyet ya da ırka bağlı ayrımcılık gözetmeyen öğretilerini tüm dünyaya açtı. Rahipler ve rahibeler, halkla karşılıklı bağlılığa dayalı bir ilişki içindeydiler: Din adamlarının sunduğu ruhsal huzura karşılık, halk da onlara yiyecek ve para sağlıyordu. Öğretiye göre herkes, ya bir ömür boyu, ya da Japonya gibi bazı ülkelerde olduğu gibi bir dönemlik olmak üzere, üç cevher içinde yer alabiliyor: Dharma (Buddha’nın öğretileri); Sangha (toplum); ve Buddha. Bu üç görüşe inanmak demek Budist yaşamın kapılarını giriş düzeyinde açmak demektir.

Yine de, eğer inanç gerekliyse buna din dememek mümkün müdür? Buddha’nın dine yaklaşımı ile takipçilerinin onun öğretilerini yorumlama biçimleri arasında dikkate değer bir fark vardır. Buddha, onu çevreleyen Hint inançlarına hep şüpheyle yaklaşıyordu. İşte Budizm, Siddhartha’nın, gelenekleri ve ruhlar üzerinde kurulmuş olan otoriteleri durmaksızın sorgulaması sayesinde ortaya çıkmıştır. Buddha, yoga öğretmenlerinden ikisini, öğrendiği şeylere kendisi deneyimlemeden, sadece körü körüne inanmasını istediklerini fark ettiğinde terk etti. Çünkü Budizm’de, inanç ne saf umutlara ne de iyi niyetle kurulan hayallere değil deneyim ve sorgulamaya dayanır. Yine de pratikte Budizm fazlasıyla bir dindir. 2010 itibariyle, gezegenin nüfusunun yüzde yedisini temsil eden, 488 milyon Budist vardır. Bu nüfusun yaklaşık 481 milyonluk en büyük kısmı Asya’da bulunmaktadır. Dört milyonun altında nüfusuyla Kuzey Amerika ise ikinci sıradadır. Tüm Budistlerin yarısı, Çin, Tayland, Japonya ve Myanmar olmak üzere bu ilk dört ülkede yaşamaktadır.

Budizm’in öğretilerinde, onu diğer dinlere bağlayan metafizik ideolojinin birçok örneği vardır. Budist literatürün en önemli türlerinden biri, Abhidharmakosa veya “metafizik”tir. Ölen annesinin ana dinleyici olduğu bu metafizik metinlerin içinde yer alan derslerin, doğrudan, Buddha tarafından tanrılara söylendiği rivayet edilmektedir. Farkındalık meditasyonunun yararı ile ilgili yazılan pek çok klinik literatür olmasına rağmen, Budist ritüeller ve inançlar her zaman modern bilimle aynı dili konuşmazlar. Budist kökenli bir mit olan Agganna Sutta’da, tanrılar Meru Dağı’nın yamaçlarında ve zirvenin en tepesinde yaşarlar; dağın bir kısmı lacivert taşından (lapis lazuli) yapılmıştır, ve aslında okyanus da bu yüzden mavidir. Yüz tanrı yılı boyunca yaşadıktan sonra ölen bu tanrılar için bir yıl, yüz insan yılına eşittir.

Budizm, üzerinde en çok tartışılan felsefelerden birine de yer verir; yeniden doğuş. Buddha’nın cevaplamayı reddettiği 14 sorunun ikisi evrenin başlangıcı ve sonu olup olmadığıyla ilgilidir. Samsara adı verilen varoluş döngüleri sırasında, siz, bir tanrı, yarı tanrı, insan, hayvan, hayalet veya cehenneminin sürekli bir üyesi olarak yeniden doğabilirsiniz ya da halihazırda doğmuşsunuzdur. Yaşamınızı diğerlerine yardım ederek geçirmek ise (bugün bizlerin somut bir formu olduğunu düşündüğümüz bilinç algımızla çelişki oluşturacak biçimde) bazıları fiziksel bir formda olmayan ancak sadece bilinç düzeyinde var olan bir tanrı olarak yeniden doğmanızı sağlar.

Ayrıca Budizm, pek çok tabu ve dua içerir. Hatta bu inançlar sonucunda ortaya çıkmış, New York’un Çin mahallesinde başlayıp diğer yerlere de sıçramış olan, “hayalet evlilikler” yaptırmak yoluyla duyarlı ebeveyn, büyükanne ve büyükbabalardan para sızdıran bir dolandırıcılık çetesi bile vardır. Buna göre, gezegenin yüzeyinin altında, tahmin edilemeyecek kadar derinlerde yaşayan Budist hayaletler, insanların birtakım işleriyle şöyle bir ilgilenmek için rastgele ortaya çıkıverirler ve onları yalnızca olağanüstü güçlere sahip olan keşişler görebilir.

Buddha’nın evrenin başlangıcını veya sonunu kabul etmeyi reddetmesine rağmen, Budist kozmoloji karmaşık ve yoğundur. Yeminlerini tutmayanları (yalnızca bunlarla da sınırlı olmamak üzere) sekiz sıcak ve sekiz soğuk cehennem beklemektedir. Verilen cezalar merhametten çok uzaktır: Sıcak bir cehenneme atılmak milyonlarca yıl sürecek olan bir ceza anlamına gelmektedir. Böyle bir cezayı, annenizi, babanızı veya bir Arhat‘ı (ölümü üzerine nirvana’ya ulaşacak olan aydınlanmış varlık) öldürme durumunda alırsınız. Aynı zamanda, eğer Buddha’yı incitirseniz ya da rahipler ve rahibeler arasında bir kargaşaya neden olursanız kaynayan bir kazana atılırsınız.

Buddha, uyanışından sonraki 45 yıl boyunca, öğretisini anlatarak yaymaya çalıştığı için görüşlerinin toplamını içeren bir “kitap” yoktur. Oysa Budizm, “kitapların dini” olarak bile adlandırılır. Yüzyıllar boyunca sayısız kişi tarafından yazılmış olan İncil gibi, Budist metinleri de, Budizm’in öğretisine kapsamlı bir bakıştan çok, her bir yazarın bu öğreti konusundaki zihniyetini yansıtır.

Budizm bir din midir? Pek çok kişi için cevap evettir. Çünkü, dünya üzerindeki diğer dinler gibi, izlenecek bir dizi etik kod ve gününüze empati, huzur ve şefkat dolduran oldukça güzel uygulamalar sunar. Ayrıca kendi içinde bir metafizik sisteme de sahiptir. Aynı diğer dinlerin kendi içlerinde oluşturdukları sınıflandırma gibi Budizm de, yaşamdan sonra gelen şeyler için –cennet ve cehennem– kendi içinde bir sınıflandırma oluşturmuştur. Bu anlamda Budizm’e diğer dinlerden farklı bakamayız.

Yine de Budizm, bugün dünyada belirgin bir şekilde yayılmakta olan laikliği pekiştirmek açısından benzersiz bir konumdadır. İşte bu nedenle, Budist ideolojiden öğrenecek çok şey var. Yazar Pankaj Mishra’nın Budizm’in ana öğretisinin bizlere yönelik taraflarıyla ilgili olarak yazdığı gibi:

Her türlü zihinsel eğitimde olduğu gibi, meditasyon da, bireye sürekli olarak yeni bir duyarlılık kazandıran bir disiplindir. Ona, geçici olanın, özü olmayanın ve kusurlu olanın peşinde koşmanın acı çekmeye yol açacağını gösterir.

Bir öbür dünyayı özlemek yerine Budizm’in yoğun olarak odak noktası, yaşanan an üzerinedir ve eylemlerinizin (karma) sonuçları olduğu konusunda bir farkındalık geliştirmek yoluyla, bizi hayatın getirdiği her türlü sorunla yüzleşmeye hazırlar. Birbiriyle çatışma halinde olan gruplara dönüşmüş olsa da, bu şekilde bakıldığında Budizm bir aşiretcilik değildir. Sangha, acı çekmenin kökünde arzunun olduğu ve eylemlerimizin bütününün üzerinde yaşamakta olduğumuz dünyayı etkilediği görüşünü paylaşan bir bireyler topluluğudur. Bu görüşe göre kişisel sorumluluk ve sosyal bütünlük her zaman etkileşim halindedir.

Bunlar, Siddhartha’nın hayatının yarısından fazlasını öğretmek için harcadığı o günlerde olduğu gibi, bugünlerde de dünyamız için geçerli olan derslerdir. Dindar biri için, bu öğreti içinde üzerinde düşünülmesi gereken pek çok şey vardır. Ancak manevi bağlılığımız ne olursa olsun, acı çekiyor olmamız ve çektiğimiz acıların üstesinden gelecek tekniklerin var olduğunu bilmek bile bizler için çok değerlidir ve bunun için doğaüstü inançlara sahip olmaya gerek yoktur. İnanç kanıtın içindedir.

Yazar: Derek Beres
Çeviren: Nilgün Hacer Açıkalın
Kaynak: bigthink

Please complete the required fields.